Hakikati sevmek…

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Platon yani Eflatun’un en önemli öğrencisiydi Aristoteles. Mantıktan felsefeye, astronomiden fiziğe, ekonomiden estetik ve retoriğe kadar pek çok disiplinde öyle eserler vermiştir ki, bugün bile aşılamamış bilimsel çalışmalara imza atmıştır.

Misal günümüz drama sanatının temeli Aristoteles’in, günümüze eksik olarak gelmesine rağmen Poetika’sı üzerine kuruludur.

Poetika yüzyıllar boyunca sanatın temel perspektifini etkilemiş, estetik tarihine yön vermiştir. İşte bu Poetika’da Aristotales şöyle der: “Eflatun’u severim ama hakikati daha çok severim…”

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Aslında bu sadece “güzellik ideası” da denilen kültür ve sanat düzleminde değil, hemen her alanda geçerli bir prensiptir. Örneğin gazetecilikteki en önemli sıkıntılardan biri olan ve ne kadar iyi ve başarılı olursa olsun her gazetecinin önünde gizli bir maraz olan “angajman” riskini minimize eder. İnsan ve fikirler ne kadar iyi ve sağlam olursa olsun, onları aktaranı etkileyip, hakikati bükümleme riskini sahiptir.

Yanlış anlaşılmasın, günümüzde pek çok kötü örneğini gördüğümüz, bildiğimiz “Teşne olmak” ile karıştırmamak lazım. O başta havuz medyası leşkerleri olmak üzere, pek çok medya mensubunun gönüllü olarak saptığı dikenli bir patika.

Hakikatin peşindeki pek çok kıymet, bu maraz yüzünden maksadını aşan bir noktaya ulaşabilir ve bazı zamanlar bu sapmanın bile farkında olmayabilir…

Girişi çok uzatarak okuru bir drama dersindeki öğrenci psikolojisine sokma gayretinde değilim. Ancak Aristoteles ve Poetika’sının özellikle bugünkü meramım ile doğrudan alakası olduğunu düşünüyorum.

Tekrar döneceğim lakin şimdilik geçiyorum…

Gazeteci Ahmet Dönmez, son derece büyük saygı duyduğum, üretkenliği ve mesleki hassasiyetleriyle hayranlık beslediğim bir arkadaşım.

Bu zor zamanda, kısıtlı imkanlarla yaptığı gazeteciliği büyük bir imrenmeyle takip ve takdir etmekteyim.

Kılı kırk yaran hassasiyeti, mesleğin etik değerlerine ve genel disiplinine bağlılığını bizzat bilmekteyim.

Bu sebeple son olarak kaleme aldığı (yazıları ayrıca seslendiriyor ve bence çok da iyi yapıyor) “Cemaat içeriden adım adım 15 Temmuz’a nasıl sürüklendi?” başlıklı yazı dizisini pek çoğunuz gibi ben de yakından takip ediyorum.

Ve şunu samimiyetle ifade etmeliyim ki, büyük bir takdir, hayret ve kimi zaman da hayal kırıklığı ve burukluk yaşayarak okuyorum sevgili Ahmet’i…

Yanılmıyorsam dizinin 8. bölümünü yayınladı son olarak.

Bu ana kadar henüz 15 Temmuz ile ilgili tek kelime edilmediği, bunun yerine olayın kahramanlarıyla ilgili portrelere yer verdiğini biliyoruz ve bundan dolayı “Meseleyi dallandırıp budaklandırıyor, hala 15 Temmuz’a gelmediniz” şeklinde eleştiri aldığını da.

Hatta Ahmet Dönmez kendi eşinin bile benzer şekilde serzenişte bulunduğuna dair bir video da yayınladı. Bu soruya da şu mealde cevap vermişti: “Bunu bir film senaryosu gibi düşünün. Yönetmen filme başlarken öncelikle karakterleri tanıtır ki sonra anlatacağı hikaye yerli yerine otursun…”

Görüldüğü üzere konu sinemaya gelmişse ilgim daha fazla oldu elbette.

Aslında sevgi Dönmez’in bahsettiği şey bizzat Aristotales’in Poetika’sında var.

Klasik anlatıda buna “serim” deniliyor.

Bir senaryo malum bazı bölümlerden oluşur. Serim, düğüm, çözüm gibi…

Ahmet Dönmez’in yazı dizisini bir filme benzetirsek, bir filmde taş çatlasa 10-15 dakika (yani filmin yüzde 10’unu) tutması gereken sürede denge bozulması, yani kırılma yaşanıp olaylara geçilmesi gerekir.

Oysa Ahmet’in yazı dizisi sanki senaryo matematiği felaket hesaplanmış bir deneysel filme dönüşmüş gibi. 8 bölümdür hala karakterler tanıtılıyor.

Kaldı ki bu karakter tanıtım kısmı da birazcık sorunlu, ona da değineceğim.

Tekrar ediyorum, bu satırların ne değerli bir gazeteciyi değersizleştirmek ne de verilen emeğin ve peşine düşülen gerçeğin setretmek gibi bir amacı var.

Aksine, 30 yıldan fazladır ziyadesiyle yakından tanıdığımı düşündüğüm ve yüzde 99’unun samimiyetine kalpten inandığın bir topluluğun ve mefkurenin ne kadar çok bilmediğim yönü ve kişisi olduğunu Ahmet Dönmez’in yazı dizisi sayesinde öğreniyorum. Ve açıkçası çok faydalı da buluyorum.

Saçma sapan, Cemaat nefreti tescilli, kindar kalemlerin ya da proje çalışmaların yerine, bu tür gerçek, samimi ve içeriye çok yakın duran kalemlerden çıkmasını çok önemli buluyorum.

Ve fakat bir noktada Aritotales’in dediği gibi “Ahmet’i severim ama hakikati daha çok severim” demekten de kendimi alamıyorum.

Hikayenin kırılma noktasına yazı dizisinin kaçıncı bölümünde geleceğiz bilmiyorum ama Ahmet’in yazı dizisinin bir Ed Wood filmine dönüşmesinden de endişe etmiyor değilim. Yani, olayı anlatırken kahramanlara takılıp orada izleyicinin tüm ilgi ve enerjisini bitirmek gibi ciddi bir risk var.

KARAKTER İNŞASI

Klasik dramada karakterler üç temel ayak üzerine inşa edilir ve biz buna kahramanın portreleri deriz.

Ruhi portre, fiziki portre, sosyal portre…

Bu portrelerden hangisi ana öykümüzü etkileyecek unsurlar içeriyorsa, o ön plana çıkar.

Örneğin karakterin fiziki olarak eksikliği, marazı ya da defosu eğer filmde etken olacaksa (örneğin korkak oluşu ruhi portrede, fanatik oluşu sosyal, topal oluşu fiziki portrede) yer alır ve işlenir. Gayrısı israf, gereksiz ve senaryo ekonomisine aykırıdır.

Karakterin cesaretiyle ilgili senaryo bir şey içermiyorsa, kalkıp bu konuya sahneler ayırmak israf olacak ve omurganın (spine) dengesini bozacaktır.

İşi film dersine çevirmek gibi bir amacım da yok elbette.

Ahmet Dönmez sinemadan yola çıkarak maruzatını ifade ettiği için değiniyorum.

Bu kadar mühim bulduğum bir seri yazının elbette kusursuz olmasını beklemem, sanırım sevgili Dönmez de böyle bir iddiada değildir. Kaldı ki, bu yazı dizisi ve öncekilerde de ısrarla şunu söyledi Ahmet Dönmez: Muhataplara sorularımı ve iddiaları ilettim, hiçbiri cevap vermedi.

Türkçede “kulağının üzerine yatmak” diye bir deyim var.

Pek çok sorumlu, yönetici ya da yetkili zanneder ki bazı sıkıntılar görmezden, duymazdan gelinirse sıkıntı olmaz, zamanla unutulur.

Daha felaketi olan, “Reklamın iyisi kötüsü olmaz”ın konumuzla ilgisi yok elbette.

Oysa bir sorunun üzerini örtmek, onu büyütmese bile en iyi ihtimalle bir süre sonra muazzam bir bozulma ve kerih bir kokuya sebebiyet verir. Ve öyle bir noktaya ulaşır ki artık temizlik bile yapamazsınız.

Ahmet Dönmez’in yazı dizisine karşı suskun kalmaya da böyle bakıyorum.

Yapılan geç kalmış açıklamalar, maalesef baştaki kadar etkin olamayacağı gibi, ortaya yayılan kokuyu da gidermiyor, setretmiyor…

Örneğin salt bu yüzden, ilk bölümlerde yazılan şeylerin kimileri yalanlandığı, kimileri düzeltildiği halde son bölümlerde aynen tekrar edilebiliyor.

Bu yazının amacı Ahmet Dönmez’in gazeteciliği ya da yazı dizisine reddiye filan da hiç değil…

Ali ve Ahmet Çelik kardeşler İstanbul’dan tanıdığım değerli iş adamları.

Özellikle Ahmet Çelik aynı zamanda yakından tanıdığım dostum diyebilecek kadar beraber vakit geçirdiğim bir ağabeyim.

Ahmet Dönmez’in yazı dizisinde Ali Çelik ismini sıklıkla görmeye başlayınca şaşırdığımı ifade etmeliyim.

Hele hele nedendir bilinmez sıklıkla “ilkokul mezunu” denmesi ve bunu olay örgüsüyle ilintilemek yerine bir süre sonra hakaret olarak kullandığı algısına sebebiyet verebileceğini fark etmemesi beni şaşırtan ilk unsur oldu.

Pinhan meselesini ise yakından bilenlerdenim. Hatta Pinhan’ın sahiplerinden daha iyi bilirim Pinhan’ı çünkü reklamcılık yaptığım dönemde markalama çalışmasını bizzat yürütmüştüm.

Birkaç yıl önce havuz medyasında MİT’e atfedilen “Pinhan’ın isminin de belli amaçla verildiği” şeklindeki yayınlara gülüp geçmiştim.

Ama Ahmet Dönmez gibi hassas bir meslektaşımın başından beri üç ortaklı olan bu kurumun (dediğim gibi görüşmeleri üç ortakla birden yaptığımdan biliyorum) bir ortağının da Mustafa Özcan olduğunu dolaylı şekilde ifade etmesi en hafif tabiriyle haksızlıktı.

Elbette kardeşinden dolayı belki kendi hisselerinin yarısı Ali Çelik’in olabilirdi ama Pinhan ile işletmeci olarak da Ali Çelik’in alakası yoktu.

Kaynağı Ahmet Dönmez’i öylesine yanıltmıştı ki, Ahmet Çelik’in ortağı olduğu bir işletmeye sahip olarak Ali Çelik’i, ortak olarak Mustafa Özcan’ı yerleştirmiş ve bunu olağan bir kabul olarak görmüştü. Ali Çelik’in ortakların hakkı geçer diye, yediği yemeklerin parasını ödediğini bile bilirim oysa.

Dahası ve en fenası, bir iftar ya da mesai sonrası gidilen akşam yemeğini “Yönetim kurulu toplantısını Pinhan’da yapıyorlardı” gibi aktarmak Ahmet Dönmez’in olmasa bile ona bunu nakledenlerin iyi niyetiyle kabili telif bir durum değildi.

Sevgili Ahmet’e bu konuda kardeşçe tavsiyem kaynağını bu anlamda sorgulaması.

Dahası…

Ali Çelik’in inşaat şirketine hasbelkader bir de katalog yaptım. Yani benim yaptığım dönemde geçmiş ve o günkü tüm projelerini ıcığına cıcığına inceledim ve hepsini gezdim gördüm. Çelik İnşaat bir tek hizmet kuruluşunun bile inşasıyla uğraşmadığı gibi, Ali Çelik kendi personelini, mühendis ve mimarlarını bilabedel bu işlerde memur edebiliyordu.

Yani “Bütün Hizmet kurumlarını bu adam yapardı, voliyi oradan vurdu” gibi bir algı oluşturmak insaf ile bağdaşmayacaktır…

Sakıp Sabancı orta mektep terkti, Vehbi Koç ise lise terk. Microsoft’un sahibi ve dünyanın en zenginlerinden olan Bill Gates, lise mezunu olduğunu ima eden bir gazeteciye şöyle demişti: “Ben eğitimsiz hatta aptal olabilirim ama unutma, dünyanın en eğitimli ve zeki insanları bana çalışıyor.”

Benim muttali olduğum kısmı bu kadar.

Ancak başta da söylediğim gibi, bekleyip Pinhan’da yapılan yemekli muhabbetin 15 Temmuz Darbesi ile nasıl bir ilişkisi olduğunu okuyacağım, belki o zaman gerçekten “Vay be, adamlar geyik yapıyor sanıyorduk, meğerse darbe planlıyorlarmış” diyebilirim.

Mesleğini başarıyla yapan meslektaşıma naçizane şunu salık verebilirim: Hakikatin peşinde olduğundan eminim ancak bazen motivasyon bizi öyle bir noktaya götürüyor ki haksızlık ve yanlışlık yaptığımızın farkına varamayabiliyoruz. En iyisi hepimizin Aristotales’in dediği gibi demesi lazım: “Seni severim ama hakikati daha çok severim…”

Ya da tam tersi:

Senden pek hazzetmem ama hakikati çok severim…

Diziyi merakla takip etmeye devam edeceğim…

11 YORUMLAR

  1. Sayın Ekrem Dumanlı’nın da Dönmez hakkında vahim çıkarımları var. Bu yazdıklarınızla birlikten Dönmez’in yazısında Mustafa Özcan ağabey için “Mısır’a Hoca Efendi görevlendirdiği için göstermelik olarak gitti” ifadesinden sonra bende yazılarını kötü niyetle yazdığı algısı oluştu. Nereden biliyorsun göstermelik gittiğini? Cevap yok!? Sadece çıkarım ama dedikodu mahiyetinde bir çıkarım gibi… sizin yazdıklarınızla birlikte soru işaretleri artıyor. Osman hoca ve Cevdet hoca olayı ise gerçek çıktı burada hakkını verelim ama ne derece anlattığı gibi onu da henüz bilemiyoruz. Bu tür yazıların ve araştırmaların hizmet için faydalı olduğuna inanıyorum ama kulis bilgileriyle, kişisel çıkarımlarla değil. Belgesi olan bilgilerle yapıldığın da fayda sağlayacağına inanıyorum…

  2. Bu dairedeki insanlarin cok buyuk kismi iyi kalpli iyi niyetli insanlar. Buna ozcan da turkyolu da dahil. Simsekin iyi biri oldugunu soylemeye gerek bile yok. Hatta kozdemir de latif de; gazeteci ahmet donmez de iyi kalpli vatan evlatlari. Abartayim; tayyip erdogan da aslinda iyi bir insan. Ama hayatin akisinda rehberimiz dahil bu insanlar kitlelerin hakkina girecek kararlar aldilar. Ister rizayi ilahi deyin ister millet sevdasi deyin ister gayeyi hayal deyin. 10 yillar boyunca yonetici -icraci-lider pozisyonunda bulunmanin belki dogal belki de bize has bir sonucu bu. Belki bu yuzden bati medeniyetinde bunlar yasanmiyor. Belki bir kurtarici bir mehdi beklentisi bu yuzden ortadogunun kaderi.
    Nedim hazar gibi binlerce insan bu sahislarin onune yatip savunabilir. Ozunde iyi insan olduklarina ikna edebilirler bizi ki o onkrediyi coktan verdik zaten; cok cok buyuk kismi iyi insanlar. Ornegin mozcan hocamizin sozunu dinlemis ve mamelek sahibi olmamis. Obur tarafta turkyolu ilacina kadar herseyini kontrol eden sadik bir talebesi. Kozdemir insanlara her firsatta yardim eden gonul alan biriydi. Tayyip kuran okurken gozu yasaran bir insan. Problem bu degil iste sayin hazar sayin romalilar. Problem biz fanilerin boynumuza tasma takip ipini baskasinin eline verecek kadar kisilik bilincine erememis cahiller olmamiz. Problem itaat edenlerin itaat ettikleri kisilerde guc zehirlenmesi yasanmasina ihtimal vermeyecek kadar hayat tecrubesi gorgusu bilgisi olmamasi. Problem kitleselligin numerik degeri; bir insanin bir dolar bir abone bir oy degerinde olmasi. Dun gencten biri hizmet ve demokrasi konulu bir yazi yazmisti. Durust olalim; objektif olalim; liderinin 50 yil yonettigi bir organizasyon demokratik olamaz. Esyanin hakikatine ters. Dualarimda omrumden al hocamiza ver diyen biri olarak canim yanarak yaziyorum bu satirlari.
    Cozum ne derseniz. Kitleleri duygularla kontrol etmeyi terketmekle baslayabiliriz. Rasyonel cagin ruh mimari ustad nurlarla bize bir sehrah acmisti ama hocamiz cami kursusunde gecmis zaman anektodlariyla bamtellerini tahrik etme metodunu kullandi ve realizme yaklasma kusaginda uzaklastik. Tekrar silkinip risalei nur metodolojisine donmemiz gerek. Bu devir insani ruyalari gaybdan haberleri necip millet hikayelerini yutmuyor. Gonluyle degil akliyla bu yola girenler her zaman yanlisa yanlis derler yoneticiler de yanlistan donmek zorunda kalir. Daha cozum cok akilli insanlar bunlari aramali.

  3. İmamı Gazali, Hz. Ömer’in (RA) “Alimin sürçmesi alemin sürçmesi gibidir” dediğini nakleder.
    Gramschi “ideolojik aydını” anlattığı yerde, özetle: Feodalizm döneminde “din adamlarının”, “burjuvazi döneminde “bilim adamlarının”, günümüzde ise “medyacıların” önemli ölçüde ideolojik roller oynadığını anlatır.
    Gramschi, İmamı Gazali’yi tanısaydı, muhtemelen “günümüzde film adamlarının insanlar üzerindeki etkisi din adamlarından da bilim adamlarından da çok. Onların sürçmemesi daha önemli” diyecekti.

  4. Büyük badireler atlatan pekçok arkadaşın postravmatik sendromlar yaşadığı bir gerçek. Müslüman olduğunu, güzel işler yaptığını düşündüğümüz devlet adamları başta olmakla, onların peşinden giden yığınlara karşı büyük hayal kırıklıkları yaşadık. Ülke insanımızdaki kitlesel illizyonun ve buna bağlı akıl tutulmasının şahidi olduk. Güven duygusu önemli ölçüde zedenlendi. Ahmet Dönmez ve benzeri gazetecilerin -tabii bu arada sosyal medyada boy gösteren bilim adamlarını da aynı kategoriye eklemek mümkün- yazıp söyledikleri, “aldatıldık”, “kandırıldık”, “satıldık” ifadelerinin alıcı bulma nedenlerinden biri de yaşanılan bu güven bunalımı.

  5. Nedim bey, Ahmet donmezi yakından tanidiginiza göre bir arayip konuşmanız gerekmez mi. Hakkında yazdığı hickimseyi tanimadigini söylüyor hem de birilerinin ona anlattıklarıyla yalan yanlış portreler çizip büyük sui zanlara sebebiyet veriyor. Dostça bunları anlatmanız size de bir görev değil mi.
    Bir kenarda oturup onun insanları bilip bilmeden karalamasini izleyecek misiniz??
    Hak geçmesin diye beş kuruşluk yemek parasını ödediğini bildiğiniz gördüğünüz bir insan nasıl olur da milyonları cebe indirir. Bunun gibi doğruları niye Ahmet beye anlatmiyorsunuz

    • Yahu bu yazı ile kamuya açık bir şekilde uyarması hem Nedim beyin hakkaniyetli olduğunu hemde Ahmet Beyi uyarmadan öte bizleri de bilgilendirdiği ortada.. Yani bence Nedim beyi tebrik ve takdir etmek gerekir. Çok sağolsun varolsun..

  6. Sayın Nedim bey
    Uzakdan tanışırız
    Bir kaç kez beraber olduk.
    Hakikati herkes sever ama uzaktan. ☺️
    Doğruları biliyor iseniz yalan dinlemek eğlencelidir.
    Ahmet Dönmez in yazdıkları ancak buzdağının su üstünde kalan kısmı.
    Bence bu kadar kefil olmayın geçmişte iş yaptığınız iş adamlarına.
    Mahcup olursunuz sonra

  7. – Nedim hazar bey, bu kadar duygusal yaklasmaya gerek yok ,
    – Olayin atesiyle anlayip dinlemeden atlamayada gerek yok ,
    -Bildigin hakikat bakalim gercek bi hakikat mi, hem necdet icel olayinda hem bu olayda duygusallikla tam cercevesini anlamadan olaylarin, galeyane getirecek yalnis yonlendirecek yazilar yazdin, yorumu insan herseyi etraflica gorunce yapar, yazar. Seni severim ama hakikati senden cok severim nedim bey :)Ahmet donmezin yayimladigi son belgelere bir goz atin tavsiye ederim

  8. onu bunu bilmiyorum da, Hizmet´in sizin gibi birine reklam isleri, katalog yaptirmasini aklim almiyor, aslinda aliyor biliyor musunuz, bi zamana kadar aklimdan gecenleri dogruluyor bu okuduklarim. Hep derdim, bizde edebiyat, sinema deyince bu adam gibisi yok, neden üretmiyor, ürettikleri neden pazara cikmiyor, cikarilmiyor. Abicim sana reklam, katalog yaptirmislar, ben ne diyeyim ki artik.

  9. Nedim Bey’in yazılarını hep ilgiyle takip ettim. Ancak bu yazıyı çok gereksiz gördüğümü ifade etmeliyim.
    Nedense TR 724’ün bazı yazarları, Dumanlı örneğinde olduğu gibi, Dönmez’i küçük düşürme gayretine girdiler.
    Bunları çok gereksiz görüyorum. Dönmez’in yazdıkları cemaatin ne kadar kötü yönetildiğinin küçük örnekleri.
    Asıl mesele ise hâlâ aynı sistemin devam etmesi.
    Elbirliğiyle bunu düzeltmek yerine Dönmez’e itibar suikasti yapmak çok komik kaçıyor.
    Sonuç hepimize geçmiş olsun.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin