Ziya Karanfil’in ‘Lastikli Hayat’ı, cezaevini yalnızca bir kapatılma mekânı olarak değil, kendine özgü dili, dayanışması ve mizahı olan ayrı bir dünya olarak anlatıyor. Kitap, resmî belgelerin dışında kalan insanî ayrıntıları, yüzü aşkın kısa hikâyeyle gözler önüne seriyor. Mizah ile trajedi arasında gidip gelen metinler, okura gülümseme ile hüznü aynı anda yaşatıyor. Eser, yakın dönemin kitlesel mağduriyetini rakamlardan arındırarak somut insan hikâyelerine indirgiyor. Bu yönüyle ‘Lastikli Hayat’, hafıza ve direniş üzerine yazılmış önemli bir tanıklık belgesi niteliğinde.
AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Bir cezaevi kitabı nasıl yazılmalıdır? Yaşanan acılar bütün çıplaklığıyla mı anlatılmalı, yoksa insanın en karanlık zamanlarda bile hayata tutunmasını sağlayan küçük tebessümlere mi yer verilmelidir? Tanıklık ile edebiyat, öfke ile merhamet, mizah ile matem aynı metinde bir arada bulunabilir mi?
Ziya Karanfil’in ‘Lastikli Hayat’ adlı kitabı, bu sorulara teorik cevaplar vermiyor. Bunun yerine cezaevi koğuşlarından, nezarethanelerden, mahkeme salonlarından ve görüş kabinlerinden derlenen çok sayıda kısa hikâye aracılığıyla okuru doğrudan yaşanmışlıkların içine götürüyor. Kitabın en belirgin özelliği de burada ortaya çıkıyor: Eser, cezaevini kendine özgü dili, mizahı, dayanışması, korkuları, inançları ve gündelik hayat pratikleri bulunan ayrı bir dünya olarak anlatıyor.
Bu sebeple eseri, klasik anlamda bir hatırat, günlük ya da hikâye kitabı olarak tek bir türe yerleştirilemez. İçinde anekdot, tanıklık, fıkra, menkıbe, taşlama, ağıt, dua ve politik eleştiri yan yana duruyor. Bazı metinler bir mahkeme tutanağının absürtlüğünü taşırken bazıları Anadolu fıkralarını hatırlatıyor. Bazıları okuru kahkahaya yaklaştırırken bazıları aynı gülüşü daha tamamlanmadan boğazında bırakıyor.
Bir eşyanın kitap adına dönüşmesi
Kitabın adı, eserin bütün dünyasını özetleyen güçlü bir sembole dayanıyor. Cezaevinde haftada yalnızca bir adet satın alınabilen bel lastiği, içeride gerçek kullanım amacının çok ötesinde işlevler üstlenmektedir. Kemerden gözlük ipine, tuvalet kapısı kancasından çamaşır ipine, voleybol filesinden spor aletine kadar sayısız ihtiyacı karşılayan bu sıradan eşya, cezaevindeki hayatın vazgeçilmez nesnesine dönüşür.
Buradaki “lastik” sadece maddi bir araç değildir. Aynı zamanda insanın olağanüstü şartlara uyum sağlama kabiliyetinin sembolüdür. İnsan elinden birçok şey alınabilir; fakat elindeki en küçük imkânı yeniden yorumlama, dönüştürme ve hayata yararlı hâle getirme yeteneği kolayca alınamaz. Cezaevi yönetmeliği, eşyaların amacı dışında kullanılmasını yasaklasa da hayatın kendisi mahpusları tam tersine zorlamaktadır. Çünkü içeride hayatta kalmanın şartı, hemen her şeyi amacı dışında kullanabilmektir.
Dolayısıyla kitabın başlığındaki “lastikli hayat”, esneyebilen, baskı altında biçim değiştiren fakat kopmamak için direnen bir hayatı ifade ediyor. Lastik gerilir, incelir, bazen kopma noktasına gelir; ama yine de iki uzak noktayı birbirine bağlamayı sürdürür. Kitaptaki insanlar da ailelerinden, mesleklerinden, şehirlerinden ve alıştıkları hayattan koparılmış olsalar bile aralarında yeni bağlar kurarlar. Birbirlerinin mektubunu yazar, hastasına bakar, yeni gelene yatak hazırlar, çorba ikram eder, mahkeme savunmasına yardım eder ve tahliye haberini kendi tahliyesi gibi sevinçle karşılarlar.
Bu bakımdan kitabın adı, anlatılan bütün hikayeler için ortak bir metafor niteliğinde.
Büyük anlatının küçük hikayeleri
Kitap yaklaşık yüz kısa metinden oluşuyor. Yazar, kronolojik bir hayat hikâyesi anlatmak yerine hafızasında kalan olayları bağımsız başlıklar altında sıralıyor. “Yaşlı Darbeci”, “Ben Onsuz Yaşayamam!”, “Kazmacıyım Hâkim Bey!”, “Toma ve Yoma”, “Kota Doldu!”, “İnfaz!”, “Taksidi Biten Telefon”, “Saliha Teyze ve Steril Ayakkabı” gibi başlıklar daha ilk bakışta kitabın mizah ile trajediyi bir araya getiren tonunu hissettiriyor.
Bu parçalı yapı başlangıçta yalnızca birbirinden bağımsız cezaevi hatıraları okuyormuşuz izlenimi uyandırıyor. Ancak hikayeler ilerledikçe ortaya daha büyük bir tablo çıkıyor. Yaşlıların, hastaların, öğretmenlerin, öğrencilerin, akademisyenlerin, polislerin, hâkimlerin, savcıların, iş insanlarının, kadınların ve çocukların hayatları aynı sistem içinde kesişiyor. Her anlatı, daha geniş bir dönemin küçük bir belgesine dönüşüyor.
Kitabın asıl başarısı da burada. Yazar, soyut kavramlarla anlatılması güç olan kitlesel mağduriyeti, tek tek insanların başına gelen olaylar üzerinden görünür hale getiriyor. “On binlerce insan mağdur edildi” şeklindeki genel bir cümle, zihinde istatistik olarak kalabilir. Fakat yetmiş sekiz yaşındaki Selahattin Dede’nin sorguda ölmüş arkadaşlarının adresi olarak mezarlıkları göstermesi, hamile bir kadının cezaevi avlusuna kargaların bıraktığı cevizleri toplaması ya da bir öğrencinin hiç kullanamadığı telefonun taksitleri bittikten sonra mahkemeden telefonunu geri istemesi, mağduriyetin insan yüzünü ortaya çıkarıyor.
Bu yüzden eser, rakamlardan ve hukuk terimlerinden oluşan büyük anlatıyı gündelik hayatın ayrıntılarına tercüme eden bir eser olarak okunmalı.
Mizahın işlevi: Unutmak değil, dayanmak
Kitapta ilk dikkat çeken unsur hiç kuşkusuz mizah. Ancak bu mizah, yaşananları hafife alan ya da acıyı görünmez hâle getiren bir eğlence anlayışına dayanmıyor. Tam tersine mizah, katlanılması güç gerçekleri anlatabilmek ve insan onurunu koruyabilmek için kullanılan bir direnme biçimi.
Yetmiş beş yaşındaki Mustafa Amca’ya darbe gecesi nerede olduğu, görevinin ne olduğu ve silahları nereye sakladığı sorulduğunda verdiği cevap, kitabın mizah anlayışının en belirgin örneklerinden biri. Mustafa Amca, tankı armut ağacının dibine, F-16’yı ise ahırdaki samanların altına sakladığını söyler. Buradaki gülünçlük, yaşlı adamın cevabından çok ona yöneltilen suçlamadadır. Mizah, sorgulamanın mantıksızlığını açığa çıkaran bir ayna işlevi görür.
Benzer biçimde kalp ilacı “Beloc”u “ByLock” sanan yaşlı adamın hikâyesinde komik olan, yaşlı adamın kelimeyi karıştırması değildir. Asıl absürtlük, insanların anlamını dahi bilmedikleri bir uygulamayla ilişkilendirilerek tutuklanabilmesidir. “Kazmacıyım Hâkim Bey!” hikâyesinde ise “mütevelli” kavramını bilmeyen emekli maden işçisinin, yaptığı işi anlatmaya çalışması hem tebessüm ettirir hem de soruşturma süreçlerindeki kavramsal ve toplumsal kopukluğu gösterir.
“Toma ve Yoma” hikâyesi, cezaevi mizahının en yaratıcı örneklerinden biridir. Yemek kazanlarını taşımak için ekmek tahtalarından tekerlekler, ekmek kasalarından gövde, süpürge saplarından dingil ve bel lastiklerinden bağlantılar yapılarak bir araç üretilir. Aracın adına “Yemek Olaylarına Müdahale Aracı”, yani YOMA denir. Devletin sokakları kontrol etmek için kullandığı TOMA’nın karşısına, mahpusların gündelik hayatı kolaylaştırmak için icat ettiği YOMA çıkarılır. Böylece sıradan bir kelime oyunu, iktidar ile mahpus arasındaki imkân ve amaç farkını gösteren sembolik bir karşılaştırmaya dönüşüyor.
Fıkra ile tanıklık arasındaki ince çizgi
‘Lastikli Hayat’taki birçok anlatı, yapısal olarak geleneksel fıkraya benziyor. Kısa bir giriş, birkaç cümlelik diyalog, beklenmedik bir sonuç ve vurucu bir kapanış. Bazı karakterler de Anadolu fıkralarındaki “hazırcevap ihtiyar”, “saf köylü”, “kurnaz hoca” veya “otoritesini yanlış kullanan görevli” tiplerini hatırlatıyor.
Fakat bu hikayeleri sıradan fıkralardan ayıran önemli bir unsur bulunuyor: Olayların arkasında tutukluluk, işkence, aile ayrılığı, meslekten ihraç, hastalık ve ölüm gibi ağır gerçekler var. Bu nedenle okur çoğu zaman ne ölçüde gülmesi gerektiğini bilemez. Gülme duygusuna hemen suçluluk, hüzün ya da öfke eşlik ediyor.
Örneğin “İnfaz!” başlıklı hikâyede bir gardiyanın “İnfaza gideceksin!” sözünü idam edileceği şeklinde anlayan Kadir Bey, güzel elbiselerini giyer, abdest alır, namaz kılar ve arkadaşlarıyla helalleşir. Bir süre sonra “infaz”ın yalnızca mahkeme evraklarının teslim edildiği bölüm olduğu anlaşılır. İlk anda rahatlatıcı ve komik görünen yanlış anlamanın ardından, teslim edilen iddianamede iki kez müebbet hapis istendiği ortaya çıkar. Böylece hikaye, okurun rahatlamasına izin vermeden yeniden trajediye döner.
“Tahliye oldun sevinsene be adam!” gibi metinlerde de tahliye her zaman saf bir mutluluk olarak sunulmuyor. Cezaevinden çıkacak kişinin geride bıraktığı arkadaşları, dışarıdaki belirsiz hayatı, kaybettiği mesleği ve parçalanmış sosyal çevresi, özgürlüğün sevincine ağır bir gölge düşürür. Yazar böylece cezaevinden çıkmanın her zaman cezanın bittiği anlamına gelmediğini gösteriyor.
Bu anlatı tekniği, kitabın en özgün taraflarından biri: Okur bir fıkranın ritmiyle ilerlerken birdenbire tarihsel bir travmanın ortasında kalıyor.
Hukukun absürtleştirilmesi
Kitabın merkezindeki temel eleştiri, hukuk sisteminin olağan işleyişini kaybetmesi ve suç ile ceza arasındaki bağın kopmasıdır. Yazar, bunu uzun hukuk tartışmalarıyla değil; mahkeme ve sorgu sahnelerindeki çelişkileri göstererek yapar.
“Kota doldu!” hikâyesinde iddianameleri aynı olan altı kişiden yalnızca üçünün tahliye edilmesi, diğerlerinin ise bir sonraki duruşmaya bırakılması, yargı kararının delile değil sayısal bir “tahliye kotasına” bağlandığını gösteriyor. “O Zaman İçeride Kalmaz!” başlıklı metinde hâkimin, mağduriyetleri dinleyip tahliye kararı verirse içeride kimsenin kalmayacağını söylemesi, tutukluluğun istisna değil kural hâline geldiği bir zihniyeti açığa çıkarıyor.
“Bir Profesör İddianamesi”nde bir akademisyenin sempatik davranışlarıyla insan kazandırdığı, İngilizce bildiği için Amerikan sempatizanı olduğu ve muhtemel bir işgalde rehberlik yapabileceği gibi varsayımlarla suçlanması, hukuk dilinin nasıl bir niyet okuma aracına dönüştürülebildiğini gösteriyor.
“Sanık Yoklaması”nda mahkemenin erişemediği bir ismi rutin biçimde sanık listesinde okuması, yargılama süreçlerinin mekanikleşmesini; “Polislere İyi Uykular!” hikâyesinde ise “terör zanlısı” kabul edilen bir kişiye polislerin kendi canlarını emanet edip araç kullandırması, resmî suçlama ile gündelik kanaat arasındaki çelişkiyi görünür kılıyor.
Yazarın hukuk eleştirisinde en sık başvurduğu yöntem ironi. Resmî söylem ile somut davranış yan yana getiriliyor ve aralarındaki uyumsuzluk okurun dikkatine sunuluyor. Bir kişiyi tehlikeli terörist sayan görevlilerin ona güvenerek uyuması, karbonatla uyuşturucuyu ayırt edemeyen görevlilerin güvenlik adına yaşlı bir kadını gözaltına alması ya da yaşlı ve hasta insanların darbecilikle suçlanması, sistemin kendi iddialarını kendi davranışlarıyla çürüttüğünün kanıtları.
Bu bakımdan ‘Lastikli Hayat’, hukukun anlamını kaybederek kendi parodisine dönüştüğünü ileri süren bir kitaptır.
Cezaevi: Sadece kapatılma mekânı değil
Kitabın önemli başarılarından biri, cezaevinin gündelik hayatını ayrıntılarıyla göstermesidir. Dışarıdan bakıldığında cezaevi çoğu zaman tek biçimli bir karanlık alan gibi düşünülür. Oysa içeride zamanın, mekânın ve ilişkilerin kendine özgü bir düzeni vardır.
Kapalı spor salonunda seksen veya yüz kişinin birlikte yaşaması, yatakların arasına cadde ve sokak isimleri verilmesi, Kur’an, tefsir, hadis, İngilizce, Rusça, satranç, güzel yazı ve resim dersleri yapılması; kullanılmış malzemelerden çocuklar için oyuncakların üretilmesi ve zeytin çekirdeklerinden tespih hazırlanması, mahpusların mekânı yeniden kurma gayretini ortaya koyar.
Cezaevinin insana dayattığı pasifliğe karşı sürekli bir faaliyet hali söz konusudur. İnsanlar okur, öğretir, spor yapar, ibadet eder, icat çıkarır ve birbirlerinin hukukî işlerine yardım ederler. Bu faaliyetler yalnızca vakit geçirmek için değildir. Aynı zamanda mahpusun kendisini “suçlu” ya da “işe yaramaz” şeklinde tanımlayan sisteme karşı kimliğini koruma çabasıdır.
Bir öğretmen içeride yine öğretmendir. Bir doktor hastalara bakmayı sürdürür. Bir mühendis eşyalardan yeni araçlar üretir. Bir hâkim veya savcı, koğuşta kurulan temsili mahkemelerde hukuk bilgisini kullanır. Bir gassal, “ilk yardım bilmiyorum ama son yardımda ekolüm” diyerek mesleğini mizaha dönüştürür.
Böylece cezaevi, insanları geçmiş kimliklerinden tamamen soyutlayamaz. Meslekler, alışkanlıklar ve kişilik özellikleri yeni şartlar altında başka biçimlerde yaşamaya devam eder.
Bütün bu değerlendirmelerin ötesinde bu kitabın en önemli işlevi, hafızayı korumasıdır. Büyük toplumsal kırılmalarda yalnızca mahkeme kararları, resmî belgeler ve insan hakları raporları önemli değildir. İnsanların birbirlerine anlattıkları küçük hikayeler de tarihin parçasıdır.
Resmî tarih kurumların ne yaptığını anlatır. Hatıratlar ise bütün bunların insana ne yaptığını gösterir. ‘Lastikli Hayat’, insan hafızasının dağılmaya açık parçalarını bir araya getirerek ileride yapılacak daha kapsamlı çalışmalar için güçlü bir malzeme sunuyor.
Süreyya Yayınları tarafından yayımlanan eseri, yakın tarihin karanlık bir dönemine insan sıcaklığıyla tanıklık eden, acıyı mizahla, mağduriyeti onurlu bir direnişle anlatan kıymetli bir eser olarak hararetle tavsiye ediyorum.

