Hizmet’ten ayrılmak! [Süreç Konuşmaları-8]

YORUM | VEYSEL AYHAN

– “Namaz dinin direğidir” sıradan bir hadis değil. Namaz gidince “binanın” direği, kolonu gidiyor. “Çadır” çöküyor. Altında kalanlar bir süre karanlıkta debeleniyor. Hayat belirtileri gösteriyor ama bu, uzun sürmüyor. Namaz “sihirli” bir amel. Gittiği gün iman ve itikad sütunları çatlamaya başlıyor. Namazını bırakıp da ahiret endişesini yitirmeyen kimse bilmiyorum. Sonra arkadan dinin esaslarına ve kaynaklarına burun kıvırma, seküler dünyaya imrenme başlıyor.

– Tabi siz bunları deyince şöyle bir eleştiriyi hatırladım. “Niye sadece namaza ve evrad-ı ezkar’a vurgu var da yalanlara, kul haklarına, dürüstlüğe, dalaveresiz yaşamaya vurgu yok.” “Bu tavır, içerikteki boşluğu perdeleme amacı mı taşıyor?” diye. Buna ne diyeceksin?”

————

– Yukardaki hadisten gideyim. Namaza “direk” deniyor. Yani bu, bir bina ise kolon anlamında. Siz şimdi bir kolon yaparken çelik ve çimento kullanamazsanız bina çöker. Bir insanda yalan, aldatma, hakka tecavüz varsa zaten gece gündüz namaz kılsa boş. Baska bir hadis aktarayım. Şöyle: “Ey Allah’ın Resûlü! Mü’min korkak olur mu?” dedik. “Evet!” buyurdular. “Pekiyi cimri olur mu?” dedik, yine: “Evet!” buyurdular. Biz yine: “Pekiyi yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır!” buyurdular.”(Muvatta, Kelâm 19)

Yalan, haram, kul hakkı, zulüm, yolsuzluk, hırsızlık ve bunlara bulaşmak öyle korkunç ve dev günahlar ki müminlerle konuşurken insan bunlardan sakındırmaya edep ediyor. Bu vasıflı bir insanı bu hadise göre “mümin” tanımına sokmak hayli güç. Yani bu tanıma girmeyen birine namaz teşviki yapmanın anlamı yok. Ama haklısın üstadı bile eleştirmeye yeltenen oldu. “Niye çok fazla namaz diyor da, niye ahlak falan demiyor?” diye. Kendisi hayatı boyunca haramın gölgesine bile basmamış, kılı kırk yarmış. Eşsiz bir ahlak abidesi. Talebelerine gelince… Bir talebesi mahkemede yalan söylememek için “Allah’ım ruhumu al!” diyor. Ruhunu mahkemede teslim ediyor. Siz bu insana “Niye ahlak telkin etmiyor?” derseniz insafsızlık yapmış olursunuz. Ve gün gelir fazla vurgulandığından şikayet ettiğiniz namazınız gider veya namazınız gittiği için bu sözleri söylemiş olursunuz.

– “İçerikteki boşluğu doldurma”?

– Böyle olan var mıdır bilmem. Bu itham ağır bir riyakarlık ithamı ki öyle gelişigüzel kimseye sarfetmemek lazım.

– Üstad’ın zamanında yaşayanlar için bu tür tenbihlere ihtiyaç olmayabilir ama bence şimdi çok gerekli.

– Ne diyeyim! Üzerimize yapışan kir ve pasın belki yüzde doksan beşi iftira ama yapışması için yüzde bir, yüzde iki kafi geldi. Keşke hiç kimse yalan, kul hakkı ve emsali büyük günahlara hiçbir maslahatı mazeret yapmasaydı. Ama keşke binde binimiz, on binde on binimiz kılı kırk yarsaydı.

İTHAMLARIN KADERİ BİR YÖNÜ

– Üstadın da böyle bir çıkarımı vardı değil mi?

– Evet. Daha 15-16 yaşındayken zekasını kıskanan diğer mollalar ona iftira atıyor. O, bundan habersiz dereden ikindi için abdest almaktadır ki bir arkadaşı yaklaşır, “Seyda, senin için namazı bıraktı diyorlar.” der. Üstad bunu duyunca ürperir ama tepki vermez, düşünceye dalar. Gece ders tekrarı yaparken yorgunluktan bir ara başını rahleye dayamış, uyuyakalmıştır. Sabah namazı vaktinin çıkmasına az kala uyanmış hemen abdest alıp namazı odasında kılmış, camiye yetişememiştir. Bunları düşündükten sonra başını kaldırır medrese arkadaşına şunu der:

“Evet, temelsiz bir şey, insanlar içinde çabuk yayılmaz. Hata bendedir. Onun için iki cezaya uğradım: Birisi Allah’ın itabı, diğeri insanların kınaması. Bunun esas sebebi ise geceleyin adet edindiğim vird-i şerifi okumadan uyuyakalmış olmamdır. İşte insanların ruhu buna temas etmişse de, tamamını kavrayamayıp namazı bırakmakla beni itham etmişler.” Daha 15-16 yaşındadır ama hadiselerin dilini okumayı çözmüştür. O nedenle her türlü iftirada bu ‘itham’ın kaderi bir yönü var mı, Allah’ın bir mesajı var mı’ diye bakmak lazım.

– Yüzde bir-iki defa bile insanların moralini bozuyor. “Ben Hizmet’i bırakıyorum, ayrılıyorum diyenler.” oluyor.

HEPİMİZİN BİR BOZUK PLAĞI VARDIR

– Bu da üzücü ama kimseyi kınanamak lazım. Eskiler “Dertli sölegen, âşık yırılgan olur.”

derler. Buna vermek lazım. Emin ol bizde böyle isyan edenler en dertli olanlarımız. “Ayrılıyorum” diyenlerle, onlara “Niye ayrılıyorsunuz!” diye sitem edenlerin dertlilik yönüyle bir farkları yok. Hemen hepsi samimiyetinden şüphe etmediğim insanlar. Dinlemek lazım. “Acaba ne duydular, acaba nasıl bir hadise onlara bunları dedirtti” diye acı acı düşünmek lazım. Hemen hepsinin hayatını az çok bilirim. Ne yalanları, ne mübalağaları ne de ‘siyasetçi’likleri vardır. Omurgalı ve dobra insanlar. Bence bırakalım da insanların bazen öfkelenmeye, küsmeye hakları olsun. Kızsınlar. “Ben gidiyorum” “Ben ayrılıyorum” desinler. Sözle ayrılmanın çok önemi yok. Bence her insan kendine şunu prensip yapmalı. Hayatının çok kısa da olsa bir bölümünde Hizmet etmiş insanlara saygılı olalım. Şimdi hangi pozisyonda olurlarsa olsunlar. Nerden biliyoruz kimin hangi zamandaki hangi ameliyle affedileceğini.

– Ama dönüp dönüp her vesile ile Hocaefendi’ye bir şeyler deme konusu var?

– Her insanın bir bozuk plağı vardır. Ara sıra takılır diline. Hepimizde olur. Bunları da öyle düşün. Canları her neye sıkılsa Hocaefendi’ye fatura çıkarıyorlar. Ama bunları dillendirenler de dertli insanlar. Aslında ben onlardan sosyal medya vasıtasıyla mesaj vermelerini değil de akademik birikimleriyle, hayran kaldığım özgüvenleriyle gidip bizzat Hocaefendi’ye itirazlarını dile getirmelerini beklerdim. Daha geçenlerde Amerikalı meşhur bir akademisyen Hocaefendi’ye gayet kibar bir dille eleştiri mektubu yazdı. Ve kendisine okunduğunu da öğrendim. Bilmiyorum hangisi bu yolu denedi. Keşke gitseler, dertleşseler, şüphe ve endişelerinin istifsarını sorsalar! Sonra da ‘gidip anlattık ama şu şu mesele düzelmedi’ diye açıklama yapsalar. ‘Veya gittik kapıdan almadılar’ deseler.

– Ama ulaşamadıklarını söylüyorlar. Görüştürmüyorlarmış. Arada perde olanlar varmış.

– Sanmam. Bu isimlerin her birini Hocaefendi bizzat tanır. Görüşme taleplerinin geri çevrilme ihtimali yok.

– O zaman işlerin düzeleceğinden ümitlerini kesmiş olabilirler.

– E o zaman da susup ümitle koşan, iş yapan insanların moralini bozmamalılar.

– Bir de “Cemaat trolleri” meselesi var.

– Önce ben sana ‘asıl ayrılma nedir?’ onu diyeyim. Sonra buna döneyim.

ASIL AYRILMA

– Evet asıl olanı ne ki?

– Hizmet dediğimiz şey bir dernek veya vakıf değil. Hizmet, bir gönüllüler birlikteliği. Ve bu birlikteliğin ana omurgası olan ilkeler, prensipler ve disiplinler var. Hizmet, bir “şahıs” değil. Ne din ne de Hizmet, şahıslara giydirilecek bir urba değildir. İnsan zayıf bir varlıktır. Bu ağır urbayı kaldıramaz. Değerler kutsaldır ama insanlar kutsal değildir. Değerleri şahıslara iliştirirseniz şahısların yıkılışıyla değerleriniz yıkılır, gözden düşer. Bugün tam olarak bunu yaşıyoruz. Hizmet’in tüzel kişiliği şahıslardan oluşmaz. İlke ve prensiplerden oluşur. Asıl ayrılma bu ilkelerden sapmakla olur.

Bir insan maslahatları yalanlarına alet ediyorsa Hizmetten ayrılmış demektir. Bir insan, omuz omuza çalıştığı arkadaşlarına mobing uyguluyor ve bunu Hizmet’e dayandırıyorsa işte o Hizmet’ten ayrılmıştır. Bir insan kul hakkına giriyor ve bunun için kutsal bahaneler icad ediyorsa işte o insan Hizmet’ten ayrılmıştır. Bir insan istişareye riayet etmiyor altındakilerin sözlerini dikkate almıyor, onları hiçe sayıp bildiğini okuyorsa işte o insan Hizmet’ten ayrılmıştır. Bir insan yediği -af buyur- haltlara Hocaefendi’yi perde yapıyorsa Hizmet’ten ayrılmıştır. Hizmet’e ihanet sayılabilecek bu saydığım fiileri yapanlar varsa ve bunlar Hizmet’in göbeğinde olduklarını söyleseler dahi Hizmet’ten ayrılmışlardır. Diğer yandan her biri birbirinden güzide insanlar istediği kadar “Yok ben ayrıldım, yok ben gittim…” dese bile bunu “ayrılma” değil, sadece önemli bir alarm sinyali olarak kabul etmek lazım. Gidip dinlemek lazım. Elden gelen ne varsa yapmak lazım. Hocaefendi’nin çok eski yıllarda “ayrılma”yı sözle değil gerçekten yapanlara, taşınıp başka yere gidenlere nasıl davrandığını, gecenin yarısı nasıl peşlerine düştüğünü, bulup dertlerini dinlediğini, çözmeye uğraştığını unutmamak lazım. Ayrıca hukuk ve adalet “dil” ve “kalbe” bakmaz “ele” bakar. Bir insanın ayrıldığını sözlerinden değil, fiillerinden çıkarmak lazım.

HİZMET NEDİR, NEREDEDİR?

Sana eski bir filmden anekdot aktarayım. Savaşın kızıştığı bir andır. Ordu dağılmış hava kararmıştır. Her yanı kaos kaplamıştır. Asker nihayet komutanı bulur ve sorar: “Komutanım, karargah nerede?” Komutan sert bir sesle “Asker! Komutan nerde ise karargah orasıdır” der. Yani Hizmet şahıslar değildir. Hizmet, risalalerdeki prensiplerdir, “Ölçü ve Yoldaki Işıklar”dır. Pırlanta serisidir. Bir insan bunlardan saptığı zaman “Hizmet”ten ayrılmıştır. Yoksa “ben ayrıldım”, “askıya aldım” “mesafe bıraktım” sözleri delil olmaz.

– Peki böyle ayrılanlara ne yapmak lazım?

– Diyelim ki ben yukarıdaki kaynaklardaki Hizmet prensiplerine veya evrensel ahlak ilkelerine aykırı davrandım. Sıraladığım “ihanet”lerden birini yaptım. Bunu cahilliğimden dolayı masumane de yapmış olabilirim. Çevremdeki insanlara düşen şey beni bir kenara çekip mertçe ve kibarca ikaz etmeleridir. Eğer çevremdekiler beni açık açık ikaz etmiyorlarsa onlar da bu günaha ortak olur. Hem beni ikaz etmez bir de orda burda vıdı-vıdı konuşurlarsa benden daha çok günaha da girmiş olabilirler.

1 YORUM

  1. Sn Veysel bey,
    Yazdıklarınızla hislerimize tercüman olmuşsunuz. İnşallah herkes istifade ederler.
    Ellerinize sağlık. Hürmetler

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin