Her şey O’ndan

YORUM | FAİK CAN

Cenab-ı Allah hikmetler yurdu olan bu âlemde genellikle neticeleri sebeplere bağlamıştır. Fakat bu sebepler kendilerine bağlanan neticeleri asla yüklenemezler. Hatta onları asla izah da edemezler ama yine de sebepler neticeler için birer mazeret ya da Hocaefendi’nin ifadesiyle “şart-ı âdi” olarak vardır.

İnsan da bu sebeplerden önemli bir tanesidir ama irade ve şuur sahibi olması hasebiyle yaptıklarından sorumludur. Bu yönüyle diğer sebeplerden farklıdır. Aynı zamanda insan fiillerinin ve eserlerinin de failidir. Fail derken vücut veren, yaratan manasını kastetmiyoruz. Zira vücut verme ve yaratma bütün sebeplerin bir arada bulunmasına ve tam bir illetin varlığına bağlıdır. Mesela, herhangi bir otun bile varlığı yerkürenin, toprağın, suyun, havanın, tohumun, güneşin, gece ile gündüzün, mevsimlerin yani yerkürenin düzenli hareketlerinin, güneş sisteminin, kısaca bütün kâinatın varlığına bağlıdır. İnsan bütün bu sebepleri tek başına hazır edemez. O sebeplerin hepsi insandan bağımız olarak vardır ve o şekilde çalışır.

Ayrıca insan bir şey ortaya koyarken o iş için gerekli aletleri, malzemeyi ve kendi bedenini kullanır. Bu ise o aletlerin, malzemelerin ve bedenin bütün organlarının insanın hizmetine musahhar kılınmış ve kullanıma hazır bir şekilde yaratılmış olmasını gerektirir. Yine bütün teşebbüslerinde insanın sağlıklı olması ve kâinatın, eşyanın mevcut konumunu koruyor olması lazımdır. Güneş her gün doğmalı, hava her zamanki gibi temiz olmalı, toprak bereketiyle insana ihtiyaç duyacağı gıdaları bir tablacı gibi takdim etmeli vs… Hâsılı, en basit fiillerinde bile insana düşen pay milyarda bir bile değildir ve insan ancak bu kadarını yapabilir.

Yaptım, ettim, başardım!

İşte insanın “yaptım, ettim, yazdım, anlattım, bitirdim, başardım, tamamladım…” vb ifadelerle kendine atfettiği fiil ve eserlerindeki payı incir çekirdeğinin bütün incir ağacında meydana gelen harikulade işlerdeki payından daha fazla değildir. O ağaçta her bahar mevsiminde yeşillenen binlerce yaprakta, yüzlerce kasayı dolduran muhteşem incirlerde ve her sene biraz daha gelişip serpilen koca ağaçta küçücük incir çekirdeğinin ne kadar müdahalesi vardır! Olan biten her şeyi insanın kendine mâl ederek anlatması, kuru üzüm çubuğunun asmadaki salkım salkım üzümlerin tamamını sahiplenmesi gibi komik bir iddia olur. Kaldı ki incir çekirdeği ve asma çubuğu iradesiz olmaları, dolayısıyla Allah’ın emirlerine tam itaat etmeleri sebebiyle, onlarla hâsıl olan netice insanın eserlerinden çok daha mükemmel olur.

Bir diğer önemli nokta da şudur; insan nefsi hayırdan ziyade şerre meyillidir. Bundandır ki insan Allah rızası istikametinde ortaya koyacağı davranışlarda her zaman ilâhî teyide ve yardıma muhtaçtır. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sık sık “Allah’ım Sen’i anmak, Sana hakkıyla şükretmek ve Sana en güzel şekilde ibadet edebilmek hususunda bana yardım et!” diye dua etmesi de bundandır. Bu teyit ve yardım hidayet şeklinde olur. Bu da insanın seviyesine göre bazen kalbe bir ilham veya teşvik gelmesiyle, bazen bir hayırhahın yüreklendirip cesaret vermesiyle ya da insanın hayır için gerekli zemini hazır bulmasıyla olabilir. İnsan, zamanla kalbinde derin bir ibadet iştiyakı duyabilir. Kendisini dua ve evrada karşı tarifsiz bir arzu ve istek içinde hissedebilir. Ya da daha ileri seviyede Efendimiz’in ifade buyurdukları gibi “Namazdan, her türlü cismani zevkten fazla lezzet alacak” şekilde bir kıvama erişebilir. İşte nefsin bütün itirazlarına rağmen hayır için iradesinde bulduğu kuvvet ve iç dünyasında eriştiği seviye insana olan ilahi teyidin neticesidir.

Şer işleyen insan ise hayra yönelik ilâhî tecellileri ve kendisine verilen hayır temayülünü nefsin şerre olan meyline alet eder. Yemek pişirsin, madenleri eritip insanlığın yararına kullansın, farklı ürünleri üretip istifade etsin diye verilen ateşi insan, ormanları, evleri ve ülkeleri yakmakta kullanırsa şer üretmiş olur. Helal rızık kazanıp fazlasıyla muhtaçlara yardım etsin, hayırlı hizmetlerde harcasın diye kendisine verilen malı, mülkü insanın kumarda, içkide, fuhşiyatta ve zararlı işlerde kullanması da böyledir. Onu işlediği şerre Allah yönlendirmemiştir. Tam tersine şerden sakındırmış, zaman zaman ilâhî azapla tehdit etmiş ve olumsuz örnekleri de göstererek uyarmıştır. Dolayısıyla hayır için yaratılan bir şeyi su-i istimalle veya kötü niyetle şerre kullanan insan, murad-ı ilâhînin rağmına hareket ettiği için yaptığından bizzat sorumludur.

Sana düşen, övünmek değil istiğfar etmektir

İnsan için hayrı dileyen, onu hayra yönlendiren ve hayra orantısız dünyevi uhrevi mükâfatlar veren Allah’tır. Ayrıca insanı bu konuda rehbersiz, kitapsız ve mürşidsiz bırakmamıştır. Çoğu zaman önüne çıkardığı sevimli tevafuklarla O (c.c), insanı şerden kurtarır. Bu sebeple de hayırlar tamamıyla Allah’tandır.

Şu halde, her durumda kendinden sadır olan müspet fiiller ve eserler, bilhassa hayırlar için insan gururlanma ve övünme hakkına sahip değildir. Eğer insan hayırlarını ve güzel davranışlarını kendinden bilirse Allah’a ait bir şeyi gasp etmiş ve onu kıymetten düşürmüş olur. Çünkü bir işin veya eserin onu Cenab-ı Allah’a atfetmekle kazanacağı kıymet, elbette insana atfetmekle kazanacağı kıymetten fazla olacaktır. İnsana düşen, hayırlı işler ve muvaffakiyetler için hiçbir zaman gurur duymak ve övünmek değil, şükretmektir. Bütün hayırların hakkı şükürdür.

Allah’ın kendisini kullanarak ortaya koyduğu hayırlarla tanınmayı, bilinmeyi, alkışlanmayı istemek yerine tevazu, mahviyet ve hacâlet içinde olmak mü’mine en çok yakışandır. Gururlanıp kibirlenmek bir yana, nimet Sahibinin Yüceliği, nimetin büyüklüğü karşısında kendi küçüklüğünün idrakiyle iki büklüm olup yüz yere sürmelidir. İnsanın hakkı methedilmeyi, alkışlanmayı istemek değil, istiğfardır, tevbedir. Çünkü insan hayırların kaynağı olmadığı gibi, Allah’ın her zaman mükemmel olarak bahşedeceği hayırları, kendini işin içine karıştırarak ve istidadındaki başka noksanlıklar sebebiyle noksanlaştırır, onların mükemmeliyetine mani olur. Bu sebeple insan, “ben olmasaydım belki daha mükemmel olurdu” düşüncesiyle nimete karşı hem şükür hem de istiğfar etmelidir. Kendini nefyedip sıfırlayabildiği, sufiyane tabirle “aradan çekilebildiği” müddetçe insan, nimetlere ve hayırlara daha mükemmel vesilelik ve İlâhî tecellilere ayinedarlık yapacaktır.

İddia ve kendini gösterme gayreti, güzellikler üzerinde çirkin ve siyah lekeler oluşturmanın dışında hiçbir işe yaramayacaktır. Mü’min için ortaya konan Nebevî tarifte “Görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatır” denmesinin sebebi de bu lekesiz ve kirlenmemiş ayinedarlıktır. Bediüzzaman “Senin kemalin kendini görmede değil, Allah’ı görmededir” sözleriyle nefse haddini ve duracağı yeri bildirmektedir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin