Filistin Meselesi: Zalime mağdur kamuflajı, alçağa kahraman maskesi

Yorum | Bülent Keneş

Yıllar önce, İran’ın 1979 Devrimi sonrası izlediği dış politikayı doktora tezi olarak çalışırken İran rejiminin, İslam dünyasının hamisi gibi gözükmek amacıyla, ısrarla izlediği çelişkilerle dolu ilkesiz politikalara ve seçmece mağduriyetlere yönelik hesaplı duyarlılıklara da geniş yer vermiştim. “İslam” kamuflajlı ceberut rejimi adına tam bir Cehenneme çevirdiği kendi ülkesinin sınırları içerisinde siyasi veya sosyo-kültürel açıdan farklı olan her topluluğa ve gruba türlü insanlık dışı zulümleri reva gören, bu yüzden uluslararası insan hakları ihlallerine dair indekslemelerde hep liderlik konumunda bulunan zalim bir devletin, kendisinden çok uzak coğrafyalardaki mağdurların hamisiymiş gibi nasıl yüzsüzce davranabildiğini örnekleriyle uzun uzadıya sıralamıştım.

Bu seçici ve pragmatik duyarlılığın basit bir formülü vardı: Kendi ülkende muhalif gördüğün dini, etnik, siyasi gruplara karşı keyfiliğe, haksızlığa, hukuksuzluğa, her türlü insanlık dışı zulme tam gaz devam ederken, yoğun propagandayla peşine takarak ideolojik körlükle malul hale getirdiğin kalabalıkların vicdanlarını rahatlatarak kendilerini iyi hissetmelerini sağlamak üzere, sana herhangi bir bedelinin olmayacağından emin olduğun yeterince uzak diyarlardaki mağduriyetlere dair hamaset odaklı duyarlılıklar inşa etmek…

AYLAN BEBEĞE DÖKÜLEN TİMSAH GÖZYAŞLARI VE FERİDUN MADEN

Çarpıcı bir örnekle bu ahlaksız yöntemi somutlaştırmak gerekirse, kendisini Suriye’de rejim değiştirme hevesine kaptıran Erdoğan rejiminin, ölümünde doğrudan rolünün olduğu Suriyeli Aylan Bebeğin Ege kıyılarına vuran minik bedeni karşısında, faturayı başkalarına kesebilme rahatlığıyla, timsah gözyaşları dökerken, Ege’nin öteki yakasında kıyıya vuran 7 yaşındaki Feridun Maden’in ve kardeşlerinin cansız bedenlerini insanlık, vicdan ve ahlak körelmesiyle görmezden gelmesi gibi…

Ana meselemize dönecek olursak, takiyye, kitman ve ikiyüzlülüğün ustası İran rejiminin iç tüketim, propaganda ve rejim/devrim ihracı gibi pragmatik maslahatlarla araçsallaştırdığı mağduriyetlerin odaklandığı coğrafyalar Kuzey Afrika’dan Balkanlara, Uzak Doğu’dan Güney Asya’ya kadar uzanıyordu.

Filipinler’deki Mindanao Adası’ndaki Müslümanların gördüğü baskıları bayraklaştıran, Latin Amerika’daki baskı rejimlerine karşı “mustazafların temsilcileri” olarak lanse ettiği oralardaki tedhiş örgütlerine her türlü maddi destek ve silah yardımında bulunan, Kuzey Afrika ülkelerindeki aşırı laikçi rejimlere karşı ezilen dindar kesimlerin güya sesi olan radikal İslamcı örgütlere kol kanat geren, Bosna Savaşı’nı Balkanlara ve oradan da Doğu Avrupa’ya geçiş için bir araç gibi kullanan İran Rejimi’nin, hemen yanıbaşındaki Sovyet coğrafyasında Rus zulmü altında inim inim inleyen Müslüman Türk coğrafyasına karşı kılını bile kıpırdatmamasının altında yatan işte bu yararlanılabilir mağduriyetlere faydacı, maslahatgüzar ve seçmece bir mantıkla sahip çıkma politikasıydı.

Tıpkı harami despot Erdoğan’ın liderliğinde ortalığı kasıp kavuran Türkiye’deki İslamofaşist rejimin bugün yaptığı gibi, ilkesiz, çıkarcı ve ikiyüzlü İran rejiminin bu tavrı Sovyetlerin yıkılmasından sonra da devam etmişti. Kafkaslardaki Azeri-Ermeni çatışmasında, sadece dini değil mezhepsel açıdan da kendisine yakın olan Azerilere sahip çıkmak yerine resmen ‘nötral’ bir pozisyon almış, pratikte ise işgalci Erivan yönetimine ve Karabağ çetelerine neredeyse Rusya kadar destek olmuştu. İran, Müslüman Çeçenistan’ı yerle bir eden Rus saldırganlığı karşısında ise, kendi resmi politikasının Rusya’nın milli çıkarları çizgisinde olduğunu açıktan deklare etmekten geri durmamıştı. İran gibi Farsça konuşulan Tacikistan’da ise, uzak diyarlardaki başka ülkelerde yaptığının tam tersine, İslamcı muhalefete karşı Rus yanlısı yönetimin yanında yer almıştı. Burada bahsini ettiğimiz konu bu politikaların doğruluğu ya da yanlışlığı değil, tutarsızlığı ve iki yüzlülüğü.

İŞLEVSEL BİR MAŞAYA DÖNÜŞTÜRÜLEN FİLİSTİN MESELESİ 

Devrimden bu yana Moro Müslümanları’nın radikal örgütlenmesine açıktan destek olduğunu sürekli reklam eden İran rejimi, 1990’lı yıllarda Bosna-Hersek savaşını da benzer amaçlarla sonuna kadar istismar etmişti. Bütün bunlara rağmen, İran’ın İslam dünyasının hamisi algısı oluşturmakta kesintisiz kullanmaya devam ettiği en büyük mağduriyeti hep Filistin Meselesi oluşturmuştur. 1980’lerin ortalarında patlak veren İran-Kontra skandalında tüm boyutlarıyla ortaya serildiği gibi, ihtiyaç duyduğunda İsrail ile her türlü alengirli ilişkiye girmekten çekinmeyen İran rejimi, Filistin davasına sahip çıkıyor görüntüsü altında arzuladığı imajı oluşturmakta önemli bir yol kat etmiştir. Sadece kendi ülkesinde giriştiği insanlık dışı zulümleri bu yöntemle kamufle etmekle kalmamış, Filistin meselesini Müslüman kitleleri efsunlamakta en etkili uluslararası propaganda aracı haline, Batı ve İsrail’le olan meselesinde kullanışlı bir maşa haline getirmeyi de başarmıştır.

İran rejimi, Filistin’de nispeten akl-ı selim ve meşru direniş unsurlarından ziyade hep bu haklı davayı kriminalize ve terörize edecek, uluslararası meşruiyetini zedeleyecek tercihlerden yana da olmuştur. Lübnan’da beslediği Hizbullah aracılığıyla yerli yersiz yaptığı terör saldırılarıyla İsrail’in varoluşsal paranoyasını hep diri tutan İran’ın Filistin toprakları üzerindeki tercihini de sivil hedeflere karşı bile intihar saldırılarını meşru görebilen HAMAS çizgisi oluşturmuştur. Beklentilerini karşılayacak düzeyde faaliyetlerini sürdürdüğü sürece HAMAS’a her yıl yüz milyonlarca dolar para akıtmıştır. HAMAS liderliğinin nadiren İran rejiminin hoşlanmayacağı farklı bir ses çıkarması durumunda ise, bu yardımlarını kesmekle tehdit ederek bu örgütü kendi hizasına getirmesini bilmiştir.

Ulusal ve uluslararası türlü şer odaklarıyla girdiği gayr-i meşru zifaftan Türkiye’de İslamofaşist bir dikta rejiminin doğmasını sağlayan Erdoğan, diğer pek çok alanda olduğu gibi bu konuda da İran tecrübesinin ayak izlerini sıkı sıkıya takip etmiştir. İçeride kendi zulümleri, baskıları, keyfililikleri, haramilikleri ve hukuksuzluklarıyla milyonlarca masum insanı mağdur ettiği oranda, İran rejiminin maharetle temsil ettiği o iki yüzlü yola daha fazla girmiştir. Böylece uzak diyarlarda kendisine sıfır sorun teşkil edebilecek mağduriyetlere seçmece duyarlıklar oluşturarak peşine takmayı başardığı yakın körlüğüyle malul mankurtlaşmış sürüleri, üzerinde tepindiği bu uzak mağduriyetler sayesinde canlı tutmaya yönelmiştir.

UZAK MAĞDURİYETLERİ, PİSLİKLERİNİ ÖRTEN KAMUFLAJ GİBİ KULLANIYORLAR

Türkiye’de milyonlarca insan üzerinde baskı kurup, yüz binlercesini adi bir sopa gibi kullandığı devletin zorlayıcı unsurlarıyla rahatsız eden, on binlercesini zindanlara tıkıp, on binlercesini ülkeyi terke zorlayan İslamofaşist Erdoğan rejimi, peşine taktığı ahmak sürülerini seçmece Rohingya duyarlılıkları ve iki yüzlü Filistin politikaları sayesinde efsunlamayı bugün de sürdürüyor. Zulüm ve pisliklerini kendisine hiçbir bir bedeli olmayacak uzak diyarlardaki bu mağduriyetlerin kamuflajı altına gizleyebiliyor. Alçaklıklarını, ülkesine ve insanlığa olan ihanetlerini kullanışlı ve seçmece mağduriyetlere sahip çıkar gibi görünmek suretiyle işlevsel bir kahramanlık maskesine dönüştürebiliyor.

Meydanlarda, ekranlarda, manşetlerde en ağır ifadelerle sürekli hedef alır gibi yaptığı İsrail ile bir taraftan doğrudan kendi aile fertleri üzerinden her türlü ticari, siyasi ilişkiyi kat be kat artırırken, öte taraftan Filistin davasının en yılmaz savunucusuymuş gibi bir tavır sergileyebiliyor. İçeride sıkıştığı her dönemde, kolayca manipüle edebildiğinden şüphe duyulmayacak HAMAS sayesinde tedhiş edebildiği İsrail’in saldırdığı Gazze’nin acı dolu kanlı mağduriyeti hemen ve her defasında imdadına yetişiyor. Global düzeyde sıkıştığı anda ise, bu sefer zihniyet akrabalığı içerisinde bulunduğu global aktörlerin yardımıyla Filistin davasını, Kudüs meselesini ortalığa saçılan ulusal ya da uluslararası her türlü pisliğinin üstünü maharetle örtebileceği çektikçe uzayabilen bir şal gibi kullanabiliyor.

İslamofaşist Erdoğan rejimi, Filistin davasını ve Kudüs meselesini o kadar adi bir ikiyüzlülükle istismar ediyor ki, yoğun ve hiçbir sınır tanımayan propagandayla iğfal edilmemiş normal bir aklın alabilmesi, hala azıcık hayat belirtisi olan bir vicdanın kabul edebilmesi mümkün değil. Malumunuz olduğu üzere en son, günlerce reklamını yaptığı İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) zirvesinin sonuç bildirgesinde pervasızca giriştiği sahtekarlık kamuoyuna yansıdı. İİT sonuç bildirgesinin İngilizcesi’nde yer almayan Doğu Kudüs’ün tüm İslam ülkeleri tarafından Filistin’in başkenti olarak ilan edilmesine dair ifadenin bildiri metninin sadece Türkçe’sinde yer almasından bahsediyorum. Uluslararası diplomatik zeminlerde bile kendisine yer bulabilen bu arsız sahtekarlık, bu utanmaz üç kağıtçılık, bu maharetli Zübüklük becerisi karşısında ancak şapka çıkarılır.

FİLİSTİN MESELESİNDEKİ İKİ YÜZLÜLÜĞÜ ANLATMAYA SAYFALAR YETMEZ

Türkiye’de benzer mağduriyetlere bizzat kendisinin yol açtığı gerçeği sanki hiç yokmuş gibi zavallı Rohingya Müslümanlarının mağduriyetleri üzerinde tepinen; kendisinden farklı düşünen herkesin ülkeyi terk etmenin bir yoluna baktığı bir dönemde Avrupa’nın dünya ortalamasının çok üzerindeki özgürlükçü, çoğulcu, hoşgörülü demokrasilerini diline dolayabilecek kadar yüzsüz olabilen bir Erdoğan’ın Filistin meselesindeki iki yüzlülüğünü anlatmaya inanın sayfalar yetmez. Bu iki yüzlülüğünün bir turnusol kâğıdı olarak sadece Yemen’deki zulümlere karşı büründüğü derin sessizliğine bakmak yeterli olur sanırım.

Amaca giden yolda her türlü yalanı, iftirayı, kumpası ve hileyi meşru gören Erdoğan’ın günlerdir kendi kitlesine pompaladığı Filistin ve Kudüs meselesini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) taşıma işinin nasıl başarılacağını doğrusu gündeme düştüğü ilk andan itibaren ben de merak ediyordum. Günlerdir propagandası yapılan bu mevzuya dair nihayet dün emrindeki foseptik medyası tarafından aydınlatıldım. Foseptik medyasının amiral gemisi olma ünvanı için Hürriyet’le amansız bir mücadele sergileyen Sabah gazetesi, Erdoğan’ın Kudüs meselesini kendisine mesele edinip BMGK gündemine kahramanca (!) nasıl taşıdığını, ahmaktan bile öte bir şey olduklarından zerre şüphe duymadığı okuyucularına, bakın nasıl anlatmış (parantez içi yorumlar bana ait):

“BM Güvenlik Konseyi, Türkiye’nin girişimleriyle (Türkiye’nin girişimini ara ki bulasın) Kudüs’le ilgili mevcut durumun tek taraflı değiştirilmesine karşı çıkan karar tasarısını görüşecek. Tasarı, Kudüs’ün statüsü konusunda alınan herhangi bir kararın hükümsüz olduğuna dikkat çekiyor. ABD’nin ‘Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul ettiği’ kararın Birleşmiş Milletler’in (BM) ilgili kararlarına aykırı olması sebebiyle hukuken geçersiz sayılmasını öngören tasarının, Türkiye’nin de yoğun girişimleriyle (Bu girişimin ne olduğunu hala anlatmalarını bekliyoruz.) BMGK gündemine getirileceği bildirildi.

MISIR’IN BMGK GİRİŞİMİNİ ERDOĞAN REJİMİNİN BAŞARISI GİBİ SUNMAK…

Dışişleri Bakanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, söz konusu tasarının yarın gündeme getirilip görüşülmesi öngörülüyor. Tasarının, şu anda BMGK üyesi olan Mısır tarafından sunulacağı (“Ne yani Erdoğan rejiminin yeminli düşmanı BMGK geçici üyesi Mısır, Erdoğan rejiminin ‘yoğun girişimleri’ne aracılık mı etmiş?” gibi bir soruyu sakın aklınızın ucuna bile getirmeyin! Adamları yatsıya kadar yanacak mumlarından durduk yere etmeyin!), teklifin sahibinin ise Filistin olduğu kaydedildi. Ancak ABD’nin Kudüs kararının ardından yoğun bir diplomasi süreci yürüten Türkiye’nin bu süreçte de önemli rol (Ne gibi bir rolmüş yine belli değil.) oynadığına vurgu yapıldı. Tasarının taslağında Kudüs’ün nihai statüsünün tek taraflı adımlarla değil ‘Filistin ile İsrail arasındaki barış görüşmeleri sonucunda’ belirleneceğine işaret edildi. Herhangi bir ülkenin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımaması gerektiği yönünde de çağrı yapıldı.

ABD’nin söz konusu tasarıyı BMGK’da ‘veto etme’ olasılığının (Bu bir olasılık değil, yüzde yüzü alan bir kesinlik.) çok yüksek olduğu, bu durum gerçekleşirse konunun BM Genel Kurulu’na taşınacağı ve bu platformda 3’te 2 çoğunlukla kabul edilmesi için çaba gösterileceğine (Filistin’e dair her karar tasarısı hukuken hiçbir bağlayıcılığı olmayan BM Genel Kurulu’nda zaten oldum olası Filistin lehine hep bu oranla çıkıyor.) vurgu yapıldı. Bu durumda BMGK kararı gibi bağlayıcı olacak bir BM Genel Kurul kararının (Bu, uluslararası hukuk ve diplomatik gerçeklikler, yani teknik açıdan, tam bir su katılmamış yalan.) da Kudüs’ün statüsünün değiştirilmesine yönelik adımları önleyebileceği belirtildi.

Geçen hafta İstanbul’da İslam İşbirliği Teşkilatı’nı (İİT) toplayan Türkiye, ‘Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti’ olarak sayılması yönünde bir kararın çıkarılmasına öncülük etti. (Buna dair sahtekarlığı ve kepazeliği yukarıda paylaşmıştım.)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da ABD’nin Kudüs kararının iptali için BM’de girişim başlatacaklarını söylemişti. Erdoğan ‘ABD’nin Kudüs’le ilgili kararının iptali için Birleşmiş Milletler nezdinde de girişimler başlatıyoruz. Önce Güvenlik Konseyi’nde, orada bir veto olursa BM Genel Kurulu’nda bu haksız kararın iptali için çalışacağız,’ demişti.”

İKİ YÜZLÜ İRAN REJİMİ AYNI KARAKTERDE BİR RAKİPLE KARŞI KARŞIYA

Şimdi Türkiye’deki ahlak yoksunu İslamofaşist rejimin gerek resmi, gerekse özel statülü foseptik medyası bu safsatayı peşlerine takıp, yoğun propagandayla akıllarını ve vicdanlarını tümden aldıkları kitlelere sindire sindire yedirtmeye çalışıyor. Bu tam saha çabaya, türedi Erdoğanist kalemlerin yanısıra, tüm maharetleri İslamofaşist rejime hizmetten ibaret olan embedded akademisyenler de katkı veriyor.

Üç beş ahlaksız kalpazanın sahneleyerek peşlerine taktıkları sürülere alkışlattıkları bu tragedyayı dışarıdan izleyenler ise, Erdoğan rejiminin üzerinde her türlü oyunu oynadığı Türkiye’nin ve 80 milyonluk milletin en dramatik tragedyaları bile mumla aratacak o zavallı halini Filistin’in son derece acıklı halinden dahi beter görüyor.

İran rejimi ise, yıllar boyunca maharetle sergilediği seçmece ve kullanışlı duyarlılıklara dayalı bu ikiyüzlü sahtekarlık oyununda artık oldukça dişli bir rakiple karşı karşıya bulunuyor.

3 YORUMLAR

  1. Her kelimesi zeka kokan, bilgilendiren veya hafizamizda olani tazeleyen, en azindan safimizin nerede oldugunu tarihe yazan bu sahesere imzamizi atiyoruz. An itibariyle elimiz kolumuz tutulmus, kriterlerimiz hasebiyle bu insanlik dusmanlarina hadlerini bildirememenin acisiyla bir kere daha Medet ya Rab diyoruz.

  2. Bazen kadınlar erkeklerin yapmaları gerekli olan karakter davranışlarını ifa etmek zorunda kalırlar.Ailesini korumak zorunda kaldıkları için.Görünürde bir erkek vardır lakin o erkek asli görevinin ne olduğu konusunda iyi bir aile terbiyesi almamış ve örnek alacak bir erkek görememiş ise akraba ve aile çevresinde kafası karışık odaklanması saplantılı sorumluluk anlayışı ayak bileklerinin çizgisini geçmeyen her abdest aldığında kendisini sorumluluklarından münezzeh kılan bir düşünce yapısına bürünüverir . Namaz, abdest, sorumluluklarını hissedeceği olgu olacağı yerde olay 180 derece tersine döner.

    Rabbisinin kulunda görmek istediği hak ve adalet ,şefkat,sevgi ,değer bilirlilik yerini taklidi yapılan ibadete bırakmış idrak devre dışı bırakılarak afyonlanmış yaşantı seçilmiştir.(Allah Cümlemizi böyle imtihanlardan uzak tutsun inşallah)

    Keş halde yaşamak için illa madde bağımlısı olmak gerekli değil gördüğünüz gibi.Madde bağımlısı insanlar teşhis edilebilir görünür özellikler sergiler.Korkan,erkeğe,kadına,çocuğa,duygulara bağımlı olan insanlar ise bakıldığında elle tutulur deliller sergilemezler.Bu tip insanları uzun bir müddet izlemek ve turnusol kağıdı kullanmak gibi bir takım testlerden geçirmek en akılcı yöntemdir. Sonuç kişinin bağımlı olduğu duyguyu keşfetmek ve o duyguya helal yönde yol açmaktır.

    İşte insanlar bir takım yanlış istek ve duygularının saptanarak yönetilmesinin sonucunda kullanılırlar.Bağımlı oldukları için davranışlarının temel insani motiflere uymadığını bile bile tatmin olmak için acziyetlerinin kurbanı olurlar.Yani bir çeşit zavallılık .

    Bu nokta kişiyi dahada çıkmaza sürükler acz ve fakr arasındaki dengeyi kurmaya ant içmiş insanlarla karşılaşınca bağımlı oldukları duygulardan kopmak istemedikleri için akıl dışı davranışlar sergiler Ahmaklaşmak,anlamamazlıktan gelmek bu davranış şekillerinden biridir.

    Toplumun her köşesinde bir başka içler acısı bağımlılık zehiri yayılırken panzehir köşe bucak saklanacak yer arıyor.

  3. Bülent bey kaleminize sağlık. Siz on(lara)a insanliginizin geregi şapka çıkarmışsınız. O hokkobaz şapkadan tavşan çıkarıyor. başkalarının mağduriyetlerinden kendisine zafer çıkarıyor ya pes. yaz gecesi tiyatrosunün ardından gecelerce topladığı…. lere arif nihat asyanın ‘ çobansız bırakma surunu ya rab’ şiirini okuyup alkislattiya. Daha ne desin. 3 köyünü gidebiliyor işte. Kalabalıklar aldatırmış. Mümtazer hocanın konuyla ilgili güzel yazıları vardı. Benim sorum? ictekileri böyle domine ediyor tamam da filistin ve arap camiasında ki kitle örgütlerinden buna neden bi dur deyen çıkmıyor sizce?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin