Gökhan Açıkkollu ve Abdülhamit Bilici’ye sahip çıkmak neden önemli?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Yeniden insan olmaya ve insani davranmaya Gökhan Açıkkollu ve Abdülhamit Bilici’ye sahip çıkarak başlamayı öneriyorum.  Hayır, basitçe geçiştirilemeyecek kadar önemlidir bu talep. İnsandır onlar ve gerisi aslında ayrıntı olmalıdır. Ama hayır. Öyle olmuyor. Grup aidiyetleri ve adlarının önüne serpiştirilen sıfatlar, bu gerçeği perdeliyor ve görünmez kılıyor. Oysa insanı insan olarak değil de grup aidiyetiyle gördükleri sürece Türkiye asla düzelmeyecek.

Bozukluk yasalarda veya kurumlarda değil çünkü. Rövanşizm ve kutuplaşma son dönemde öylesine aşırı bir noktaya tırmandı ki, bir virüs gibi iyiye ve doğruya dair ne kadar etik standart ve erdem varsa yiyip bitirdi. Bunu her renk, görüş, mahalle için söylüyorum. Rejimin oluşturduğu yeni dil – diskur – herkesçe benimsendi. Adeta bir kitle imha silahı, toplumsal bir nükleer bomba gibi, toplumun son kalan kalelerini yerle bir ediyor. Aradaki gerekli bağları tahrip ediyor. Şahsiyeti yıkıp yerine kendi grubunda kabul görmeye yönelik zorunluluğun kuru ve ahlaksız rasyonalitesini inşa ediyor.

Can Dündar’ın öğretmen Gökhan Açıkkollu ve uğradığı dramı gündemine alması, ancak bunu “düne kadar zalimle kol kola bize eziyet edenlerin insanca hakkını savunuyoruz” ibaresiyle görecelileştiren sosyal medya paylaşımından söz ediyorum. Ne kadar talihsiz, ne kadar sorunlu, ne kadar duyarsız, ahlaken ne kadar çifte standartlı bir niteleme!

Yine, Zaman eski genel yayın yönetmeni, on yıllardır gazetecilik kapmış duayen Abdülhamit Bilici’nin Uber yapmasını “sansasyonel” bir “FETÖ” haberi halinde kanalizasyona zerk eden “faşizan manipülasyon” aynı doğrultuda bir işaret. Yıllardır yurtdışına kaçmak durumunda kalmış muhalifler, özellikle de Cemaat’e yakın isimlerle ilgili olarak bilgi çarpıtma yapan ve “lüks içinde yaşıyorlar” gazı veren kanalizasyon medyası, utanmadan alnının teriyle ekmek parası kazanmaktan başka bir şey yapmayan Bilici’yi manşete taşıdı ve ahlaksızca “Uber-Fetöcü” gibi bir kavram kullandı. Kendileri birilerinin güzellemecisi olarak çalışan ve çıkarları uğruna insanların gırtlağına basmaktan ve onları linçe sevk etmekten çekinmeyen bu şahsiyetsizler, gazeteciliğin Türkiye’de vurduğu dip noktayı göstermesi bakımından ileride ders kitaplarına konu olacaktır, bu kesin! Fakat bunun yanında, toplumsal kokuşmuşluğun sağladığı “ne verse yiyen” zemin sorun değil midir?

Bu iki dramın ortak noktası, ipi çekilmek istenenlere kimlikleri ve aidiyetleri üzerinden yüklenilmesidir. Oysa mesela Can Dündar da sürgünde bir gazeteci, bir muhaliftir. Fakat olaylara rejimin diskurunu kullanarak yaklaşmakta, bir şekilde kendisini Gökhan öğretmenden ayırmaya çalışmakta. Yine aynı şekilde, Bilici’ye yapılan yargısız infazı da “sol” tandanslı medya ve gazeteciler gündemlerine almadılar. Bu durum, mağduriyetlerde seçici olmak tutumudur ve etik bakımdan çok sorunlu bir pozisyondur. Hâlbuki soldan veya Cemaatten, Kürtlerden veya liberallerden hiç fark etmiyor. Rejim tüm farklı görüşleri ötekileştiriyor, cadı avına tabi tutuyor. Bunu görmüyorlar veya görmek istemiyorlar.

Tüm mağdurlar aynı gemide. Rejime yaranmak kimseyi aklamaz! Ayrıca sahi, aklanmaya bu denli gerek duymanınız neden? Madem aklanma derdiniz vardı, neden muhalifliği seçtiniz? Bir tutarsızlık yok mu bu yapılanda? Bu mantıkla bölünüp parçalanarak rejim için daha kolay lokma haline geldiğinizi görmez misiniz?

Gökhan Açıkkollu tek bir birey! Abdülhamit Bilici tek bir birey! Onlar insan! Onlar mağdur! Onları Can Dündar’dan farklı kılan nedir? Sadece farklı bir görüşten olmaları mı? Cemaat’e yakın olmaları mı? Kemalist olsalardı veya solcu, daha makbul mü olacaklardı? Ne oldu bizim toplumumuza! Ne zamandır bir insanın başına gelene tepki göstermeden önce kimliğini sorar olduk? Mesela Gökhan Öğretmen gibi işkenceden geçirilmiş ve genç yaşında acımasızca hayatı elinden alınmış bir kurbanın kimliğini ön plana çıkartmak, sosyal aidiyeti ve kim olduğu ya da olmadığı üzerinden değer yargısında bulunarak, başına geleni bilgiççe ve ahlaksızca bu aidiyeti üzerinden topluma ders vermek için kullanmak doğru mudur diye sormayalım mı? Usta gazeteci Abdülhamit Bilici’nin sosyal kimliği veya aidiyeti nedeniyle yaşadığı büyük travmaya karşın dimdik dururken, adice Türkiye faşizmine magazin haber yapılmasını eleştirmeyelim mi? Ne zamandır bu kadar bayağılaştı insanımız? Ne zamandır güçlüden yana bu denli isteklice tavır alır oldu? Ne zamandır bu kadar korkak, bu kadar şahsiyetsiz, bu kadar izzetti nefisten mahrum hale getirildi? Bunları merak etmeyelim mi?

Dündar Türkiye dışında yaşıyor. Ailece kriminalize edildiler. Bilmem, şu ana dek kaç kez ona ve ailesine yapılan haksızlıkları eleştirdim. Daha geçenlerde eşi Dilek Dündar Meriç üzerinden Türkiye’yi terk etti. Dilek ve Can Dündar, oğulları Ege ile kucaklaşabildiler. Onlar adına sevindik hepimiz. Darısı tüm mağdurların başına dilekleriyle, iyi niyetli olarak… Kimse “firari Can Dündar’ın eşi de kaçtı” ve sair bir başlık kullanmadı. “Saplantılı şekilde idealize ettiğiniz Kemalist ceberut devletin kurbanı oldunuz, oysa biz sizi geçmişte çok uyarmıştık!” falan diye de yazmadı! Bir gün Gökhan Açıkkollu ve diğer Avrasyacı İslamofaşizm kurbanlarının başına gelenler gibi, zulme uğrarlarsa eğer, bugünkü Saray güzellemecisi kanalizasyon farelerinin de hakkını-hukukunu savunurum. Çünkü karakteri ne kadar zayıf olursa olsun, ne kadar suça batarsa batsın, ne kadar aşağılık olursa olsun, insan insandır ve doğumla gelen, reddedilemez hakları vardır. Bu haklara ve inanın hukukuna saygı duymak, her düşünen insanın, hayır düzeltiyorum, her iyi insanın görevidir. Bugün Can Dündar ve onun mahallesinden olanların sorunları ne kadar ciddiyse, Selahattin Demirtaş ve onun sorunları ne kadar önemliyse, Gökhan Açıkkollu veya Abdülhamit Bilici’lerin sorunları da o kadar ciddi ve önemlidir. Yurtdışında bir liberal demokratik hukuk devletinde yaşayan Can Dündar’ın bunu görmesi çok önemli! Hiçbir sosyal aidiyet, mağduriyetlerin özrü veya meşruiyet zemini olamaz, olmamalıdır. Eğer tek bir şey öğrendiysek faşizm tarihinden, ya da insan hakları tarihine dair, o da budur!

Aynı şey Barış Akademisyenleri için de geçerli. Ben bir Barış Akademisyeni olarak, uğradığım haksızlık ve hukuksuzluğu diğer ihraç edilmiş meslektaşlarımdan daha farklı bir kategoride ele alamam. Her ne gerekçe ile olursa olsun, hangi kimliğe ait olduklarına bakmaksızın, tüm ihraç edilmiş akademisyenler ve diğer kamu çalışanları benim için aynı önem ve değerdedir. Bu kategorik bir ilkedir. Bu ilke olmaksızın bugünkü anayasasız hukuksuz ceberut rejimi aşamayız. Bir an önce bu salık verdiğim şeyleri fark edip ve özümseyip, yeniden birlik olunmalı, hukuk ve anayasa mücadelesini bir ikinci Kurtuluş Savaşı gibi kenetlenerek vermelidir Türkiye. Umarım Gökhan Açıkkollu ve Abdülhamit Bilici’nin yaşadıkları haksızlıklar gibi yüz binlerce haksızlık, en azından bunu öğrenmemize, bunu idrak etmemize vesile olur.

Mağdurlar insandır. Sorunları insanidir. Bu gerçek, aidiyetlerden öndedir. Gücünü yasalardan alan ve yasalar önünde herkese karşı tarafsız muamele yapan bir devlet isterken, kendimiz bireysel bazda bunu göremiyorsak, istediğimiz şeyin farkında olabilir miyiz? Devletin vasıfları, insanın vasıflarını yansıtıyor. Önce insanı değiştirmek, onu erdemlerle donatmak ve dahası bu erdemleri teorik olmaktan kurtarıp, uygulanabilir kılmak gerek. Buna Gökhan Açıkkollu ve Abdülhamit Bilici’lere sahip çıkmakla başlamaya ne dersiniz?

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin