Hâl dili

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

Yine böyle bir Ramazan günüydü.

Mekke fethinin üzerinden iki gün geçmişti. 

Hakikatin yalın dünyasına yeni uyananların gözü de gönlü de açılmış, 21 yıldır devam eden yalanın farkına yeni varanların aydınlığa koşuşu başlamıştı.  

Bilhassa Uhud’daki vahşetle hatırladığımız Hind de çözülmüştü o gün; hiç beklemediği ve ihtimal vermediği bir günün akşamında kocası Ebû Süfyân’a, “Beni de götür arkadaşına; Muhammed’e ben de bey’at etmek istiyorum!” deyivermişti. 

Henüz üç günlük Müslüman Ebû Süfyân’ı da şaşırtan ifadelerdi bunlar ve doğal olarak sordu: 

“Düne kadar yalan saydığın halde seni bu noktaya getiren ne; ne değişti ki sen de bu noktaya geldin?”

Öyle ya, daha üç gün önce kendisini hedef göstermiş ve Merrüzzehrân’da doğup Mekke’ye yeni bir yüzle gelen kocasını göstererek, “Öldürün bu hâini!” diye bağırmıştı. Bununla da yetinmemiş, yakasına yapışmış ve 70 yaşındaki Mekke reisine, herkesin gözü önünde hakaretler etmiş ve tekme atmıştı!

Barut gibiydi o gün! 

Etrafındaki herkesin hakikate uyanışı karşısında çileden çıkmış, hakaretler savuruyordu! Bedir’de öldürülen amcası Şeybe’nin kızı Ramle ile yine Bedir’de öldürülen kardeşi Velîd’in kızı Fâtıma’nın da gidip Müslüman olduklarını duyduğunda kaybetmişti kendini! 

Hind gibi bir fıtrata sinir krizleri geçirten gelişmelerdi bunlar!

Neyse ki o gün Mekke’ye, hâlden anlayan bir Nûr doğmuştu. 

Namazlarını ikişer rekât kılıyordu. Bunun anlamı açıktı; Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘kalmaya’ değil, geride kalanları da ‘almaya’ gelmişti.

Alacaktı da!

Ancak, Hind gibi işi zorlaştıranlar vardı; hiç ummadığı insanların bile gidip teslim oluşları karşısında hırsını alamamış ve kendini evine, dört duvar ardına kapatmıştı. Muhtemelen, kafasını duvardan duvara vuruyordu!

‘Ne yapabilirim?’ diyebilirdi; demedi. Zoru gördüğümüzde pes etmememiz gerektiğini gösterircesine peşine düştü Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). 

Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) ona ulaştıracak tek kapı kalmıştı; kocası Ebû Süfyân!

Tavafta yolunu kesiştirdi ve “Hind ile aranızda şöyle şöyle konuştunuz; o sana şunu söyledi, sende ona şöyle cevap verdin, değil mi?” dedi.

Nutku tutulmuştu Ebû Süfyân’ın! Akşam ne konuştularsa, kelimesi kelimesine söylüyordu!

Kendisi kimseye bir şey dememişti.  “Yok, başkası değil; ailemizin sırrını Hind söylemiş olmalı! Ben ona gösteririm; ne yapacağımı biliyorum!” diye diş biliyordu ki “Ey Ebû Süfyân!” sesiyle bir daha irkildi. 

Seslenen, yine O (sallallahu aleyhi ve sellem) idi. 

Dedik ya, hâlden anlayandı. 

Yakın takibine aldığı Ebû Süfyân ile yolunu yine kesiştirmiş, bir yanlışlık yapmasının önüne geçtiği gibi dünün eli kanlı kadını Hind’e, kocası üzerinden şefkat yüklü bir mesaj gönderiyordu:

“Hind’in hiç suçu yok!” dedi önce ve ilave etti:

“Senin sırrını o ifşâ etmedi; bunu Bana, Allah bildirdi!”

Zor karşısında çabuk pes eden âdemoğlu; dikkat kesil!

Bayram coşkusuyla kaynayan Mekke’de Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisini sevinç deryasına bırakmamış, dünü karanlık bir cânın daha hayat bulması için, kuyumcu hassasiyetinden öte bir titizlikle mekik dokuyor!

Ne yaparsın ki Hind, kolay insan değildi! Görüp duyduklarını kaç gündür Ebû Süfyân, onunla da konuşuyordu ama ağzını bıçak açmıyordu!

Doğal olarak, hüzünlüydü Ebû Süfyân. Onu böylesine mahzun gördüğü bir dem yine yanına yaklaşmış, “Sen Hind’e, ‘Bu işin Allah tarafından olduğunu düşünüyor musun?’ diye sordun; o da sana, ‘Evet, gerçekten de bunlar Allah tarafından!’ diye cevap verdi, öyle değil mi?” demişti. 

Sanki, evlerinde yaşıyordu, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem); olup biten her şeyden haberdardı!

Evet, azıcık bir yumuşama, birazcık insaf ve kapıyı hafif aralama Ebû Süfyân’ı da sevindirmişti ama henüz ortada müşahhas bir adım yoktu.  

“Ben şehâdet ederim ki Sen Allah’ın kulu ve Resûlü’sün!” dedi ve taaccübünü şöyle ifade etti:

“Adına yemin edilen Allah’a and olsun ki benim bu sözümü bir Allah bir de Hind duymuştu!”

Şüphe yok ki bütün bunlar, Hind için açık bir davetiye hükmündeydi. 

Kapalı bir kutu olarak Cehennem’e gitmemesi için ardından çırpınan Peygamberi’ne, Allah’ın inayeti de inzimam etmişti; üst üste rüyalar görüyordu Hind!

İşin garip tarafı, her rüyanın finali, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile bitiyor, kapısının herkese açık olduğunu gösterip, gemisine onu da davet ediyordu.

Zifiri karanlıkta bir başına kalmıştı, bir defasında. Cehennem’in tam kenarındaydı! Yıllardır karşısında eğilip büküldüğü putlar arasında buram buram terliyordu. Düne kadar laf kondurmadığı Hubel dile gelmiş, “Çoktan hak etti; atın onu Cehennem’e!” diyordu ve Zebânîler de belirmiş, Hind’e Cehennem yolu görünmüştü!

“Artık bittim!” dediği bu demlerde arkasında birisi beliriverdi; elbisesinden şefkatle tutmuş ve Zebânîlerin elinden kurtarmıştı, onu! 

Derin bir nefes aldı ve kendisini kurtaran bu elin sahibini merak ederek döndü; karşısında, Muhammedü’l-Emîn duruyordu!

Gönül yapmak, gönle girmek ve yanlışa kilitlenmiş bir insanı hakikatin iklimi ile tanıştırmak öyle kolay değildi; ancak, imkânsız da değildi!

İşte şimdi, bunun ‘mümkün’ olduğunu gösteren binlerce örneğinden birisi daha yaşanıyordu; ilmik ilmik çözülen Hind’in gözleri, kocası Ebû Süfyân’a kilitlenmişti: 

“Vallahi!” dedi. “Şu Mescid’de kaç gündür yapılan ibadet gibi bir kulluk görmedim ben; sabahlara kadar namaz kılıyorlar!”

Hâlin dilini çözmüştü Hind ve doğal olarak dili de çözülmüştü!

Fetih gibi efor gerektiren bir süreci yaşarken bile Sahâbe (radıyallahu anhüm), Kâbe etrafında arı kovanı gibi bir hâl almış, fokur fokur kaynıyordu ki Hind gibi zor bir insanın dilini çözen de işin doğrusu bu idi. 

Var ya, ‘Hâlle hallolmadık hiçbir mesele yoktur!’

Henüz bitmedi Ramazan.

Hasat mevsiminin en yoğun günlerini yaşıyoruz ve işin doğrusu, gören görüyor!

Kimin ne yaptığını bir kenara bırakalım ve özümüze dönelim.

Mevcut problemlerin çözümü, belki de buna bağlı.

Hem, karanlıkta can çekişen Hind’lere hayat üflemeyi Allah (celle celâlühû), kulluğumuzdaki bu derinliğe bağlamışsa!

Keşki bilebilsek; Sahâbî enginlikli bir Ramazan, ne büyük zenginliktir!

2 YORUMLAR

  1. Hind’i dâhi karanlığa terketmeyen, Vahşi ‘ye nağmeler yazan bizi de terketmez değil mi, hocam. Çok bunaladığımız ve “Allah’ım yardımının ne zaman” diye inledigimiz dönemde kalblerimizden, içimizden O’nu alıp da bizi yanlız bırakmaz değil mi, hocam. Bize kaldıramayacağımızdan fazlasını yüklemez değil mi, hocam. Bizi zalimlere, cahillere, halden anlamayanlara, yaptığı antlaşmaya ihanet edenlere bırakmaz değil mi, hocam. Gözyaşlarımızı siler elbet değil mi, hocam. Kadir gecesinde melekler saf saf yeryüzüne indiğinde başımızı okşar değil mi, hocam. Allah aşkına söyle hocam…

  2. VALLAHİ SİZLERİN SAHABE NESLİ OLDUĞUNA KANAAT GETİRMİŞİM….
    Bütün bir ülke üzerinize geliyor, malınızı gasbediyor, hürriyetinizi çalıyor..
    Ebu Cehil e rahmet okutacak enva-ı çeşit zülümler yapıyorken,
    Sizlerin bütünü Allah`i-Resullullahı-Ahireti anlatıyor olması, imani yürüyüşünüzün ne kadar istikametle olduğunun delilidir.
    Mühteşem imani yürüyüşünüzü hayranlıkla izlemeye,seyretmeye devam ettiğimizi bilmenizi istiyoruz.
    Yalana zerre kadar kadar tevessül etmediğinizi bilmemiz, bizde ne kadar sevinç ve huzura vesile olduğunu anlatamam..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin