Hayret edilecek bir şey yok

YORUM | MEHMET ALİ ÖZCAN  @mehmet_aliozcan

Bakışlarını sert bir şekilde cep telefonundan çevirirken “Hayret ediyorum” dedi arkadaşım ve bir şey söylememe fırsat vermeden “Nasıl insanlar bunlar? O kadar zulüm ayyuka çıkmış, kimse bir şey yapmıyor” dedi.

O kadar gergin ve sinirli idi ki ne diyeceğimi bilemedim. Bir şey söyleme fırsatı vermeden sözlerine devam etti, “Hapishanelerde 10 binden fazla kadın, bin civarında onların çocukları var. Erkekler neyse diyeceğim de bu kadınların, hele de çocukların ne suçu var. Hasta olan insanlar doktora götürülmüyor, ilaçları verilmediğinden ölenler var, doğum yaptığı günün ertesinde tekrar hapse gönderilen kadınlar var…”

Evet, sizin de anladığınız gibi, ben de mevzuyu anlamıştım ama arkadaşımın rahatlaması için bir süre sessizce onu dinledim. Yaptığı onca yardıma rağmen bugün kendisini terörist ilan eden akrabalarına sitem etti, anne-babası tarafından evlatlıktan reddedilen arkadaşından bahsetti, zamanında kendisini yere göğe sığdıramayan ama şimdi aleyhinde ifade veren öğrencisinin babasının ikiyüzlülüğünü anlattı.

Anadolu topraklarında yaşayan insanların, bu kadar zulme sessiz kalmasına anlam veremediğini söyleyince artık konuşmam gerektiğine karar verdim. Sözünü keserek “Bu bahsettiklerinden insanların haberi yok ki…” dedim. “Nasıl olmaz, Türkiye’deki herkesin Hizmet’ten birileri ile teması olmuştur. Onların durumunu hiç mi bilmiyorlar?” dedi.

“Bilmiyorlar” dedim ve devam ettim, “Bu bahsettiklerini haber olarak duyuran kaç medya organı var?” diye sordum. Cevap vermesini beklemeden devam ettim, “Medyanın büyük bir kısmını ele geçirmiş durumdalar. Ele geçiremediklerine de baskı uyguluyorlar. Onlar da, korktuklarından yaşanan zulümlere dair haber yapamıyorlar. Gerçi, cibilliyetlerinde din düşmanlığı olan solcusundan liberaline, seküler hayat tarzına sahip olanından AKP’den dolayı dine düşmanı olanların, Hizmet Hareketi müntesiplerine dair haber yapmalarını beklemek de saflık olur ya… Bakma demokrasi, özgürlük, insan hakları falan demelerine… Ellerinde imkân olsa, onlar da bizi bir kaşık suda boğarlar.” dedim.

Arkadaşım, bir şeyleri hatırlamış gibi başını sallayarak beni onayladı. Düşüncelerimi daha iyi anlaması için ona birkaç soru sordum: “Uludere olayı olduğunda ne tepki verdin? Cumartesi annelerinin derdi nedir, ne zamandan beri eylem yapıyorlar? Terörle ilişkisi olmadığı halde mağdur edilen Kürtlerden haberin var mı? Hrant Dink öldürüldüğünde ne hissettin? …”

Cevap olarak “Ama…” ile başlayan cümleler kurdu, “Bilmiyorum” dedi, “Onlar da hak ediyor…” dedi. Arkadaşımın cevapları beni şaşırtmadı, çünkü onu tanıyordum ve böyle cevaplar vereceğini biliyordum.

Ona bir mesaj vermek için böyle bir yola başvurmuştum. Çünkü o da, Anadolu’da yaşayan insanlardan biriydi; aynı eğitim sisteminden geçmiş, aynı toplumsal değerlerle yoğrulmuş, güç odaklarının ve onların piyonlarının algı operasyonlarına maruz kalmış biriydi. Yıllardır Hizmet Hareketi içinde olmasına rağmen ortalama bir Türk gibi, okuma, dinleme, düşünme, sorgulama gibi zihni aktivitelerden hazzetmeyen ve bu tür şeylerden sıkıldığını açık açık ifade eden biridir arkadaşım.

Sıkılacağını bile bile konuşmaya devam ettim, “Adnan Menderes 27 Mayıs’tan 2 gün önce 250 bin kişiyle miting yapmış ama tutuklandığında kimse sesini çıkarmamış, asıldığında ise sevenleri evlerinde oturup sessiz sessiz ağlamışlar. Yeniçeriler, Genç Osman’ı Yedikule zindanlarında işkence ile öldürürken kimse müdahale etmemiş. Bediüzzaman’a yapılanları hatırla…” diyerek ciddi konulara dalmıştım.

Araya girdi: “Demek ki, ben de bir eksiklik var. Zamanında yapılması gerekenleri yapmadığımızdan bunlar başımıza gelmiş olabilir mi?” diye sordu. “Olabilir” deyip konuyu kapattım.

Ne ben analiz yapacak durumdaydım, ne de arkadaşımın dinleyecek hali vardı. “Hadi, namaz kılalım, o zamana kadar çayımız da demlenmiş olur” dedim. Bazı arkadaşların “Yeni Vatan” benim ise “Gurbet El” demekten vazgeçemediğim diyarda, bir vakit namaz daha kılıp ülkemize ve hala orada bulunan kardeşlerimize dua ettik.

İnsana saygı, hoşgörü, özgürlük, adalet gibi evrensel değerlerin özümsenmediği bir toplumda, karakterli insanlar mumla aranır. Hele bir de o toplumda, eğitim sistemi yazboz tahtasına dönmüşse, hukuk sistemi egemenlerin oyuncağı olmuşsa, ekonomi algı operasyonları ile ayakta tutulmaya çalışılıyorsa, artık orada ideallerden, geleceğe dönük projelerden ve güzel günlerden bahsetmek abesle iştigaldir.

Böyle bir toplumda insan, bırakın daha iyi imkânlarla hayatını sürdürmeyi, öncelikle ailesini geçindirmeye çalışır ve işini kaybetmemek için karakterinden de, maddi-manevi değerlerinden tavizler verir. Bunu iyi bilen muktedirler de, yeni düşmanlar icat eder, her muhalif sesi susturur, halkın bilinçaltındaki duyguları harekete geçirir.

Bizim toplumumuzda “devletin kutsallığı ve devlet başkanına itaat” kavramları şimdiye kadar çok istismar edilmiştir. Bu bağlamda günümüzde, “beka sorunu, dış güçler, ekonomik olarak dize getirme…” gibi ifadeler kullanılmak suretiyle aynı şey yapılmaktadır. “Sorgulama” melekesinden mahrum edilmiş halk da, sürü psikolojisi ile çobanın peşinden gitmektedir.

İnsan ancak, özgür olduğu, bilinçli hareket ettiği, özeleştiri yapabildiği, hayatından endişe etmediği, ekonomik açıdan tedirgin olmadığı zaman çevresine faydalı olur. Türkiye’de bunlar sağlanamadığından, insanlar birbirinin kuyusunu kazmaya, rakibini yok etmeye odaklanmış durumdadır. Ne yazık ki, bu hareket tarzı sağcısından solcusuna, dindarından ateistine, zengininden fakirine kadar herkeste var.

Her kurum, bünyesindeki insanların karakteri, becerisi ve çalışkanlığı ile orantılı olarak fonksiyonlarını yerini getirir. Son yıllarda işinin ehli olan insanlar devlet kurumlarından uzaklaştırıldı; yerlerine muktedirlerin akrabaları veya parti kimliği ön planda olanlar getirildi. Yani ehliyet ve liyakat bir tarafa bırakıldı. Bunlar ayyuka çıktığı halde, toplumsal bir tepkinin olmaması hatta “çalıyorlar ama çalışıyorlar” mottosu ile siyasetçilerin savunulması, Türkiye toplumunun bırakın İslam’dan, insanlıktan ne kadar uzaklaştığını göstermektedir.

Evet, ülkemizde insanlar çok hızlı bir şekilde fikir değiştirebiliyorlar. “Korku ve menfaat” bu değişikliğin en büyük sebeplerinden… Güç kimde ise onun tarafına geçmek, en hafif tabirle karaktersizliktir. Eskiden, dindarlara karşı askerin yanında yer alanlar vardı. Şimdi devran değişti; dindar görünümlüler gücü ele geçirdi. Rüzgâra göre eğilenler için değişen bir şey olmadı; onlar şimdi yeni rüzgâra göre eğiliyorlar…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin