Gökdelenlerle Trump’ın azlinin ne ilgisi var?

AMERİKA GÜNLÜĞÜ | ADEM YAVUZ ARSLAN

Serde fotoğrafçılık olanlar bilirler; bir şehri keşfetmenin en iyi yöntemi bol bol yürümektir. Ben de Washington DC’ye taşındığımda öyle yaptım ve şehrin hatırı sayılır bir kısmını yürüdüm.

Üstelik yanımda profesyonel bir rehberle. Hem de bedavadan. (Gerçi gazetemize el konulup işsiz bırakıldıktan sonra mecburen Uber yapıp şehrin her karışını ezberlemek zorunda kaldım ama yazı konumuz bu değil.)

Profesyonel rehberle şehri yürüyerek dolaşmak son yıllarda yükselen bir trend.

İnternetten rezervasyon yapıp seçtiğiniz bir gruba dahil oluyorsunuz. Turlar ücretsiz ama bahşiş konusunda elinizi tutan yok.

İlk olarak böyle bir tur sırasında rehberden dinlemiştim. Meğerse Washington DC’de gökdelen olmamasının sembolik bir nedeni varmış. Yani olay para ya da coğrafya ile ilgili değilmiş; DC’de hiçbir binanın ‘Capitol’ yani Meclis binasinin kubbesinden yüksek olmasına izin verilmiyor.

Kubbenin üzerinde ise Özgürlük Heykeli var.

Rehberimin anlattığına göre “Hiçbir şey anayasanın üstünde değildir” mesajı için böyle bir yasal düzenleme yapılmış. Yani başta New York olmak üzere tüm Amerikan şehirlerinin alameti farikası olan gökdelenler Washington’da yok.

Halkın temsilcilerinin olduğu Capitol binası ve onun çatısındaki Özgürlük Heykeli şehrin her yerinden görülebiliyor.

Gerçi bazı kaynaklarda şehirdeki gökdelen yasağına dair başka argümanlar da var ama ben ‘Anayasanın, meclisin ve özgürlüğün üzerinde hiçbir şey olamaz’ açıklamasını referans almayı tercih ediyorum.

Sonuçta anayasanın kağıt üstünde, meclisin şekilde ve özgürlüğün lafta olduğu ‘Şahsımya’ ülkesinin talihsiz vatandaşlarıyız.

Peki nerden çıktı bu ‘gökdelen-demokrasi-halk iradesi’ konusu?

TRUMP’A ANAYASAYI HATIRLATTILAR 

Mevzu aslında basit.

Amerika ve dünyanın geri kalanı haftalardır nefesini tutmuş Trump’ın azil sürecini izliyor. Bu hafta itibariyle Başkan Donald J Trump ABD tarihinin ‘impeach-azil’ edilen üçüncü başkanı oldu.

Yalnız burada bir dil-kavram tartışması var.

‘Impeach’ denilen olay aslında tam olarak bildigimiz ‘azil’ değil. ABD sisteminde ‘impeach’ edilen bir başkan görevden alınmış olmuyor. ‘Impeach’ bir nevi iddianame. Eğer bir başkan impeach edilmişse Yüce Divan’a dönüşen Senato’da yargılanıyor. Orada da nitelikli çoğunluk (67 senatör) azil yönünde oy verirse başkan görevden alınıyor. Yerine başkan yardımcısı geçiyor.

Yeri gelmişken söyleyeyim; ABD’de bizdeki gibi sürekli erken seçim tartışması olmuyor.

Bunun nedeni ABD’lilerin Devlet Bahçeli gibi bir siyasetçiye sahip olmamaları değil. ABD’de seçim tarihi anayasa ile belirlenmiş. Eğer başkan bir şekilde görevden alınır, başkanlığı sürdüremezse yardımcısı görevi devralıyor.

O yüzden başkanlar seçime başkan yardımcılarıyla beraber giriyorlar.

‘İyi ama Senato’da Cumhuriyetçiler çoğunlukta, Trump’ın azli imkansız. O zaman bunca gürültü niye?’ diyenlerdenseniz meseleyi anlamamışsınız demektir.

Yoksa Demokratlar da Trump’ın görevden alınamayacağını biliyorladı. Buradaki temel nokta Nancy Pelosi’nin dediği gibi “Başkana Anayasanın, hukukun üstünde olmadığını göstermek”.

TİRANLIKLARA GEÇİT YOK’ 

Bu noktada biraz geriye; Amerika’nın kuruluş dönemine gidelim.

Çünkü bugün yaşanan mücadelenin sırrı o dönemde gizli. Amerika’nın ‘kurucu babaları’ zaten bir krala başkaldırmış, baskıcı rejimlerden bıkıp okyonusu aşmışlar. Yeni bir rejim inşa ederken eski hataları tekrar etmemek için oturup derli toplu bir anayasa yapmışlar.

Üzerinde en çok durdukları mesele ise kuvvetler ayrılığı olmuş.

ABD Anayasası’nın mimarlarından James Madison’un “ister seçimle gelsin ister babadan oğula geçsin, bütün yetkiyi tek bir elde toplamak tiranlığın tarifidir” sözü sembol olmuş. Bu yüzden yasama yürütme ve yargı kesin olarak birbirinden ayrılmış, erklerin birbirini denetlemesi kesin hükme bağlanmış.

Temsilciler Meclisi ve Senato’dan oluşan Kongre yasaları yapmanın yanında geniş bir denetim yetkisine sahip.

İşte haftalardır tartışılan azil olayı bu yetkiye dayanıyor. Eğer başkan seçilen kişi suç işler, yetkisini istismar ederse Konge başkanı görevden alabiliyor.

Nitekim süreci Demokratların çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi başlattı ama nihai karar Cumhuriyetçilerin ağırlıklı olduğu Senato’dan çıkacak. 100 üyeli Senato’da 53 Cumhuriyetçi, 47 Demokrat var. Nitelikli çoğunluk için 20 Cumhuriyetçi Senatörün de Trump aleyhine oy kullanması gerekiyor ki bu imkansıza yakın bir durum.

Buna rağmen Demokratlar düğmeye bastı çünkü azil süreci başkana ‘kanunların ve anayasanın üzerinde olmadığı’na göstermesi açısından hayati. İkincisi Kongre’nin denetim gücü her türlü illegaliteyi ortaya dökmeye imkan veriyor. Düşünün, Trump’ın emrinde çalışanlar bile Kongre’de, kameralar önünde saatlerce sorgulandı. Bu sayede ‘bir şekilde hesap vereceğini, başkan tarafından korunmayacağını bilen’ bürokrat illegal işlere yeltenirken bir kez daha düşünüyor.

Gerçekten de son üç haftada izlediğimiz tanık ifadeleri gösterdi ki ABD sisteminde -ideal olmasa da- ciddi bir etik kaygı-şeffafiyet var. Mesela Trump’ın atadığı üst düzey bürokratlar bile başkan aleyhine olarak yorumlanacak ifadeler verdiler.

Bu arada hatırlatalım, ABD yasalarında yalan söylemek çok ağır bir suç.

Öyle ki ABD tarihinin azledilen ikinci başkanı olan Bill Clinton’un başını yakan da federal savcıya yalan söylemesi olmuştu. Yani yemin altında verilen bir ifadede yalan söylerseniz ve bu tespit edilirse yandı gülüm keten helva durumu söz konusu.

Siz ABD Başkanısınız ama milletvekilleri, medya ve kamuoyu her adımınızı didik didik ediyor.

Bürokratsınız ama gördüğünüz bir yanlış varsa bunu ihbar etmekten çekinmiyorsunuz. Çünkü adınızın deşifre edilmeyeceğini, tutuklanma ya da sürülme ihtimalinizin olmadığını biliyorsunuz. Yeri gelmişken not edeyim; ABD’de bu tip ihbarcıları korumak için özel bir yasa var. Başkan Trump bile olsa kimliğinizi öğrenemiyor.

ARAMIZDAKİ FARK OKYANUSTAN BÜYÜK 

Okyanusun bu tarafında Trump’ın azil süreci tartışılırken Türkiye’de ise 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet haftasının yıldönümüydü. Türkiye’deki süreci bizzat yaşamış, azil sürecini de yerinde takip etmiş bir gazeteci olarak diyebilirim ki aramızdaki fark okyanustan bile büyük.

Düşünsenize; ABD Başkanı Trump, Ukrayna liderine siyasi rakibiyle ilgili baskı yapıyor. Gerçi baskı da var mı yok mu nerden baktığınıza göre değişir. Ortada rüşvet yok, ‘verin 400’ü bu iş suhuletle çözülsün’ deyip oy uğruna kan dökülmesi’ yok, medyaya el koyma, gazetecileri hapsetme hatta kendi koltuğunu korumak için çakma darbe yaptırmak yok.

Ancak ABD meclisi ayağa kalkıyor. ABD medyası Trump’ın telefon görüşmesi ve sonrasında yaşananları didik didik ediyor. Finalde başkan da olsanız hesap veriyorsunuz.

Peki Türkiye’de durum ne?

Yolsuzluk diz boyu.

Rüşvetin belgesi bile var; görüntüleri elde, rüşveti veren itiraf etmiş, dönemin Başbakanı Erdoğan’ın oğlu Bilal ile para sıfırlama görüşmeleri var, işadamlarının haraca bağlanması var, hakimlerin savcıların ayarlanması var..

Saymakla bitmeyecek kadar çok suç bir arada.

Ama ne oldu? Hırsızı yakalan polisler ve savcılar tutuklandı, yolsuzluğu haber yapan medyaya TOMAlarla girildi, gazeteciler tutuklandı.

Bürokrasi tümden dizayn edildi. Yargı bağımsızlığı lafta bile kalmadı.

ABD meclisinin aksine Türkiye meclisi dosyaların üzerini kapatmak için el ele verdi. Muhalefet partileri iktidarın dümen suyuna girdi. Özetle ABD’de olan ortada, Türkiye’de yaşananlar herkesin malumu.

Trump olsanız Erdoğan’ı kıskanmayıp ne yapacaksınız?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin