Geleceğin dünyası daha otokratik mi olacak?

MAHMUT AKPINAR | YORUM

Tarih boyunca, zayıf olan güçlü olana, küçük olan büyüğe, etkisiz olan etkiliye, fakir olan zengine bakarak kendini şekillendirmiştir. Bu bireysel düzeyde olduğu kadar toplumsal ve devletler düzeyinde de geçerli bir kuraldır. Çocuklar anne-babalarını, sıradan insanlar ünlü aktörleri, güçlü siyasetçileri, varlıklı iş insanlarını takip ve taklit eder. Ancak bu taklit sadece olumlu özelliklerle sınırlı değildir; kötü alışkanlıklar, zararlı eğilimler de popüler figürler aracılığıyla yayılabilir.

Aynı ilke devletler için de geçerlidir. Son üç-dört asırdır dünya genelinde Batılılaşma süreci hâkimdir. Batı, ekonomik gücü, teknolojik ilerlemeleri ve siyasi organizasyonuyla uzun süre küresel bir model olarak görüldü. Osmanlı’dan Rusya’ya, Japonya’dan Hindistan’a kadar birçok ülke, Batı’yı taklit etti ya da onunla rekabet etmek adına kendini Batılı normlara göre şekillendirdi. Bu süreç, Rönesans’tan Sanayi Devrimi’ne, iki dünya savaşından refah devleti anlayışına kadar birçok dönüm noktasıyla şekillendi. Ancak Batı’nın küresel liderliği artık eskisi kadar güçlü değil.

Bugün dünya düzeninde bir değişim yaşanıyor. Batı’nın ekonomik ve politik gücünde görece bir gerileme varken, Çin ve Hindistan gibi devletler yükselişte. Çin, ekonomik ve teknolojik başarılarıyla dünya sahnesinde giderek daha belirleyici bir aktör haline geliyor. Ancak Çin’in yükselişi yalnızca ekonomik ve askeri boyutla sınırlı kalmayacak. Kültürel etkisini artırmak için yaptığı yatırımlar, yönetim modelinin de küresel çapta örnek alınmasına yol açabilir. Özellikle otoriter eğilimli ülkeler için Çin, sadece bir ticaret ortağı değil, aynı zamanda bir yönetim modeli olarak da cazip hale geliyor.

Eğer Çin, otoriter yönetim biçimiyle halkına kabul edilebilir bir refah düzeyi sunmaya devam ederse, bu modelin küresel ölçekte daha fazla benimseneceğini öngörmek zor değil. Nitekim dünya genelinde otoriter liderlerin sayısı artıyor ve bu liderler, ekonomik çıkarlarını Pekin ile daha güçlü bağlar kurarak güvence altına alıyor.

Demokrasi krizde mi?

Batı’nın içinden geçtiği kriz, otoriter rejimlerin yükselişini hızlandırıyor. ABD ve Avrupa, uzun yıllar boyunca demokrasiyi, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü savunurken, son dönemde bu değerlerin altını oyan politikalar izlemeye başladı. ABD’nin Trump yönetimi altında içe kapanması, göçmen karşıtı söylemler, popülist politikaların yükselmesi ve Avrupa’daki aşırı sağ hareketlerin güçlenmesi, Batı’nın kendi ilkelerine yabancılaştığının işaretleri.

Dahası, Batı’nın dış politikadaki ikiyüzlülüğü, küresel anlamda “demokratik yönetimlerin” samimiyetini sorgulatıyor. ABD’nin Afganistan ve Irak’taki askeri müdahaleleri, Avrupa’nın mülteci krizindeki çifte standartları ve en önemlisi, Batılı devletlerin İsrail’in Gazze’deki katliamlarına, hukuksuz politikalarına karşı sessiz kalması, Batı’nın insan hakları ve hukuk devleti söylemlerine yönelik güveni sarsıyor. Sonuç olarak, birçok devlet ve toplum, demokratik Batı’nın gerçekten bir değerler sistemi mi sunduğunu, yoksa yalnızca çıkarlarına uygun olanı mı savunduğunu sorgulamaya başladı.

Bu noktada, Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi yerini Samuel Huntington’ın “medeniyetler çatışması”na bırakıyor gibi görünüyor. Huntington’ın “demokrasi dalgaları” teorisi, demokrasinin dünya çapında genişleyerek kalıcı hale geleceğini öne sürüyordu. Ancak son yıllarda, demokrasi değil, otoriterleşme dalgalarının güçlendiğini görüyoruz.

Dünya Çin çağına mı giriyor?

Bugünün küresel dinamiklerine baktığımızda, dünya yeni bir dönemin eşiğinde. Eğer farklı ve ani bir değişim olmazsa, 21. yüzyılın ikinci yarısı “Çin Çağı” olarak anılabilir. Bu durum, sadece ekonomik ve teknolojik üstünlük anlamına gelmeyecek, aynı zamanda otoriter yönetim biçimlerinin küresel ölçekte yaygınlaşmasını da beraberinde getirecektir.

Batı’nın yaşadığı değerler krizi ve demokrasiye olan güvenin sarsılması, otoriter yönetimleri kabul edilebilir hale getiriyor. Çin’in ekonomik modelinin başarısı, otoriter bir rejimin de güçlü ve istikrarlı olabileceği algısını pekiştiriyor. Birçok devlet ve lider, “Eğer Çin gibi ekonomik olarak başarılı olabilirsem, neden onun yönetim tarzını taklit etmeyeyim?” diye düşünüyor.

Bu süreci tersine çevirmek mümkün mü?

Elbette. Ancak bunun için demokratik devletlerin önce kendi iç çelişkilerini çözmesi gerekiyor. Demokrasi sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir etik ve değerler sistemidir. Demokrasiler, halkların bilinçli ve kararlı talepleriyle ayakta kalabilir.

Eğer demokratik yönetimler kendi ilkelerini savunmaktan vazgeçer, otoriter eğilimlere teslim olursa, o zaman gelecek gerçekten de daha otokratik olacaktır. Demokrasinin doğup geliştiği batı dünyası, mevcut haliyle demokrasi, hukuk ve insan hakları için maalesef parlak bir gelecek vaat etmiyor.

Demokrasinin heyecan uyaran yeni bir faza, söyleme veya ona taze kan verecek bir aşıya ihtiyacı var! Yoksa demokratik dünyadaki ilkesizlikler ve otoriter Çin’in yükselişi insanlık için daha demokratik, yaşanır, huzurlu, barış içinde bir dünya önermiyor!

 

1 Yorum

  1. Hocaefendi ‘Artık demokrasiden dönüş yok’ demişti. Onun bu sözünü sizin çizdiğiniz tablo bağlamında nasıl açıklayabiliriz?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin