Faşizmin ekonomik maliyeti üzerine düşünceler

Analiz | Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman

Çok sofistike bir başlangıç olmayacak belki, ama ne yapalım – bazen basit bir mahalle jargonu veya halk tabiri, karmaşık sosyo-ekonomik dinamikleri eleştirmede yararlı olabilir. Türk lirasının masif biçimde değer kaybına (devalüasyon) uğradığı hafta sonu, aklıma mahallede eskiden çok kullanılan “yok öyle üç kuruşa beş köfte” lafı geldi. “Ne zannettiniz yani siz, kurduğunuz ‘Ali Baba ve Kırk Haramiler’ düzeninin hiçbir maliyeti olmayacağını mı!” demek geldi içimden. Ve olan biten abrakadabralara karşın susan, hatta susmakla da kalmayıp alkış ve tempo tutan kitleler aklıma geldi.

Ekonomist değilim, ama ekonominin sosyal ve politik dinamikler tarafından yoğun şekilde etkilenen bir sosyal alan olmasından dolayı, yaşanan ekonomik kırılmanın politik nedenlerine eğilmenin, ekonomistlerin analizlerine katkıda bulunacağına inanıyorum. Hiçbir sosyal olgunun sadece tek bir faktör tarafından açıklanamayacağından hareketle, yaşanan ekonomik çöküşün dinamikleri ne kadar fazla sayıda belirleyiciyle ilişkilendirirsek, yaşanan sosyal olayı o kadar iyi anlarız.

Ekonomi yoğun karşılıklı etkileşimlerin oluşturduğu bir alan. Birbiriyle ilintisiz gibi görünen sosyal etkiler, bu etkileşimler yumağını oluşturuyor. İşin içinde insan faktörü olduğu için, psikolojik, sosyolojik ve politik faktörler ekonominin gidişatı üzerinde etkili olabiliyor. Piyasa ekonomisinin temeli “özgür bireye” dayanmaktadır. Özgür birey, mülkiyet hakkına sahiptir. Mülkiyet hakkı, en temel haklardan biridir ve eğer mülkiyet hakkı sarsıntıya uğrarsa, piyasa ekonomisinin temel zemini ortadan kalkar. Devlet, piyasa ekonomisinde “oyunun temel kurallarını” sağlamak ve korumakla yükümlüdür. Vatandaşlar, kazançlarının bir bölümünü devlete vergi olarak öder. Devlet de şeffaf ve denetlenebilir şekilde bu elde edilen finansal kaynakları vatandaşların temel gereksinimleri için kullanır. Mesela yasaları uygulayacak bir bürokrasi, yollar, temel altyapı yatırımlarının koordinasyonu, eğitim, sağlık vb. nesnel olarak denetlenebilecek alanları yönetir. Piyasa ekonomilerinin temel işleme koşullarından biri budur.

Diğer koşul, devlet ve hükümet arası ayrıma ilişkindir. Hükümetler adil seçimle ve çok partili yarışmacı yöntemle yönetimi devralır (iktidara gelir, yani politik gücü elde eder). Politik gücü elde etmek, siyasi karar vermek demektir. Ülkeyi bir gemiye benzetirsek, hükümet dümendeki kaptandır. İktidarlar seçimle gelir ve seçimle gider. Devlet ise anayasal temel düzenin işlemesini sağlayan, içinde bürokrasi, adalet, asayiş, savunma, eğitim, yerel yönetimler gibi alt alanların birbirine sağlam şekilde eklemlendiği bir yönetim çatısıdır. Hükümetler devlet değildir, ama devleti sınırlı bir süreliğine yönetme hakkını elde eder, bu nedenle de devleti temsil eder. Ekonomi yönetimi de bu çerçevede hükümetlerin görevidir. Ancak işleyen piyasa ekonomilerinde ekonominin teknik sahasına ekonomi bürokrasisi bakar. Mesela merkez bankası para politikalarında otonom bir işlev üstlenir ve makro ekonomik dengelerin teknik bir yaklaşımla korunmasını sağlar. Makro ekonomik dengelerin kısa dönem siyasi küçük hesaplara kurban edilmesi önünde bir engel oluşturur. Seçilmiş yürütmenin ilgili sorumluları ile (bakanlar ve yüksek bürokratlar) teknik ekonomi yönetiminin uyumlu çalışması, piyasalara iç ve dış aktörlerin güven duymaları bakımından hayati önemi haizdir.

Piyasa ekonomisi, ekonomik özgürlük demektir

Yatırımcılar ve müteşebbisler kendi öz çıkarlarını gözeterek (karlarını maksimize etmek için) ekonomik eylemde bulunur. Yani bireysel çıkarlar esastır. Ekonominin iyi işlemesi için ideolojik olarak liberal (veya neoliberal) yaklaşım ile piyasalara gerekli müdahalelerin kamu yararı ve piyasanın dengelenmesi lehine yapılmasını talep eden yaklaşım, genel hatları ile ekonomi yönetimi felsefesinin temelini oluşturur. Bugün fiili olarak hiçbir ülke tümüyle bırakınız yapsınlar türü bir ekonomi felsefesini benimsemiyor. Fakat küresel sahada daha az veya daha çok müdahaleci yaklaşımlar görülmektedir. Genel itibarla ekonomiye yapılan müdahalelerin temel amacı, olası krizleri engellemektir. Bu bağlamda uyumlu bir seçilmişler ekonomik kadrosu ile teknik ekonomi yönetimi kadrosunun bulunması çok önemlidir.

Şimdi bu bağlamda Türkiye’de yaşanan durumu masaya yatıralım. Öncelikle hemen tespit edelim: ekonomi yönetiminde Türkiye’de çok uzun bir süredir bir uyum yok. Erdoğan mutlak gücü elde ettiği 17/25 Aralık döneminden bu yana – diğer tüm alanlarda olduğu gibi – ekonomide tek karar alıcı. Temel altyapı yatırımlarından faiz oranlarına, ekonomi alanını ilgilendiren yasal düzenlemelerden devletin ekonomideki rolüne, kilit ekonomik pozisyonlara yapılan atamalardan bu atanan kadroların çalışma sahalarına yönelik tutuma kadar her alanda Erdoğan tek belirleyici. Örneğin Türk lirasındaki devalüasyona karşılık faiz oranlarını artırmak isteyen Merkez Bankası’nın Erdoğan nedeniyle bunu yapamadığı, ekonomistlerce defalarca yazıldı. Yine son olarak ekonomi ve maliyenin başına damadı Berat Albayrak’ı getirmesi, Erdoğan’ın bu sahada kontrolü asgari seviyelerde bile diğer aktörlere bırakmadığı şeklinde yorumlanıyor.

Türkiye’de keyfi ve kitleselleşen özel mülkiyete el koyma işlemleri var

Diğer bir mesele, özel mülkiyet ve temel özgürlüklere ilişkin. Türkiye’de 17/25 Aralık sonrasında artan bir biçimde, ama en yüksek seviyesine 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi sonrasında ulaşıldığı koşullarda, keyfi ve kitleselleşen özel mülkiyete el koyma işlemleri yapılmakta. Çeşitli fabrikasyon gerekçelerle tüzel ve özel kişilerin taşınır ve taşınmaz varlıklarına rejim el koyuyor. Yarın banka hesabınızdaki para veya eviniz elinizden gidebilir. Bu piyasada büyük bir tedirginliğe neden oluyor. Bireysel hakların ekonomi bağlamında şüphesiz ki en temeli olan mülkiyet hakkı, özellikle son iki yılda neredeyse tümüyle Erdoğan rejiminin iki dudağının arasından çıkacak bir söze endekslenmiş durumda. Anayasal bu temel hak, artık fiilen yok.

Önem verilmesi gereken diğer bir sorun, temel altyapı yatırımlarının planlanma ve hayata geçirilme safhasında ağır hataların yapılması. Dahası, öncelikler sıralamasının rasyonel şekilde planlanmaması. Mesela 3. Havaalanı yerine çok daha ucuza Atatürk Havalimanı genişletilebilir ve işlevselleştirilebilirdi. Ya da üçüncü köprü ve çevre yolları konusu veya körfez geçişi gibi projeler ötelenebilirdi. Erdoğan yönetimi, devleti ağır sorumluluk altına sokarak (asgari geçiş garantisi vererek!) hazinede önemli bir gedik açtı. Bu tümüyle siyasi bir karar olması bakımından ekonomik değil politik bir dinamiktir. Tıpkı diğerleri gibi! Erdoğan’ın izlediği yaklaşım, yakın çevresinde iktidarına destek veren bir grup iş adamının bu tür mega projelerle desteklenmesi, karşılığında ise kendisi ve partisinin gerek seçim ortamında gerekse de kişisel çıkarları bakımından ekonomik yarar elde etmesidir. Yani bir tür yolsuzluklar ve hortumlama zinciri Erdoğan rejimi tarafından adeta kurumsallaştırılmıştır. Bu durum, ekonomiye kan kaybettiriyor, dahası gelecek küresel yatırımları ürkütüyor. Son iki yılda çok ciddi bir sermaye ve yatırımcı kaçışı söz konusu – ve görüldüğü kadarıyla bu dönemsel değil sistemik bir eğilim.

Türkiye tercihini teknoloji üretimine değil, eski ve verimsiz sektörlerden yana kullandı. Çünkü bu Erdoğan’a suiistimale (hortumlama yaklaşımına) daha açık bir alan sunuyordu. Dışarıdan katma değeri yüksek sofistike ürünleri satın alan Türkiye, dışarıya niteliksiz ve daha az değerli, katma değeri düşük ürünler satabiliyor. Bu durum, dış ticaret açığını inanılmaz rakamlara çıkardı. Türkiye’nin ekonomik kırılganlığını arttırdı. Dahası, enerji bakımından tümüyle dışa bağımlı bir ülke olan Türkiye, “irrasyonel bir stratejik ihtirasla” hareket ettiği bölgesel ve küresel uluslararası ilişkilerde sürekli agresif bir tutumu “pro-aktif” dış politika sanarak, ekonomik kırılganlığını daha da arttırdı. Böylelikle, kalan yatırımcılar da Türkiye’den uzak durma yönünde karar almaya başladılar.

Bakın, olayın temeli psikolojik, sosyolojik ve politik dedik. İnsanlar rasyoneldir. Yatırım yaparken kimse birikimini riske atmak istemez. Türkiye yatırımcılara güven veren bir ülke değil. Aksine, yatırımcı giderek daha öngörülemez bir ülke görüyor Türkiye’ye baktığında. Mahkemeleri faşizan bir rejimin oyuncağı olmuş, insanların malına mülküne çöreklenilen, muhaliflerin kıyasıya takibata alındığı, İslamcı ve Batı’dan nefret eden ultra-nasyonalist insanların adeta bölünerek çoğaldığı, aklıselimin vatan haini olarak yaftalanabildiği, on binlerce muhalifin yıllardır fabrikasyon nedenlerle hapishanede çürütüldüğü bir ülke var bugün. Deniz Yücel, Meşale Tolu ve Pastör Andrew Brunson gibi insanların hukuken çöp gerekçelerle aylarca hatta yıllarca kodeslerde rehine olarak tutulduğu ve bunun bir pazarlık unsuru olarak kullanıldığı berbat bir Ortadoğu faşizmi var. İnsanlar bu tür ülkelere para getirmez, varsa eğer, apar topar kurtarabildiğini kurtarır ve ortalıktan toz olur. Türkiye’de olan budur. Çünkü küreselleşen ve birbirine eklemlenmiş irili ufaklı ulusal ve ulus ötesi unsurlardan oluşan dinamik bir dünya ekonomisi var. Risk olan yerde kimse parasını tutmaz. Dahası, aynı şey yerli sermaye için de geçerlidir. Bugünün dünyasında bireysel yatırımcıları “yerli ve milli olmak” konusunda baskılamak, yapılacak en çılgınca iştir! Ve bugün bu yapılıyor. Hukuk ve demokrasi alanında Türkiye bugün dünyanın tartışmasız en kötü üç beş ülkesinden biri haline geldi. Bu ülke bir zamanlar Kopenhag Kriterleri denen Avrupa Birliği demokrasi standartlarını asgari ölçüde karşılamış bir hukuk devletiydi. Bugün fiili olarak insanların bankadaki döviz cinsinden parasını çekemediği bir kaosa dönüştü. Dahası, ekonomi konusunda yorum yapmak adli ve polisiye tedbirlerle baskılanarak engellenmeye çalışılıyor. Erdoğan “büyük oyunu gördük” mantığı ile ABD’ye “meydan okuyoruz” diyor. Savcılıklar “ekonomik güvenliği tehdit içeren eylemlerde bulunan kişiler hakkında soruşturma” açıyor. Yani TL serbest düşüşte, önleminizi alın demek bile yasak. Bir taraftan NY Times için makale yazdıran ve ne kadar iyi müttefik olduğunu anlatan Erdoğan, bir taraftan ABD ve başkanına “meydan okuyoruz” diyerek adeta krizi provoke ediyor. İçeride ise iş dünyasını “dövize yönlenmemesi” konusunda tehdit eden “reis”, B ve C planlarına başvurmakla açıktan sopalı faşizme geçebiliriz sinyalini veriyor. Mal varlıklarına el koymak, döviz hesaplarını otomatikman TL’ye çevirmek gibi radikal önlemlere göz kırpıyor. Damat Berat döviz hesaplarına el konulmayacak, ya da döviz birikimleri TL’ye çevrilmeyecek dese de, B ve C planlarının gündemde olduğu anlaşılıyor.

ABD yaptırımları artacak

ABD’nin bu çarşamba gününe dek Ankara rejimine mühlet verdiği ve kızılca kıyametin bu tarih itibarıyla kopacağı konuşulurken, ABD’de Halkbank kararının 30 milyar dolarlar civarında çıkabileceği, öngörüleri en isabetli Türkiye uzmanı ekonomistlerin başında gelen ve benim de gazeteden ve Twitter’dan düzenli olarak takip ettiğim Elvan Aktaş Hoca tarafından dillendiriliyor. ABD yaptırımları artacak. İran konusundaki yaptırımlar sonrasında Türkiye enerji konusunda daha da kötü bir pozisyona düşecek.

Tüm bu özetlediğim ana başlıklar, ekonomi üzerindeki siyasi etkinin sonuçları. Yapısal sorunların sebebi bugünkü rejimdir. TL’nin değer kaybı ekonomideki kötü gidişin nedeni değil. Ekonomideki kötü gidiş, TL’deki değer kaybının nedeni. Ekonominin kendi dinamiklerinden değil, ya da dış müdahaleler (operasyonlar vs.) de değil! Ekonomik serbest düşüş, Erdoğan ve rejiminin Türkiye’ye “hediye ettiği” yapısal sorunların yol açtığı bir beladır. Bu bir bedeldir. Hukukun olmadığı, anayasanın rafa kaldırıldığı, insan haklarının sistematik olarak ihlal edildiği, mülkiyet hakkının bile garanti edilmediği bir faşizmin ekonomik maliyetidir yaşanan. Ali Baba ve Kırk Haramiler düzeni kuracaksın, sonra da “üç kuruşa beş köfte” öyle mi? Bu maliyetin sonuçları çok didaktik olacak!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin