Hakkın hatırı…

YORUM | ALPER ENDER FIRAT

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu AKP ile ilgili olarak diyor ki: “Bir çark vardı Reza Zerrab’ından yolsuzlarından, imar rantlarından, 5 müteahhitten oluşan bir yolsuzluk çarkı, ben bu çarkın tümüyle dışındaydım, hiçbir yerde bu çarkın ufak bir dişlisine bile beni sokamadılar.”

Bu dişliye beni sokmadılar cümlesi ilginç olsa da Davutoğlu’nun yolsuzluklar konusunda diğer AKP’li siyasetçilerden ayrıldığını kabul etmek gerekir. Ancak bu çarkın farkına varmış, dönen dolapları öğrenmiş, buna rağmen hiçbir şey yapmamış bir başbakanı bu ifadeler kurtarmaz. Kurtarmadığı gibi en yetkili makamda oturuyor olmasına karşın, ülkeyi iliklerine kadar soyan bir şebekeyle mücadelede bir şey yapmaması da en az onlar kadar suçlu duruma sokar.

BU YAZIYI YOUTUBE’DA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Ondan önce konuşulması gereken başka bir konu var. Bu sözler, 17-25 Aralık operasyonlarına konu olan suçların varlığının bizzat Başbakan tarafından bir kez daha teyit edilmesi bakımından önemlidir.

Yasaların kendisine verdiği emrin gereği olarak rüşvet ve yolsuzlukların üzerine gitmiş, Davutoğlu’nun bahsettiği çarka çomak sokmuş, polis ve savcıların terörist damgası yediğini ve tutuklandığını yeniden hatırlatalım. Daha da önemlisi Hizmet Hareketinin bu operasyonların yapıldığı tarih baz alınarak yargı eliyle cezalandırılıyor olmasıdır. 

Bu tarih AKP’li, ülkücü, solcu, Kemalist, milli görüşçü yargıç ve hakimlerden oluşan bugünkü Türk yargısının cezalandırmada başlangıç olarak kabul ettiği, muhalefetinde pek çok zaman referans verdiği bir tarihti. Düşünsenize yasaların size emrettiği bir şeyi yapıyorsunuz, bunu yaptığınız için terörist ilan edilip tutuklanıyorsunuz, herkes de bu durumu normal karşılıyor. Bununla da kalmıyor bu temiz eller operasyonunun destekleyen herkes terör örgütü üyesi kabul edilip hapsediliyor.

Bu durum hem Türk siyasetinin hem de Türk yargısının üzerinde kara bir lekedir. Muhalefet partileri ve yasaları ciddiye alan vicdanlı yargı mensupları çıkıp da “Böyle saçma sapan bir şey olur mu bunlar kanunun kendisine emrettiği şeyi yapmıştır, masumlar hapistedir” demedikçe Nazizmin suç ortaklarıdır.

Ahmet Davutoğlu görmüş sesini çıkarmamış ama ben bu dişlinin hiçbir yerine sokmadılar diye övünerek anlatıyor kimse de sen görevini neden yapmadın, bunların hakkından neden gelmedin diye sormuyor, üstelik siyaseti yapmaya devam edip yeniden iktidara talip olabiliyor ama görevini yapanlar terörist diye hapisteler.

Bu hırsızlık çarkını vakti zamanında dilimizde tüy bitene kadar söyledik, ikaz ettik, ilkeleri, hukuku, yetim malını hatırlattığımızda bütün İslamcı mahalle bir olup bize hunhar bir muameleyi layık gördü.

Diyelim ki o dönem bu feraseti gösteremediniz, olayın dehşetini, korkunçluğunu fark edemediniz ama hâlâ aynı tavrı göstermeniz, Saray terminolojisiyle konuşmanızın, mazlumlara iftirada inat etmenizin anlaşılır tarafı yok.

Ömrünüzde bir kere de olsa hesapsız kitapsız maslahatsız bir şekilde hakkın hatırını ali tutmanız gerekmiyor mu? Ahir ömrünüzde haksız yere zulmettiğiniz, zulüm görmelerine sebep olduğunuz insanlardan bir hesap gününü düşünerek helallik istemek için az bir süreniz kaldı. Hiç bitmeyecek saydığınız ömür bitiyor ve bir hesap günü her gün biraz daha yaklaşıyor, kabul etsek de etmesek de dünyada-ahirette bir hesap günü var.

Bütün ömrünüzü İslam’a adadığınızı iddia edip bir hesap gününe inanmıyormuş gibi davranmanız ne yaman çelişkidir.

4 YORUMLAR

  1. Alkışların tadından bahsedeyim size de, zihninizde daha iyi otursun bu tarz insanların motivasyonlarının kaynağını. Bu zevat için olay, aslında bir çeşit evcilik oyunu gibidir. Siyaset yapmak bir meslektir. Güzel güzel kelimeler kullanıp ardından alkışlanmak, yine konuşmak yine alkışlanmak, parmakla gösterilmek, bilinmek bu işin en keyifli tarafıdır. Öyle olması gerekir.

    Bakınız; alkışların tadını size şöyle anlatayım yaşayan olarak. Vaktiyle, dev bir salondaki gece de, “baş köşe” misafiri olmuştum birden, davet edilmiştik kıdemli denetçi Üstadım ve ben. O an denetimde olduğumuz içinde davet edilen geceye gitmemiz gerekiyordu, gitmezsek ayıp olur demişti Üstadım, Üstad rahatsız olduğu için temsilen ben gitmiştim. Oldukça da gençtim. Ve hatta spor giyiniirim diye düşünmüştüm ilkin ama yinede hadi nezaket olsun diye takımla da gitmiştim. Bir merhaba der, bak ben geldim derim, sonra arkalarda bir yere oturur izlerim diye düşünmüştüm. Ne bileyim, o gün Valinin, yardımcılarının işlerinin çıktığını. Merkezin taşradaki en üst düzey yetkilisinin olmadığını. Derken, daha kapıdan girer girmez, nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde bir nümayiş, etrafımı çeviren insanlar, sanırım Valinin ve yardımcılarının şehir dışında olduğunu geç öğrendikleri için, “Baş”sız kalmışlar,benim kıdemli Üstadımda kelli felli göbekli bir adam olduğundan, sanırım onu konuştururuz diye düşünmüşler, ve o Üstadımda yediği kebaplardan mideyi bozduğu için de davete icabet kısmını bana itelemiş, ben de mecburen “şanslı” kişi olmuştum. Otelden araçla alınmıştım ki bu olabilecek bir durum, ama ne bileyim aracın kapısı açılır açılmaz korumaların etrafımda set olacağını, dülülüt dülülüt telsiz seslerini, şunu bunu, birden etrafım çevrelenmiş ve hızla kırmızı halıya doğru götürülüyordum evet götürülüyordum çünkü bundan sonra anlatacaklarımın hiçbiri benim iradem dışında gerçekleşmişti. 🙂

    Oluşan halka nedeniyle herkes bana bakıyordu. O nümayişçilere bu işte bir yanlışlık var demeye bile fırsat yoktu, “yahu, ben bluejeansimi çekip, üste Tshirt alta da sandalet takıp gelecektim aslında buraya, ayıp olmasın diye davete böyle geldim, kenara çekilip oturucaktım bir köşeye” beni yalnız bırakın demeye bile fırsat yoktu, içimden ne oluyoruz demeye başladımki birden kendimi dev Amfi-Salonda buldum girer girmez birde birkaç bin kişilik salon ayağa kalkmasın mı. Kalkmayanlara da birileri ayağa kalkın ayağa kalkın işaretleri yapıyor:)) Hiç size 3 binkişi aynı anda baktı mı. İşte bana o an baktı arkadaş, bekar bir erkek olarak genç kızların bakışlarının keyfini bile yaşayamıyordum, artık “ROL” yapmak dışında elimden gelen birşey yoktu. Kasketim olsa, aynı Demirel gibi baş eğme hareketlerime elimde eşlik edecekti. O merdivenler inerken bitmiyordu, Allahım bir yasa çıkarılmalıydı bu şeref konuğu zevat o arkadan bir kolay yolla girmeliydi, yoksa o merdivenler in in bitmiyor. Alkış bile ardı alkış. Daha 2 saat önce otel odasında yok buzdolabından o suyu içersem pahalı gelir harcırahım ne ki zaten diye düşünürken, merdivenlerden inince birden kendimi o afilli camlı renkli suların meşrubatın önünde bulduğu o masanın, salondaki tek masanın ardındaki o tek afilli koltuğa gelmiştim. Demesinlermi fısıltıyla “Efendim, şöyle bir geriye dönüp selam verseniz beden diliyle”. Haydaaa, onu da yaptım, döndüm göz temasımı tüm herkese göre ayarlayarak şöyle bir başımla herkese selam verdim. Sanırsın düğün var ve ev sahibi benim. Yalanım yok, hoşuma gitmişti ilgi lakin şu vardı bu işte bir yanlışlık vardı, ben o kişi değildim. “Ben bu koltuğa oturacak kişi değilim” demeye fırsat çoktan geçmişti. Onu 2 saat önce otel odasınndan çıkmadan önce düşünecektim. Rektörler sağ tarafımda, bilmem falancalar sol tarafımda, mahkeme başkanları bilmem ne tarafta, şaka gibi ama gerçek. Allahtan takım elbise giymiştim. Birinin konuşması da gerekiyormuş, anladığım şuydu, Vali ve yardımcıları olmayınca tuhaf bir durum olmuştu. Neyse, nasıl oldu kısmını geçiyorum, kendimi hanımefendinin takdim etmesiyle birden kürsüde buldum. Bir akşam otel odamdan çıktım, gidip ayıp olmasın şu geceye katılayım derken, Takım elbiseyle ne söyleyeceğimi bilmeyecek bir halde, kendimi binlerce kişinin önünde, hem de bir nümayiş gecesinde buldum. Şehrin eşrafı, bürokratik kadroları eşleri vs derken herkes oradaydı. Tabi, kendimi kötüleyemem. 3 bin kişi değil, 300 bin kişinin önünde konuşmaktan çekinmeyen birisiyim. Bunu söylemezsem içimde kalır. Şimdi olsun, bazı şartlarım uygun olsa, tüm dünyaya da konuşurum arkadaş, çekinmem, lakin işte ozaman daha gençtim. 25 tim be 25. Zaten en büyük kaygım oydu. Gençtim, nasıl göründüğümü düşünüp, bir çeşit utanma yaşıyordum. Aslında tek sorun yaşımdı. Kendime güvenim değildi. Denetimlerde bile, yaşı büyük astlarımıza babam gibi davranıyordum, elimden gelse, Amca, abi bile diyecektim. İçtenliği, samimiyeti Anadolu da öğrendim, büyüğe saygıyı da. Onları devlet adına denetliyorum diye o asıl sosyal gerçekleri unutacak değildim. Benden büyükler abilerim, daha büyükleri amcalarım, küçüklerde kardeşlerimdi.

    Çok gençte gösterirdim, minyondum da, düşünün üniversite son sınıftayım, metro da üniversiteli kızlar yüzüme bakmazken, liselilerin konuşmak istemesine çok denk gelmiştim. üstüne üstelik toyluk. Kendimin farkındaydım kısaca, Allahım şimdi küçücük bir çoçuk çıkıp herkese konuşuyor, kim bu çoçuk …diye içlerinden geçiriyorlar mı aceba sorusu aklımdan çıkmıyordu. Ama Allahtan kravatım takımım afilliydi. Hayat kurtarır bazen iyi bir kravat, afilli bir takım, kol düğmeleri. Boşuna Barış Manço kol düğmeleri şarkısını yazmamış. Neyse efendim, çıktım ve hızımı alamadım 15 dakika konuştum. Spontone, sonradan kayıtıda izledim, sizi temin ederim, gayet afilli. En azından Davutoğlunun konuşmasından çok çok daha güzel. Bahçeli solda sıfır kalır tabi. Tam promptera bakarak konuşan Cumhurbaşkanımızın ayarında bir konuşmaydı. Artık, bize heryer Trabzon diyen Trabzonspor fataniği arkadaşıma dönmüştüm, iş başa düşünce artık kaygılardan sıyrılmıştım, ya Allah deyip başlamıştım konuşmaya. Ha bu arada, bekarım, aman bu gençlerin gözüne haram dahi ilişmesin diyen güzel insanların arasında yetişmiştim ama arkadaş öyle bir ortam ki genç bekar kızların hepsi pür dikkat bana bakıyor gibiydi, 25 yaşındaysam o an, onların bir kısmı fazla değildiler o yaşlardaydılar,kalabalığın birkısmını onlar oluşturuyordu. Zaten, dönünce kıdemli arkadaşım demesin mi, oğlum hayatının fırsatını kaçırmıssın, evlenecek kız arıyordun, kader ne yapsın daha sana bu fırsatı sunmuş diye. Bu arada, oradan kimseyle evlenmedim arkadaşlar. Eğer evlenseydim, evlenmek için kırk dereden su getiren, şehir şehir gezen çok samimi bir arkadaşımın içine taş olur otururdu. “Evlilik ekonomisi diye bir şey var artık memmlekette, evlenmek için, modern görücü usulüyle bir ay o şehirdeyim, bir ay bu şehre gidiyorum, nedense hepsi ilk görüşmeden sonra hayır diyor bana, ama çok para harcadım bu iş için” demişti. Tabi, bu kısmını anlattımsa, ruh halimi bu duygular oluşturmuyordu. Emin olun o an bir müzmin bekar da olsa, öyle bir kaygısı olur ki, Angelina Joli abla genç olsa gelse koşsa müslümanda oluyorum yeter ki şu an he de dese, “ferrarisini satan Bilge” gibi hayır derdiniz. 3 bin kişi çünkü o an size bakmaktadır, tam 3 bin kişi. Ve hatta aklınız onları da unutuyor. Aklım şu en önde oturan Mahkeme başkanlarının, Rektörlerin vs in o an ne düşündükleriyle ilgiliydi. Ve yüzümün kızarmaması, sesimin titrememesi en önemlisi de terlememem işte en büyük enerjimi zihnen buna veriyordum.

    Ama lütfen ama lütfen, hiç kaygılanmayın yukarıdaki zorluklarımdan, “Evvel Allah” hakkını verdim, ki vaktiyle üniversite yıllarında, gençlerden sohbet ekibimiz vardı, onlarla dini sohbetler düzenlerdik haftada bir iki gün, oraya kitap okumak için girdem ben, o anlamda konuşmak sıkıntı değildi. Ben doğal içten her ortamda konuşurum çekinecek biri değilim ama bu durumda tuhaf olan, nümayişli eğlenceli bir gecenin “şeref konuğu” olmamdı. Herşey retoriğe uygun olmalıydı. 25 yaşındaki bir gencin basit kaygılarını aşıp, Cumhuriyetimizin değerlerinden bahisle, demokrasiye kalkınmaya ve en son sanata değinip, gençler aydınlık gelecek sizin omuzlarınızda yükselecek, bizde bu uğurda her türlü fedakarlığı yapmaya hazırız.. vermeliydim.

    Bitince konuşmam, alkışlarla oturdum, her çıkan önce beni bir selamlıyor ara konuşmalarda, eğlenceli sunular oluyor vs derken efendim, bir süre sonra alışmıştım. Duruşum ufaktan değişmeye başlamıştı. Yok korkmayın, “hemende su koyuverdin diye”. Bugüne kadar bir şekilde “insanlar içinde bir insan” oldum. Zaten sırf bunun için Kaymakam olmak istemedim, rahatlıkla kazanabileceğim halde, hakim olmak istemedim. Büyük şehirlerde yaşayan küçük bir insan olmayı planladım. Ama işte o gün orada onu anladım. Arkadaşlarımdan Kaymakam olan vardı, bilmemşu vardı, bu vardı, bazıları hırs derecesinde istiyorlardı, o nedenle, sanmayın Valileri ,şunları bunları çok yücelttiğimi, kendimi indirdikçe indirdiğimi, onlar sizin bizim hepimizin bir arkadaşıydı.

    Buradan nereye mi gelmek istiyorum? Siyaset bir evcilik oyunudur demiştim. Affınıza sığınarak birşey söylemek istiyorum, dikkatinizi çekti mi, neden siyasetçiler ya kısa boylu, şişman ve kıyasen diğerlerine nazaran çirkin. :)) Evet samimi sorum bu. Psikoloji bilimi yönüyle elbette bunun açıklaması var. Ve tabi belirli yaşın üzerindeki insanlar psikoloji bilimine başvurmadan da bunun sebebini artık yaşayarak biliyorlar. Çocukluğunda birşeylerin eksikliğini yaşayarak büyüyenlerin bazıları, herkese söyleyemem elbette, o eksikliği zamanla başka şeylerle doldurmak isterler. Şiddet görerek büyüyen erkeğin karısına şiddet uygulaması bunun tipik örneklerinden. Benim jenerasyon muhafakazarlarda, çoçukluk ve gençlikte, bu aşağılanmayı, ezilmeyi, ayrımcılığı sürekli bir şekilde yaşadıkları için, bugün yönetim erkinin içinde yer alınca, bu işe kendi maslahatlarını da karıştırıyorlar. Muhafazakar kesimin iradeli erkeklerinin bu nedenle şehveti bu nedenle kadın değil de, konuşmak. Onu makul bir alana kanalize edilmek. Ama içlerinde doldurmak istedikleri boşluk hep aynı. Bilinmek, değer verilmek, önemsenmek….

    Tabi muhafazakar kesim dedim de, pop şarkıları bile arabeske kaçan bir toplumuz. Tarkanın şarkıları da bir çeşit arabesk gözümde. Yani tüm toplum, muhafazakar ya da başka bir hayat görüşü fark etmez, aslında aynı. Dolayısıyla, alkışlar, parmakla gösterilmek, nümayiş arzusu hep aynı. Bu arzusu olmayan da, eminim, birgün alkışlandığında o tadı aldığında artık ondan vazgeçemeyecek. Aslında tek cümleyle de izah edilmiş dimi, “Şöhret zehirli baldır” diye.

    Bu nedenle sevgili yazar, Davudoğlu vs, niyet sorgulaması yapamam, ama sizin bahsettiğiniz idealist bir bakışla siyasetçiler siyasete bakmıyor. Söz konusu, vatan, insan hakları, kalkınma değil. Bir çeşit kendini gerçekleştirmeye çalışan, Maslow hiyerarşisinin bir katmanında kalmış “yetişmiş-ergenler” şu anki siyasetçiler. Gerçeği söylemekten korkup, kelime oyunlarıyla, şunla bunla aralarında konuşuyorlar. Ve hepsi kendi kabilesince alkışlanıyor.

    Eğer birgün ÜTOPYA yazabilseydim, şunu derdim. Bir memleket vardı, alkışlamayı, şak şak sesini yasaklamışlardı. Yüceltme de yasaklanmıştı insanları. Toplum alışmıştı buna, taki kısa boylu, tıknaz göbekli bir dilbaz çıkana kadar. Önce anneleri fitledi. Anneler başkaldırdı birgün, çoçuklarının doğum gününde çoçuğu mumu üflerken neden alkışlayamıyoruz diye, ardından sanatçıları, kalabalıklar o duygu seliyle tam alkışlamak isterken neden bu zulüm yapılıyor ki diye, derken yayıldı tüm topluma herkes kendi gerçekçesini buldu. Sonunda o tıknaz, kısa boylu, şişman adam onların desetğiyle yeniden şakşakı getirdi, alkışı getirdi. Ve artık en sonunda o alkışlanmaya başladı, tam da istediği gibi.

    Bugün Davudoğlu neden mi zulme karşı netkonuşamıyor, işte tam da yukarıdaki yazdığım gerekçelerle. Alkışlarının kesileceğini bildiği için. Boşuna dememiş Zeki Müren “Alkışlarla yaşıyorum” diye. Bizim gibi ayın 15 ini zor eden insanlar bilmezlerde, yaşamını “Alkışlara” bağladı mı bir insan, artık tüm kurguyu onun kesilmemesi üzerine yapar. Nereden mi biliyorum, o 25 yaşında, binlerce insan tarafından alkışlanmanın o içsel tadını alan olarak.

  2. Teşekkür ediyorum, Yılmaz Bey. Hani bu borsadan para kaldıranlar olurya, reel verilere bakarak kar kazanılmayacağını anlayan, bıyıklı yabancıları, manipüsyoncuları, spekülasyonla birlikte inside trading dünyasını tanıyıp, o kanal fısıltıları dinleyerek “keriz silmeleyen” vurguncular, işte onun gibi siyasetçilerde, bu çeşit birer vurguncudurlar. Bir yolunu bulmuşlardır. Nasıl bir yol derseniz, vatan millet edebiyatı yapmak, hamaset yapmak bunu partisi ve kendisi için oya tahvil etmek, ödül alarakta siyaset basamaklarında yükselmek ve bunu paraya çevirmek. Lakin, asıl tehlikeli grup bunlar değil. Nasıl ki, manevi alemin “seyrü süluku” var, o yolda yol alan sofiler var, tatmini Allahı anmakta bulanlar var, siyaset seyrü suluku içinde alkışlarla yaşayan, tatmini arayan insanlar var.

    Memleket için asıl risk grubu siyasetçi bunlar demiştim. Açarsam, vaktiyle Mesut Yılmazın hayatını anlatan bir belgeselde, ta Ankara Siyasalda öğrenci yıllarda, meclise sık sık gidip konuşmaları dinlediği, koltuklara oturduğu, bir gün buraya bende geleceğim dediği anlatılmıştı. Bunu yermek için değil üstelik idealistliğini vurgulamak için belirtmişlerdi belgeselde. Çok sonradan ailesinden birileri ile ilgili akçeli işler duysakta, gerçek anlamda bir yolsuzluğunu vs de tam duymadık. Bu konuda iddiam olmadığı için, ispat vs noktasına da girmiyorum, kaldı ki, zaten konu da anlatmak istediğim nokta başka. Evet Egemen Bağış gibi “Akarken doldur, doldur” (Hakan Şükürün twitlerinden bahisle) diyenler çoğunlukla olmakla birlikte, birde gözü cebini değil de, o kalbindeki boşluğu doldurmak olan insan var. Üstelik bunun sosyolojik bir tabanı da var. “Kodum mu oturtan GenelKurmay başkanı isterim” diyen adamları gördük. Makul olan yöneticileri küçümseyip, “Kağıttan Kaplan” diyenleri de. Kahraman arayan, ezilmiş Anadolu insanının bağrından çıkan, parayı değilde manevi tatmini arayan “idealist!!! ” çoçukları da, bu kültürle yetiştiği için evet parayı seçmedi ama bu sefer halk nezdinde itibarı seçti. Nesi var halk nezdinde kötü olmanın derseniz, rizikolorı olduğunu rahatlıkla bahsederim. Lut Kavminde yaşadığınızı ve halkın takdirini almak isteyen “idealist!!!” bir bireyi olduğunuzu, neticesinde alkışlarla manevi olarak tatmin olup, alkış beklemeyi de eklerseniz, bu fikrin ne kadar riskli oldluğunu anlamış oluruz. Aslında Kuranda kıssalara gitmeden, bugün “kantarının ayarı kaçmış” toplumları çokta görüyoruz. Şu anki Türk toplumu da onlardan biridir. Yani, halkını memnun etmek isteyen her “idealist!!!” siyasetçi bugün memlekette yanlışın en büyüğünü yapmaya da talip olmuş demiktir. Feedbackle yetiştiklerin isöyemiştim, zaten bunu bile isteye oraya geldikleri içinde zaten durumdan rahatsızlar. “Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz”in bir örneğini görüyoruz. Kişisel tatminini içinde yaşadığı toplumun alkışına bağlayan insanlar, “şirazeden çıkmış” toplumun çarpık anlayışına paralel uygulamalarda yapıyorlar.

    Tağut jargonunu çok kullanır bir kısım dini çevreler malum, oysa o jargonu kullananlar, iyi mi kötü mü olduğuna bakmaksızın “Oy” ve “Alkış” putuna göre amellerini yamaktadırlar. Bunların kallavi bir temsilcisi de, zaten demedimi, siyaset “oy ütmektir” diye. Bir diğeri de, “hukuk, siyasetin köpeğidir” diye. Kısaca, hak, hukuk, adalet, evrensel insan hakları ve Anayasamızda yazan Temel haklar ve ödevler aslında birer hayaldir.

    Malum duydunuz, Yaşar Nuri de bunu çok güzel betimledi, Romalılar zamanında, o kutsal günlerinde bir insan affedilecektir Vali tarafından. Bir tarafta Hz. İsa, diğer tarafta azılı bir can Barabbas. Halk, alkışlarla, o cani, Barabbası affet demiştir. Vali dahi çok şaşırmıştır, o da içten aslında Hz. İsayı serbest bırakmak istemektedir, şayet toplum buna alkış tutarsa. Diyeceğim alkışlar, cani zalimin yanında olunca, zalim Vali dahi birşey yapamamıştır. İşte toplumdaki bu feedback herkesi etkilemektedir. Bugün Kamuoyu anketleri, KHK lıların, hapisteki mazlumların affedilmesi, itibar iadesi gbi ikonularda çok yüksek çıksaydı, bu alkışı almak için PAWLOWUN KÖPEĞİNE dönmüş, Alkış nerede ise, oy nerede ise ona koşan Siyasetçisi çoktaan onları çıkartmıştı.

    Buralarda iseniz muhakkak duymuşsunuzdur, Almanca da kısır döngü için “Teufel Kreis” denir. Teufel şeytan demektir. Bu durum işte tam da Türkiyedeki durum için uygundur, Rahmani bir yanı bulunmamaktadır bugün toplumla onu yöneten siyasetçiler arasındaki ilişki. Pragramatizm üzerine kurulu, menfaatler üzerine kurulu bir sistemde, hak hukuk ancak bu amaca hizmet ederse uygulanmaktadır. Teuf Kreisa, bu şeytan döngüsünü iyi niyetli olsa da, hiçbir yöneticinin kıracağını da düşünmüyorum. Kaldı ki, Alkışlara, şakşaka gönlünü kaptırmış, daha açık konuşmak gerekirse, onca masraf yapmış, Parti kurmuş, teşkilatlanmış, nemalanmayı bekleyen, yani bildiğiniz gayet rasyonel gerekçelerle de hayatta kalabilmek için, kendini OY a mahkum hisseden siyasetçilerle olur mu olmaz mı varın siz düşünün. Durum budur, benim gözlemimle. Bugünün Putu “OY” dur, Krallar için Tanrının yeryüzünde gölgesi denirdi, meşruiyetini öyle alırdı eskiden bazı krallar. Bugünün siyasetçileri de, meşruiyetlerini OY dan almaktadır. Herkesin boynu, “oy” un önünde eğiktir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin