Faşist

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Başkalarından hazzetmez –öyle ya insanların farklı düşünmek gibi bir eğilimleri var. Farklı insan, farklı düşünce demektir. Oysa faşist, kendi düşüncesinin dışında düşüncelerden hazzetmez. Hazzetmediği gibi, elindeki güce paralel olarak, farklı düşünceleri bastırmak ister. Haksız mı?

Her bir farklı düşünce, potansiyel olarak faşistin güç kaybetmesine yol açabilir. Faşistin karşı olduğu sadece karşıt düşünceler değildir. Faşist farklı olan her şeye antipati duyar. Kendince olağan kabul ettiği küçük dünyasının sınırları dışında kalan her şey, faşist için zararlıdır. Farklı etnik kökenden gelenler, farklı milliyetler, farklı mezheplere mensup olanlar, farklı yaşam tarzları veya şahsi yönelimler – tüm bunlar faşistin dümdüz etmek istediği gruplardır. Faşist, kendi prototipinde bir toplum oluşturmak ister. Başka mühendisliklerde yetkinliğin ispatı olan bir diploma, toplum mühendisliğinde gerekli değildir. Çünkü mevcut binayı ortadan kaldıran dozer operatörü gibi, var olan bir toplumsal yapıya tecavüz etmek, onu yerle bir etmek, taş üstünde taş bırakmayacak şekilde yok etmek, sanki o yapı hiç var olmamış gibi, kalan izlerini bile ortadan kaldırmak için fazla bir donanıma ihtiyaç yoktur.

Sadece ülkeyi yöneten faşist olmaz

Faşist sadece ülke yönetimine ilişkin bir kavram da değil aslında. Öğrencisini darp eden öğretmen, hakeme saldıran paraya boğulmuş yetenekli ama karakteri sorunlu futbolcu, müşteriyi defalarca bıçaklayan otopark mafyası, öz evladını istismar eden baba ve buna göz yuman anne, çocuk kursiyerine cinsel istismarda bulunan gizli eşcinsel kimlik çatışması nedeniyle kin ve öfke kusan Kur’an kursu hocası, okul tabelasını dövmeye çalışan fanatik, sokakta vatandaşa meydan dayağı atan ve halkı linçe çağıran zabıta. Polisi arayıp komşusunun kermesçi olduğu “suçunu” ihbar eden kadın, sokakta yaptığı röportajı kürtaj sanan, kendisine eleştiride bulunan birkaç kişiyi “terörist” ilan edip, 155’i aramakla tehdit eden yaşlı adam, Ege’de ya da Meriç’te zulümden kaçarken boğulan ailenin minik çocuğu için “büyüse zaten ‘Fetöcü’ olacaktı diyen “insan”. Tüm bunların elinde gücü de yok, cebinde parası da. Bunların ortak paydası nedir? Ortak bir düşünce sistemi, bir tür hayatı ve çevrelerini algılayış yok mu bunların? Bir düşünce sistemi değil midir, bu türden kişilerin ortak yönü? Eğer faşist demeyeceksek bu düşünce sistemine, nasıl bir kavram kullanacağız onların bu ortak noktalarını vurgulamak için?

Tek tip bir ideolojileri ve dünya görüşleri de yoktur

Faşistin tek tip bir ideolojisi ve dünya görüşü de yok. Referansını İslam’dan veya Atatürk’ten, Marks’tan ya da Mao’dan alması önemli midir? Eziyet eden ve can çekişen insanlara acımayanların, işkencede can havliyle haykıran, inim-inim inleyen, zindanlarda rutubetli ve küflü ortamlarda sütten kesildiği için annesi ana sütüne hasret, soğuk zeminde emekleyen, dünyaya (yere!) ilk dokunuşunu o kuytularda yaşayan bir bebek için, onu içeride büyümeye zorlayan iradenin ideolojisi önemli midir gerçekten de? Boğaz Köprüsü’nde kesici aletle kafası gövdesinden vahşice ayrılan gençliğinin baharındaki silahsız askeri okul öğrencisinin anacığı ve babacığı, ve de ablacığı için, o hunharlığın olmasına neden olanlarla failleri arasında bir fark var mıdır sanırsınız siz? Kitapların suç delili sayıldığı ve bunu kimsenin ırgalamadığı bir yerde, neyin ideolojisini arayacaksınız! Bir kafadır o. O kafanın, o zihnin, o tahayyülün, o var oluşun evreninde güzellikler, çiçekler, huzur, sıcak bir sarılış, hüzünden süzülen bir damla gözyaşı aramayın boşuna. Dininin ve kininin takipçisi yeni Türkiye’nin yere düşeni tekmeleyen, zalime âşık olan, zulümden sadistçe zevk alan, “oh olsuncu” insanlarının tek bir ideolojisi ve dünya görüşü yok.

Tek bir etnik kökenleri, tek bir milletleri de yoktur

Faşistin tek bir etnik kökeni, tek bir milleti de yok. Kin kusarken ve küfrederken Kürt, Arap, Türk veya “gâvur”, Ermeni, Yahudi diyenlerle, “dinsiz” veya “dinci” diyerek birbirini aşağılayan arasında bir fark var mı? O zaman “afedersiniz Ermeni” diyen, “her toplum hak ettiği yöneticilerce yönetilir” özlü sözünü haklı çıkarmıyor mu? Yani, habis olan bir tekillik mi, yoksa oldukça yaygın bir vaka mı? Sormayacak mıyız kendimize bu rahatsız edici soruları? Karşısındakinin etnik kökenini küfür sayan zihniyeti ne zamandır olağanlaştırdı bu toplum demeyelim mi? “Yahudi sermayesinin kontrolündeki dünya”, “denize dökülen Yunan”, “Çingene çalar Kürt oynar”, “Ermeni dölü”, “Gâvur ölüsü”, “Rum tohumu”, “devşirme”, “Kızılbaş” gibi yerleşik değimlere hiç girmeyelim isterseniz, çünkü ben bilinçaltı çözümleme formasyonuna sahip değilim. Ancak şu kadarını söylemekle yetineyim ki, faşistin değirmenine bu toplumun arka planı çok su taşır daha. Diktatörün diktatör olmasının nedeni etnik kökeni değildir mesela. Faşizmin mağdurlarının bile faşizmin lügatine başvurmaları enteresan değil midir? Bunca yerleşmişse eğer faşist unsur, adeta sosyolojinin “hücresel seviyesine” dek, bu kanseri tedavi edecek şey ameliyat olabilir mi? Eğer benliklerdeyse bu faşist karakter, nasıl mücadele edeceğiz biz faşizmle?

Hangi seçim bizi arındırabilir faşistten?

Tekil bir canavar olsaydı keşke. Oysa illa fiziksel olarak iktidarda olmasına gerek yok ki faşistin. Dilini benimsettikten sonra topluma, önemi var mı sizi yönetenin adı ya da sıfatının? Ali ile Veli aynı şeyleri söylüyor ve yapıyorsa, Ali’den sonra Veli’den medet ummak gerçekten de zekice ve bilgecedir mi diyorsunuz yoksa? Hangi seçim kurtaracak sizi, zihninizin ve ruhunuzun esaretinden? Sizi esir alan tek bir kişi midir sanırsınız yoksa hala? Bir habis ruhun milyonlarca vücuttaki reenkarnasyonudur sorun. Onun hasbelkader o liderde ya da bu liderde vücut bulması değil ki mesele! Milletin anasına karşı fesat ifade kullanan müteahhidin beslendiği çamur memba-ı, sadece fesat karıştırılan ihaleler ve buna müsaade eden zihniyet midir? Ondan ev alan, ona itibar edenlerde yok mudur hiç kabahat! En kutsalına makara diyen bakanın makbul olduğu bir yerde hala zavallıca, inandığı ilahı memnun ettiğine inanan, veya daha da kötüsünü söyleyeyim size, esasında onu kandırdığını sanan zibidilerin icazetlerinden rahatsız olmadan, bu gibi milyon tutarsızlığın gün be gün yaşandığı topraklarda, sandalyeden iteleyerek faşistten kurtulacağını sanmak, tutarlı mıdır? Hangi seçim arındıracak bizi? Seçtiğimiz –ve buna karşın başkan olamayacak– siyasetçi mi? Yoksa bizim kendi kendimizi değiştirmeyi seçmemiz mi?

Erdoğan-Bahçeli ittifakı ile onlara Perinçek desteği nasıl mı oluyor?

Bundan besleniyor işte iktidar. Bundan dolayı Erdoğan Bahçeli ile ittifak kurabiliyor rahatlıkla. Perinçek bundan dolayı İnce’ye ikinci turda oy yok diyebiliyor –yani üstü örtülü Erdoğan’ı (yani derin yapıyı!) destekliyor. İnce bundan dolayı Hakkâri’de konuşma da yapsa, Demirtaş’ı hapiste de ziyaret etse, mesela asla Kürtlerin azınlık hakları veya kültürel özerkli falan gibi bir şey söyleyemiyor. Hepsi de liberal değerlerden kaçarken ya da Batı’dan bahsederken aynı habis Ortadoğu popülizminin dikenlerini zamklıyor sırtına, inandırıcılıktan uzak olması oranında kendisini soytarılaştıran 1960’lı yıllardan kalma bir korku filmi gibi. Kimse bu “canavardan” korkmuyor, bilakis herkes önce tebessüm edip sonra da kanalı değiştirmek istiyor. Bahtsızlık şu ki, 1960’larda olduğu gibi, sadece tek kanal var. Tadına doyum olmaz! Faşizan karakterlerin arınmalarını beklemektense, kendimizi arındırmalıyız. En önemlisi ise, çocuklarımızın pürlüklerini ve saflıklarını ölümüne koruyarak, onların kirlenmesine engel olmalıyız. Onları ötekilerden nefret etmeye şartlamaktan sakınmalı, öteki ile berikinin önce insan olduğu üzerine bir aidiyet inşa edebilmeliyiz.

Varsın safsın desinler. Doğru söylemek zaten saflıktır der geçersiniz. Önemli olan rotanın pusulaya uygun olmasıdır, geminin yol alması değil. Gemi yanlış yola giderken, yolculuğun büyüsüyle limanı ıskalamaktansa, gece olana kadar bekle, ya da gün doğana kadar; o sana yönünü bulduracak. Piyango bileti alıp, yılbaşı ikramiyesi ile borç ödeme hülyasına kapılmakla bu seçimlerden faşizmden kurtulmak ümidiyle medet ummak aynı şey. Dolayısıyla, size müjde veremiyorum ben. Böyle bir misyonum da yok zaten. Dediğim ezcümle şudur: uzun soluklu bir mücadeledir bu. Faşist nerede? Bu soruya yanıt vermeye başlayın önce. Saraylarda, mecliste, siyaset kürsülerinde değil, kendimizde, ailemizde arama cesaretini gösterelim mi? Ötekileştirdiklerimiz varken bizim, başkalarının bizi ötekileştirmesine hangi yüzle karşı çıkabiliriz? Faşizm bir siyasi sistem de olsa, faşist insandır – çoğuldur. Vücudu saran bir virüs gibi! Tek-tek virüslerle mücadele etmek mümkün değil. Ve virüsün vücuda girme yoluna engel olmadan, yeniden hastalığın pençesine düşmemek de olanaksız. Öyleyse, önce teşhisi doğru koymak, donra da doğru tedaviye başlamak gerek! Koşulların ayırtına varmadan ve onları değiştirmeden, sadece illetten kurtulmayı istemek yetmeyecek.

2 YORUMLAR

  1. Evet, aynen.

    Korkum da, caresizligim de o. Bugün zulme, zalime dayanmak/direnmek kolay. Yarın şartlar değişince, hatta belki zulüm görürken, kaç zalime arka çıkacak, kaç alçağın yapıp ettiklerine kılıf bulacağız?

    Bu ötekileştirme nedir, amasız fakatsiz söküp atmak bir fazilet değil, bir borçtur.

    Gücün yanında olmak, devlete/zorbaya dini kılıflar dikip mazlumu kınamak. Bunu yaptık, yapıyoruz. Bari bundan sonra olmasa.

    Ha olursa nolur? İşte o zaman hangi kapıya gidelim, hangi yüzle konuşup dertleşelim?

    Yarından korkuyorum. Essahtan korkuyorum.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin