Hicreti bozmama hassasiyeti 

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ

Hicret sonrasında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’ye üç defa geldi.

Anlaşma gereği birincisinde üç gün kalabildi.

İkincisi Mekke fethiydi ve fetih sonrasında yaklaşık iki ay Mekke ve civarında kaldı.

Üçüncüsü de Veda Haccı.

İlk gelişin şartları farklıydı; kısmen bir yumuşama olsa da Mekke’de, hâlâ burnundan soluyanlar vardı!

Fetihle başlayan süreçte başta Mekke olmak üzere Huneyn, Tâif ve Hevâzin kabuk değiştirmeye başlamış, Ci’râne’deki muamelelerle Mekke, bambaşka bir şehir haline gelmişti.

Her geçen gün davet sayısı artıyor ve dünyalarına doğan Güneş’i evlerinde misafir etmek istiyorlardı.

Ancak O (sallallahu aleyhi ve sellem), bu davetlerin hiçbirisine “evet” demedi; hiçbir evin gölgesine adım atmadı, başını gölgesine değdirmedi!

İki yıl sonraki Veda Haccı’nda bu davet zirve yapmış, her kapıdan beklenir olmuştu; lakin Nebevî tavır yine değişmedi, davetlere icabet etmedi.

Zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), hicret ettiği beldeye, -görünürde bile olsa- geriye dönüyor olmayı ifade eden bir adım atmak istemiyordu.

Daha açık bir ifadeyle, hicretini bozmak istemiyordu.

Zî Tuvâ’da konakladığı gece Hazreti Üsâme (radıyallahu anh) sordu:

  • Yarın evine gidecek misin, nerede konaklayacaksın yâ Resûlallah?
  • Akîl bize ev mi bıraktı ki, buyurdu ve hac boyunca çadırını Ebtah’a kurmalarını talep etti.

Halbuki Hazreti Akîl, iki yıl önce Müslüman olmuştu ve o gün, canını da isteseydi muhtemelen tereddüt etmez, verirdi.

Oralı olmadı ve umresini yaptıktan sonra ertesi gün Ebtah’a geçti ve Pazartesi’den başlayarak Perşembe gününe kadar burada kaldı.

Perşembe günü sabah namazı sonrası Mina’ya hareket etti. Sonrası Arafat, Müzdelife ve derken yine Mina.

Cemarât, kurban ve saçlarını tıraştan sonra ifâza tavafı Kâbe’ye gelip yine Mina’ya döndü. Aynı akşam, annelerimizle birlikte gelip yine Kâbe’yi tavaf etti.

Sonrasındaki üç gün Mina’da kaldı.

Bayramın bitimiyle birlikte Kâbe’ye gelip vedalaştı ve vazifelerini tamamlamış olarak Ebtah’taki çadırına, iki gün sonra da Medîne’ye döndü.

Hicret ettiği yurduna geri dönmeme hassasiyetini ashâbına da aşılamıştı.

Dönüş öncesinde, çadırında hasta yatan Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs’ı ziyaret etti. Gelişiyle dünyası şenlenen, kudûmuna servetini feda etmek isteyen Hazreti Sa’d’ın, bir de endişesi vardı:

Ölümden korkmuyordu; bütün endişesi, hicret ettiği memleketi Mekke’de ölmekti.

Şifa duasından sonraki müjdeler arasında, Mekke’de ölmemek de vardı.

Ancak, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) derinden üzen bir vefat vardı ve onun adı da Sa’d (İbn-i Havle) idi; hicret sonrasında hac için geldiği Mekke’de ölmüştü!

Âişe Validemiz’in ağabeyi Hazreti Abdurrahmân, Mekke yakınlarında vefat etmiş ve onu Hacûn’a defnetmişlerdi. Hac için geldiği sırada onu ziyarete gelen Annemiz’in, mezarı başında ağladığı ve adeta onunla konuşurcasına şöyle dediği duyuldu:

– Şayet vefat ettiğin gün ben burada olsaydım, seni buraya değil de ruhunu teslim ettiğin yere gömer, ardından da böyle ağlamazdım!

Gurûbdan 41 yıl sonra, Annelerimizden Meymûne Validemiz, hac ibadeti için geldiği Mekke’de hastalanmış, aynı endişelerle kendisini Mekke’den çıkarmalarını istemişti. Dönüş yolunda durumu ağırlaşmış ve Serif’teki bir ağacın altında dinlenmek için mola vermek zorunda kalmışlardı ki işte bu ağaç, altında Efendimiz ile zifafa girdiği aynı ağaçtı. Çok geçmedi ve o ağacın altında dinlenirken ruhunun ufkuna yürüyüverdi!

84 yaşındaki Abdullah İbn-i Ömer’e (radıyallahu anhümâ), Haccâc’ın adamları suikast kurmuş, metafta zehirli bir hançer saplamışlardı. Her geçen dakika halsizleşen İbn-i Ömer Hazretleri’nin derdi de aynıydı; oğullarını yanına çağırmış, hicretinin yarım kalacağından endişe duyduğunu ifade ettikten sonra, şayet burada ölecek olursa kendisini “harem” sınırları dışında bir yere gömmelerini vasiyet ediyordu!

Zira onlar, Medîne’de doğan bir adamın, yine Medîne’de vefatı üzerine Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), “Keşke doğduğu yerden başka bir yerde vefat etseydi!” buyurduğunu duymuşlardı.

Doğduğu yer ile ruhunu teslim ettiği yer arasının ölçüleceğini ve aradaki mesafeye göre insanın muamele göreceğini de biliyorlardı!

Onun içindir ki onlar, hicretlerini yeni hicretlerle taçlandırmış ve gidebildikleri en uzak noktalara emanet edilen bedenleriyle, beldelerin silinmez mühürleri haline dönüşmüşlerdir.

Evet, yurt olarak önünüze dünya kapıları açılmışsa, memleket sevdasıyla yola düşmek, geniş olanı daraltmak, kapıları açan Kudret’e de saygısızlık olmaz mı?

Ya, Mekke?

Onun idaresi, hem de fetihten iki gün sonra İslâm ile şereflenen 19 yaşındaki bir gence, Attâb İbn-i Esîd’e emanet edildi!

İhtiyaç olduğu için o gün tavzif edilen tek muhâcir, Muâz İbn-i Cebel’den ibaretti.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin