Gezi bu filmin mutlu sonu mu?

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Gezi davası sonuçlandı. Başta Osman Kavala olmak üzere sanıkların beraatine karar verildi. Bu şüphesiz sanıkların özgürlüklerine kavuşmaları bakımından son derece olumlu bir gelişme. Ancak Türkiye ve diasporadaki hava, bu sonucu Türkiye iç politikası bağlamında olumlu bir gidiş olarak okumak. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu yorumunda yargıya olan güvenin tazelendiğini söyledi. Sosyal medyada birçok akademisyen ve gazeteci, sanki Türkiye’de hala işleyen bir hukuk sistemi varmış gibi yorumlar yapmaya başladı. Derken internete bir anda Osman Kavala hakkında yeniden gözaltı kararı çıktığına ilişkin haberle çalkalandı. Sevinç bir anda hayal kırıklığına dönüştü.

İnsanlar Türkiye’yi bir futbol maçı izler gibi izliyor. Politikayı ve mevcut rejimi her an sürpriz bir son, bir zafer beklentisi içinde, olayların akışının mucizevî şekilde değiştiği bir uzatma, penaltılara kalan ve “iyinin” kazandığı bir arena gibi algılıyor. Oysa çok karmaşık bir ilişkiler bütünüdür söz konusu olan. Mesela anayasanın sistemli bir şekilde ihlal edildiği, yürütmenin yetki aşımı yaparak güçler ayrılığını bitirdiği gibi gerçekleri görmezden gelerek sağlıklı bir çözümleme yapabilmek mümkün değil. Bu karmaşık yapıyı anlamak için birçok ön bilgiye ihtiyaç var. Oysa bu ön bilgiye sahip olmayan birçok kişi siyaset hakkında yalan yanlış analizlerde bulunuyor. Hesap hatasından önce, bilgi eksikliğinden bahsediyorum. Yoksa zaten bilgiye vakıf da olsanız siyaset çok deterministik tahminlerin yapılabildiği bir alan değil. Burada benim eleştirdiğim, örneğin güçler ayrılığının sona ermiş olduğu bir rejimde hala yargıdan bahsedilmesi. Oysa zaten güçler ayrılığının yürütme tarafından sonlandırılması, yargının alanının gasp edilmesini bir sonuç olarak beraberinde getiriyor. Bu çok yalın gerçeği görmezden gelen tüm analizler sadece yanlış çıkmakla kalmıyor, eleştirilmesi gereken ne, bu konuda da ciddi kafa karışıklıklarına neden oluyor.

 

Bazı tespitlerimle bu konuya açıklık getirmeye çalışayım. Örneğin Gezi davası ile diğer politik davalar arasında bağ kurmadan, salt Gezi davasından bazı sonuçlar çıkartmak bir düşünce hatasıdır. Gezi ne kadar politik bir davaysa, “FETÖ” davaları da, subayların yargılandığı “darbe davaları” da, Barış Akademisyenleri davaları da o kadar politiktir. Bu davaların politik olması kadar, 17 Aralık 2013 yolsuzluk süreci davalarının kapatılması da politiktir. 2013’te yürütmenin görevi başındaki yargıçları ve savcıları görevden uzaklaştırmasını görmezden gelerek bugünkü Gezi davasını anlamak mümkün değildir. Çünkü eğer mesele yargının yürütmeden bağımsız karar verebilmesi ise, nasıl olur da 17 Aralık’ta işlemekte olan hukuki bir sürecin hükümet baskısıyla sonlandırıldığını görmezden gelebiliriz?

Bir diğer argüman, Rahip Andrew Brunson, Deniz Yücel, Meşale Tolu, Max Zirngast gibi örneklerde görüldüğü gibi, bu tür otoriterleşen rejimlerin politik tutsakları bir tür at pazarlığı malzemesi olarak kullanmasıdır. Bu rejimler, bu korsan tutumlarıyla ülkelerine ne kadar zarar verdikleriyle asla ilgilenmezler. Onlar için varsa soksa kendi küçük politik hesaplarıdır önemli olan. En başta gelen amaçları iktidarlarını yitirmemektir. Elbette Batılı ülkelerle ilişkileri belli bir seviyede tutmak, ticari çıkarları gereği her zaman dikkate almaları gereken bir faktördür. Erdoğan rejimi tam da bu parametrelere göre hareket eden bir rejim. Yani ortada bir mahkeme süreci falan yok. Bir fars var. Bir teatral atmosferde devletçilik oynayan bir çete söz konusudur. Bu vodvilde bazen iyi polis bazen kötü polis olmak gerekir. Dolayısıyla rehinelerin serbest bırakılmasını adalet diye pazarlamaya çalışanlara kanmamak gerekiyor. Esasında sirk gösterisi olan mahkemeye değil, o sirkin patronu olan kamçılı rejime yoğunlaşmak gerekiyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

İşte mesele rejim oldu mu akan sular duruyor. Kimse o sıcak patatese dokunmak istemiyor. Çünkü patates sıcak olduğu kadar Silivri soğuk; bunu herkes biliyor. Dahası, bu rejimin bir koalisyon olduğu da malumunuz. Koalisyon içi güç mücadelesi de olsa, sonuçta rejim devam ediyor, daha uzunca bir süre daha devam edecek gibi de görünüyor.

Gelin adını açıkça koyalım, olmaz mı? Bu bir ara rejimdir. Türkiye’de birçok askeri ara rejim oldu. Örnek isterseniz, 1980 darbesi sonrası, anayasal rejime dönünceye kadar Kenan Evren devlet başkanı diye esasında var olmayan bir unvanla devleti yönetti. Bugün yaşanan bunun sivil versiyonu. Sivil derken lafın gelişi tabi; yoksa herkes bu rejimin sivil ve askeri kanatlarının farkında. İki taraf da birbirine ihtiyaç duyuyor. Birbiriyle güç mücadelesi içerisinde de olsalar, günün sonunda birbirlerine muhtaç oldukları müddetçe işbirliği yapmak durumunda kalıyorlar. Sivil ve askeri güç eksenleri haricinde, sivil kanatta da askeri kanatta da birbirinden farklı güç odakları (hizipler) var. Hiçbir taraf yeknesak değil. Hiçbir güç ülkeyi tek başına kontrol edebilecek kadar güce sahip değil gibi görünüyor. Buna karşın bazı güç odakları diğerlerine oranla daha fazla enstrümana sahip. Diğer analizlerimde belirttiğim üzere, TSK içindeki hiziplerin sivillere göre daha güçlü olduklarını düşünüyorum. Bu aslında eşyanın tabiatında olan bir şeydir. Katı güç, son sözü söyler. Devletleri ordusuz kurmak olanaksızdır. Ve komutanlar, her devletin tarihinde başrol oynar. Askeri olarak neticelenmemiş bir politik oyun, oyun kurallarının değişimiyle sonuçlanmaz. Bu ABD’nin kuruluşunda da, Almanya’nın normalleşmesinde de böyleydi. Türkiye’de ise çok daha yoğun biçimde askeri bir yönetici sınıf mevcuttur. Tarihi şekillendiren, bu askeri sınıf oldu. Bu ara rejimin de son sözü söyleyecek tarafı askerler olacak.

Bakın yargıya bir türlü sıra gelmiyor. Oysa bazıları yargıçları ve savcıları bu rejimin önemli unsurları zannediyor. Liberal demokratik rejimler dışında tüm rejimler için geçerli olan gerçek, yargının siyasete bağımlı oluşudur. Doğu Perinçek bunu yargının siyasetin köpeği olması metaforuyla açıklamıştı. Gerçekten de bugün yargı siyasetin köpeğidir. Osman Kavala’nın yeniden tutuklanması, yargının “biz köpeğiz” demesi bile değildir. Artık yargı havlıyor. İş o kadar ayyuka çıkmış durumda!

Bakın, hayal kırıklığı kaynağınız olmaya devam etmek bana cidden haz vermiyor. Ama yine doğrucu Davut’a ihtiyaç duyacağız. Ve sanırım o yine ben olacağım. Bu rejimin değişmesi, ne Gezi davasından “çıkan” beraatle, ne yeniden Kavala’nın tutuklanmasıyla, ne de liderlik yapısında meydana gelebilecek bir değişimle gerçekleşecek. Bu rejim bu şekilde devam eder. İmamoğlu veya Akşener cumhurbaşkanı olursa, siz zannediyor musunuz ki her şey düzelecek? Bazıları cidden bunu umuyor. Ama bu yukarıda işaret ettiğim bilgi eksikliklerine dayanıyor. Rejim, kişilerden farklı, kendi ruhuna sahip bir varlık halini aldı. Kurumsallaştı. Dahası iç dengeleri, bir kişinin gidişiyle değişmez. Erdoğan belediye başkanıyken hapse girince muhtar bile olamayacağı söyleniyordu. Şunu demek istiyorum. Yeni gelecek lideri size öyle bir şişirirler ki, ne olduğunu anlamadan “karizmasının büyüsüne” kapılırsınız. Şartların olgunlaşması konusunda Türk siyasetinin kirli bir geçmişi var. Bugün şartlar olgunlaşıyor. Ekilen birçok tohumdan biri mutlaka istenilen kıvama gelecek. Bu rejime önemli bir barut sağlayacak. Umutla halkı uyutmak otoriter devletlerin sıkça kullanılan genel geçer bir taktiğidir. Bakın İmamoğlu nasıl da ulusalcı-sol tabana umut veriyor? Akşener veya Babacan gibi biri de sağ tabana benzer can simidi olmaya aday, hazır bekliyorlar.

Mutlu son yok bu filmde.

2 YORUMLAR

  1. Birgün insanlara işlediklerine karşılık şu soru sorulacak; “Sizi neye göre yargılayalım?” Adalet gelmezse yıkım gelecektir. Bu yıkım, içten de olabilir veya gidilen yolda kızıl denizin üzerimize kapanması da olabilir. Sonucu toplumun kendi tercihleri belirleyecek.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin