Farklı boyutlarıyla deizm

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU 

Deizm, ateizm, agnostisizm, nihilizm, rölativizm ve sekülerizm gibi akım ve felsefeler, geçmiş asırlarda ortaya çıkmış olsalar da modern dönemlerde yeniden revaç bulmaya başladı. İslâm ülkelerinde dahi kendini deist olarak tanımlayanların sayısı her geçen gün artıyor. Mesela bazı anketlerde Türkiye’deki deist oranını yüzde 6 olarak açıklanıyor. Bir de kendilerini deist olarak isimlendirmeyen fakat Allah telakkisi ve dine bakışı itibarıyla deistlere benzer özellikler gösteren kişiler var.

Bunların sebep ve neticeleri detaylı bir şekilde teşhis edilmeli ve özellikle genç nesilleri koruma adına gerekli tedbirler zamanında alınmalıdır. Zira bunların her biri sadece ilahî dinler için değil, insanlık için de önemli birer tehdittir. Çünkü yeryüzündeki adaletsizliklerde, ahlaksızlıklarda, ailenin çözülmesinde, çevre problemlerinin ortaya çıkmasında, insanın biyolojik bir canlı mertebesine indirilmesinde, tüketim toplumunun oluşmasında, çatışma ve savaşların ortaya çıkmasında din karşıtı bu tür düşünce akımlarının etkisi inkâr edilemez.

Bu yazıda deizm üzerinde durulacak olsa da özellikle deizmin sebepleri ve çözüm yollarıyla ilgili yapılan izahlar, büyük oranda yukarıda zikredilen diğer akım ve felsefeler hakkında da geçerlidir.

DEİZM NEDİR?

Kendi aralarındaki ihtilafları bir kenara bırakacak olursak en kısa tarifiyle deizm, Yaratıcı’nın kabulü, dinlerin ise reddi demektir. Deistler, Tanrı ile insan arasındaki melek, vahiy, Kutsal Kitap ve peygamber gibi bütün aracıları reddederek sadece O’nun varlığını kabul ederler. Deistlerin bir kısmı ahiret hayatından, ödül ve cezadan bahsetse de çoğunluğu ya buna inanmaz ya bunun bilinemeyeceğini söyler ya da bunun üzerinde durma gereği duymaz. Bu izahlardan da anlaşılacağı üzere deizm, felsefî ve teolojik karakteri olan kendine mahsus bir harekettir.

Deistler, gözlem ve deneyi tek kıstas kabul ettiklerinden, gayba ait her türlü inancı ve metafizik gerçeği reddederler. Mükemmel bir nizam ve intizam içerisinde işleyen varlığın ancak kâmil bir irade ve ilmin eliyle yaratıldığını akıl da kabul etmek zorunda kaldığından, Tanrı’nın varlığını reddetmezler. Fakat kâinattaki hareket ve varoluşları, bilimsel yasalarla açıklayabileceklerini düşündükleri için, tecellileri ve yaratması sürekli devam eden bir Tanrı inancını kabul etmezler.

Onlara göre Tanrı, kâinatı yaratmış sonra da kendi hâline bırakmıştır. Dolayısıyla varlığın akışı ve deveranı, sebep sonuç ilişkileri ve tabiata konulan kanunlar sayesinde, deterministik bir şekilde devam edip gitmektedir. Onlar Allah’ın insanla ve varlıkla ilişkisinin sürekli olduğunu kabul etmediklerinden O’nun isim ve sıfatlarını da reddederler.

Deistler, ilahî dinlere inanmadıkları için dinlerin emrettiği ibadetlerin de, koyduğu yasakların da onlar açısından bir önemi yoktur. İnançlarına bir isim vermek gerekirse, buna “doğal/tabiî din” veya “akıl dini” denilmelidir. Zira insan; iyiyi, doğruyu ve güzeli, aklıyla bulabilir. Bu konudaki yegane kaynak, doğa yasaları ve insan aklıdır. Bunun için ne peygamberlere ne de Kutsal Kitaplara ihtiyaç vardır. Kısacası kuralları Tanrı değil, insan koyar.

DEİZMİ ORTAYA ÇIKARAN SEBEPLER

1: Hiç şüphesiz deizm gibi akımların ortaya çıkmasının en önemli sebebi, Aydınlanma Çağı’ndan itibaren akla ve bilime duyulan sınırsız ve sarsılmaz güvendir. Akıl ve bilim, âdeta kutsallaştırılmış ve hakikatin tek ölçüsü kabul edilmiştir.

2: Deizm, Hristiyanlığa karşı bir protesto hareketi olarak ortaya çıkan  tepkisel/reaksiyoner bir harekettir. Onun, Hristiyanlığı doğa yasaları ve akılla uyumlu hâle getirebilme adına din ve Tanrı hakkında ileri sürülen köklü ve radikal yorumlardan ibaret olduğu da söylenebilir. Hristiyanlığın teslis, ilk günah, entelijansiya ve kiliselerin Tanrı’nın bedeni olması gibi akla aykırı bir kısım teolojik kabullere sahip olması, insanlara bazı dogmatik görüşleri ve hurafeleri dayatması, Ortaçağ’da kilise babalarının farklı düşünenleri aforoz edecek ölçüde hakikat tekelciliği yapmaları ve engizisyon mahkemelerinin tasallut ve tagallüpleri dinin sorgulanmasının önünü açmış ve kiliseden kopuşları hızlandırmıştır. Batı’da başlayan ve hızla yükselen akıl-vahiy, bilim-din çatışması ve buna bağlı olarak gelişen din karşıtı akımlar kısa süre sonra İslâm dünyasına da sıçramış ve dinleri hakkında yeterli bilgisi bulunmayan bir kısım Müslümanları da etkisi altına almıştır.

3: Özellikle postmodernizmle birlikte eğlence ve haz kültürünün öne çıktığı hayat tarzıyla, sınırsız ve sorumsuz özgürlük talepleri de insanları Yaratıcı’ya ve dinlere karşı ilgisiz hale getirmiş hatta onları dinî inanışlardan uzaklaştırmıştır. Haz ve eğlence merkezli popüler kültür, öyle cazip bir şekilde insanlara sunuluyor ki çokları bunun karşısında direnç gösteremeyip teslim oluyor ve “Gördün mü o heva ve hevesini Tanrı edinen kimseyi?” (el-Furkan, 25/43) âyetinde resmedilen profile uygun olarak hayatlarını devam ettiriyorlar. Bir dine inanıp onun gereklerini yerine getirmenin, haz ve tutkularını ellerinden alacağından endişe ediyorlar. Daha doğrusu dinlerin emir ve taleplerinin ve bunlara riayet etmeyenler için uhrevî müeyyidelerin söz konusu olduğu bir yerde nefislerinin ölçüsüz ve sınırsız tutku ve arzularını tatmin edemeyeceklerini düşünüyorlar.

4: Önceden çocuklar ve gençler korunaklı bir dünyada yetişiyorlardı. Fakat günümüzde farklı iletişim araçlarının etkisiyle izole bir hayat yaşama imkânı kalmadı.  İnternetle birlikte her tür bilgi ve olumsuz pek çok düşünce akımı da serbestçe dolaşıma girdi. Gençler, vakitlerinin önemli bir kısmını internette ve sosyal medyada geçiriyor, inançları ve dinleriyle ilgili çok farklı soru ve fikirlerle, şüphe ve eleştirilerle karşılaşıyorlar. Bu da özellikle dinî konularda yeterli altyapısı olmayan kimselerin zihinlerini bulandırıyor.

5: Dini temsil etme konumunda olan insanların, aydınların ve yöneticilerin yanlış yorumları, taassupları, dünyaya düşkünlükleri, sertlik ve huşunetleri de nesilleri dine karşı soğutuyor ve başka arayışlara sevk ediyor. Din namına veya dindarlaştırma adına ortaya konulan baskı, dayatma ve despotluklar, insanları dine düşman hâle getiriyor; ateizm ve deizmin artmasına sebep oluyor. Özellikle Müslümanlar arasında cehaletin, fakirliğin, ihtilafın, şiddet ve radikalizmin, dışlama ve ötekileştirmenin, bid’at ve hurafelerin yaygın olması da faturanın İslâm’a kesilmesine yol açıyor.

6: Günümüz nesilleri, büyük bir kısmı itibarıyla dinî düşünce adına ciddi bir boşlukta neşet ediyor; Kur’ân’a vukûfu olmadığı gibi Allah Resûlü’nü de (s.a.s) yeterince tanımıyor. Bu da taklidî imanı, kültür Müslümanlığını ve dini, formalitelere indirgemeyi netice veriyor. Dolayısıyla dinleriyle ilgili ortaya atılan şüphe ve tereddütler karşısında savunmasız kalıyorlar. Karşılaştıkları farklı akımlara ait fikirler, kolayca zihinlerinde yer ediyor ve savrulmalara sebep oluyor.

KUR’AN’DA ZİKREDİLEN DEİST İNANIŞLAR

Bazıları deizmi, Tanrı’yı “İlk Muharrik” olarak tanımlayan Aristoteles’e kadar götürseler de, onun felsefi ve fikri bir akım olarak ortaya çıkışı on yedinci asra rastlar. İlk olarak Pierre Viret, 1564 yılında kaleme aldığı Instruction Chrestienne isimli eserinde bir grup filozof ve edibin Allah’a inandıklarından fakat Mesih’i ve Hristiyanlık doktrinini reddettiklerinden bahseder. Fakat deizmin esaslarını oluşturan fikirler, C. L. Herbert, Charles Blount, Benjamin Whichcote, Matthew Tindal ve John Toland gibi filozoflarca bin altı yüzlü yıllarda dile getirilir.

Bununla birlikte Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda önceki asırlarda yaşayan insanların da deist fikirlere sahip oldukları anlaşılır. Mesela şu ayette vahyi reddeden bir kısım Yahudilerden bahsedilir: “Bazı Yahudiler de Allah’ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü ‘Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmemiştir.’ dediler. Sen onlara de ki: ‘Peki, Musa’nın insanlara bir nur ve rehber olmak üzere getirdiği o kitabı kim indirdi?” (el-En’am 6/91). Burada zikredilen Yahudiler, bir taraftan Allah’tan bahsediyor fakat diğer yandan peygamberlik müessesesini ve vahyi reddediyorlar.

Buna benzer diğer bir ayette Cehennem bekçilerinin, “Sizi uyaran bir peygamber dâveti size ulaşmadı mı?” şeklindeki sorularına, “Evet, bizi uyaran oldu ama biz onu yalancı saydık ve Rahman hiçbir vahiy indirmedi, siz besbelli bir sapıklık içindesiniz, dedik.” diye cevap veren kimselerden bahsedilir. Onlar da hem Rahman’ı zikrediyor hem de onun vahiy indirmesini yani bir din göndermesini reddediyorlar (el-Mülk, 67/8-9).

Yüce Allah’ın bir kısım inkârcıları vasfederken kullandığı, “Allah ile resullerini birbirinden ayırmak isterler,” (en-Nisâ, 4/15) şeklindeki beyanları da akla deistleri getiriyor.

Bunların yanında bir de ahiretin varlığını inkâr edenlerden bahsedilir ve onlar bu inkârları sebebiyle “kâfir” olarak isimlendirilir. Mesela Kur’an onların şu sözlerini nakleder: “Hayat, sadece bu dünyada yaşadığımız hayattan ibarettir: Ölürüz, yaşarız. Bizi yalnız zamanın akışı helâk eder,” (el-Câsiye, 45/24). “Hayat sadece dünya hayatından ibarettir, ölür gideriz, ancak bir kere yaşarız ve ölümden sonra asla diriltilmeyiz!” (el-Mü’minûn, 23/37).

Kur’an-ı Kerim, bu tür ayetleriyle mü’minleri deizm tehlikesine karşı uyarır. Vahyi, nübüvveti ve Kutsal Kitapları (yani ilahî dinleri) reddeden kimselerin acı akıbetini haber verir. Mücerret bir Allah inancının, insanı kurtarmaya yetmeyeceğini bildirir. Nitekim müşriklerle ilgili ifade buyrulan şu ayet-i kerime buna işaret eder: “Eğer onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı? Güneş’i ve Ay’ı kim hizmetinize amade kıldı?’ diye sorarsanız elbette ‘Allah!’ diyeceklerdir. O halde haktan nasıl yüz çevirirler?” (en-Ankebût, 29/61).

DEİSTLERİN TANRI TASAVVURU

Daha önce de ifade edildiği üzere deizme göre Tanrı, evreni yaratmış, varlığın devamı adına değişmez kanunlar koymuş ve sonrasında onu kendi haline bırakmıştır. Onlar bunu, saat misaliyle izah eder ve Tanrı’yı, imal ettiği bir saati kendi hâline bırakan bir saatçiye benzetirler.

Aklen Tanrı’nın kâinata müdahale etmemesinin iki sebebi olabilir: Birincisi -haşa- acizliği; ikincisi de bizzat Kendisinin müdahale etmemeyi irade buyurmasıdır. İlki imkânsızdır. Zira kâinatı mükemmel bir şekilde yaratmaya güç yetiren bir İlah’ın, ona müdahaleden aciz kalması makul değildir. İkinci şık da makul ve mantıklı değildir. Bir fabrika inşa eden fabrikatör onu kendi haline ve işleyişine terk etmez. Bunun iki sebebi vardır. İlki, fabrika bir süre sonra işlemez hale gelecektir. İkincisi, bu durumda fabrikayı yapan kimsenin şahsına bakan fayda ve maksat abes hale gelecektir.

Allah da insanı ve kâinatı yarattıktan sonra onları kendi haline bırakmamıştır. Çünkü yaratmakta bir maksadı vardır. Bunun hâsıl olması için de sebep ve neticelerin arkasında yaratmasını, tasarruf ve tecellisini sürekli devam ettirmektedir.

Kâinatta imtihan dünyasının bir gereği olarak her şeyin sebep-sonuç münasebeti içerisinde meydana gelmesi, insanı aldatmamalıdır. Varlığa bakan biri, yer yer çok önemli ve büyük neticelerin ufacık sebeplere bağlandığını görür. Bununla Allah, bir taraftan sebepleri icraat-ı sübhaniyesine perde yaparken, diğer yandan da sebeplerin arkasında bulunan asıl Müsebbibü’l-Esbab’a kapı aralamaktadır. Bu konuda Bediüzzaman şöyle der: “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir Zatın harika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar,” (Bediüzzaman, Şualar, s. 99).

Bu sebeple İslâm uleması, âlemdeki işleyişi ve tabiata konulan yasaları, “âdetullah” veya “sünnetullah” kavramlarıyla izah eder. Allah, bir neticeyi ve onu takip eden neticeleri, hep aynı sebeplerin eliyle yaratır. Dolayısıyla varlıktaki oluşlar, değişimler ve sonuçlar, maddenin yapısından gelen bir zorunluluk değil, ilahî fiillerin sürekli aynı tarzda tekrarlanmasının bir neticesidir. Fakat bu tekrar, mutlak değil mukayyet bir determinizm şeklinde cereyan eder. Allah, peygamber mucizelerinde olduğu gibi zaman zaman tabiat kanunlarını aşan icraatlarda bulunur. Tümevarım yoluyla bu tekrarlara bakan insanoğlu, bunları “tabiat kanunları” olarak isimlendirir.

Kur’ân-ı Kerim’de yer alan çok sayıdaki âyet-i kerime de bize her an yaratmasını devam ettiren, isim ve sıfatlarıyla kâinatta sürekli tecellide bulunan, bütün mülk ve melekûtu her an hâkimiyeti altında tutan, sevk ve idare eden, görüp gözeten bir Allah tasavvuru resmeder. Mesela, “Göklerde ve yerde bulunan herkes ihtiyaçları için O’na yalvarır. O, her an yeni tecellilerle iş başındadır.” (er-Rahman, 55/29) âyeti, yaratmanın her an devam ettiğini gösterir. Şu âyet de Allah’ın varlık üzerindeki kesintisiz gözetim ve hâkimiyetinin devam ettiğine işaret eder: “O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra Arşına kuruldu. Yere gireni, yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Hâsılı siz nerede olursanız olun O, (ilmi ve kudreti ile) sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı görür.” (el-Hadid, 57/4)

Şu ayetler de Cenab-ı Hakk’ın her an kullarını görüp gözettiğini ifade etmek suretiyle deistlerin düşündüğü şekliyle pasif bir Tanrı tasavvurunu reddeder: “Herhangi bir işte bulunsan, onun hakkında Kur’ân’dan herhangi bir şey okusan, Sen ve ümmetinin fertleri her ne iş yapsanız, siz o işe dalıp coştuğunuzda, mutlaka Biz her yaptığınızı görürüz. Yerde olsun, gökte olsun, zerre ağırlığınca bir varlık bile Rabbinin ilminden kaçamaz.” (Yunus, 10/61) “Görmez misin ki Allah göklerde ne var, yerde ne varsa bilir? Bir araya gelip gizlice fısıldaşan üç kişinin dördüncüleri mutlaka Allah’tır. Beş kişi gizli konuşsa altıncıları mutlaka Allah’tır. Bundan ister daha az, ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka O, kendileriyle beraberdir.” (el-Mücadele, 58/7)

Yine bir çok ayette Allah’ın tedbir’inin, yani idare ve yönetiminin, her şeyi çekip çevirmesinin devam ettiğine vurgu yapılır. Mesela Yunus suresinde şöyle buyrulur: “Sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arşı üzerinde hükümran olan, her işi yerli yerince çekip çeviren Allah’tır. Kendisinden izin çıkmadıkça, O’nun katında hiçbir şefaatçi iş bitiremez. İşte Rabbiniz, bu vasıflara sahip olan Allah’tır. Öyleyse O’nu bir tanıyarak, yalnız O’na ibadet ediniz. Hâlâ gerçekleri düşünmeyecek misiniz?” (Yunus, 10/3)

Ali Bulaç, bu ayete şu yorumu getirir: “(Ayette geçen) tedbir, yerli yerince, yaratılış hikmetine uygun, belli yasalar ve kurallara göre yönetmek demektir. Tedbirin kapsamı içinde gökler âlemi, galaksiler ve yıldızlar olduğu gibi yeryüzünde herhangi ufak bir olayın takdiri, hükmü, kazası ve yönetimi de dahildir. Yani, altı günlük yaratılış fiilinden sonra yüce Allah elini çekip her şeyi kendi haline bırakmadı, hem el’an yaratılış devam ediyor hem tedbiri. Bu bize, Aristo’nun ‘İlk hareket ettirici’ veya Newton’un ‘saat kurucu Tanrı’ tasavvurunun temelsiz olduğunu göstermektedir. Allah her an varlık âlemine ve tabiata müdahildir. Onun iradesi, kudreti, yasaları ve tedbiri sürmektedir. Bunun gibi Allah’ın iradesi, bilgisi ve kudreti dışında toplu iğne ucu kadar özerk (otonom) bir alan yoktur. Her şey ilâhî iradenin, arşa istiva etmiş bulunan Yaratıcı’nın mülk ve hükümranlığı altındadır.” (Bulaç, Kur’an Dersleri, 3/597)

Yeryüzündeki bütün canlıları her an Allah’ın rızıklandırdığını (Yunus, 10/31; Hûd, 11/6), O’nun haberi olmaksızın tek bir yaprağın dahi düşmeyeceğini (el-En’am, 6/59), göklerin ve yerin hakimiyetinin O’na ait olduğunu ve bu hakimiyette de O’nun hiçbir ortağının bulunmadığını (el-Furkan, 25/2), yerde ve gökte bulunan bütün canlıların O’na secde ve inkıyat ettiğini (er-R’ad, 13/14) bildiren ayetler de aynı şekilde deistlerin tasavvur ettiği ilah anlayışının doğru olmadığına delalet eder.

Aynı şekilde Kur’ân, kâinatı ve insanı yarattıktan sonra onu kendi hâline bırakan değil; bilâkis azgınlık ve taşkınlık yapan bazı kavimleri helâk eden, insanları ürünlerden ve canlardan eksiltmekle imtihan eden, insana şah damarından daha yakın olan, kullarının dualarına icabet buyuran, onlara birtakım mesuliyetler yükleyen bir Allah tasavvuru sunmak suretiyle deizme bütün kapılarını kapatır.

İSLÂM’A GÖRE DEİZM

Kutsal Kitapları ve nübüvvet müessesesini reddeden bir akımın, İslâm’a ve diğer ilahî dinlere aykırılığı aşikârdır. Zira vahyin ve peygamberin olmadığı ilâhî bir din tasavvur etmek mümkün değildir. Allah, Kendisini insanlığa vahiy yoluyla tanıttığı gibi, Kendisine nasıl kulluk yapılacağını da yine vahiyle bildirir. Akıl; ailevî, sosyal, siyasal ve iktisadî hayatın düzenine dair önemli bir kısım kural ve kaidelere ulaşsa da, isim ve sıfatlarıyla Allah’ı tanıyamaz, metafizik âlemler hakkında bilgi sahibi olamaz, Yaratıcısına karşı kulluk vazifesini nasıl yerine getireceğini bilemez.

Öte yandan imtihan, ahiret âlemi, ödül ve ceza olmaksızın insanlık âleminde cereyan eden hâdiselerin makul bir izahını yapmak, meydana gelen olayların hikmet ve sırlarına vâkıf olmak da mümkün değildir. Mesela zalim ve mütecavizlerin işledikleri onca zulme, cinayete rağmen bunların cezasını çekmeden; mazlum ve mağdurların da haklarını alamadan dünyadan çekip gitmeleri nasıl izah edilebilir? İnsanın içindeki ebediyet arzusu ne ile açıklanabilir? İnsanlığın anlam arayışı nasıl cevaplanabilir? İnsanın dünyaya gönderiliş maksadı ve buradaki vazifesi nasıl bilinebilir? İnsan, iyi ve güzel olan şeyleri aklıyla bulsa bile bunları niçin yerine getirmelidir? Ahlakî eylemlerin rasyonel temelleri nelerdir? İşte bütün bu sorular, ancak vahiy sayesinde makul ve mantıkî cevaplara kavuşur.

Deistlere göre bütün varlık âlemi gibi insan da yaratıldıktan sonra kendi hâline bırakılmıştır. Onlar, Allah’ın, gönderdiği vahiy ve peygamberlerle insan ve toplum hayatına müdahale etmesini kabul etmezler. Halbuki, “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?” (el-Kıyâme, 75/36) ayeti bize bunun tam zıddını söyler. “Bizim sizi boşuna yarattığımızı, Bizim huzurumuza dönüp hesap vermeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn 23/115) ayeti de insan dünya misafirhanesine gönderilmesinin mühim maksatlara mebni olduğuna işaret eder. Şu ayetler ise açıkça bu maksadın ne olduğunu izah eder: “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 51/56) “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (el-Mülk, 67/2)

Hiç şüphesiz Kur’an’ın en çok üzerinde durduğu konulardan biri, haşr u neşirdir, ahiret hayatıdır. Kur’an’ın, “Hepinizi, hakkında hiç şüphe olmayan kıyamet günü bir araya toplar.” (el-Câsiye, 45/26) “Size hayatı veren de O’dur. Sizi müteakiben öldürecek ve tekrar diriltecek olan da O’dur.” (el-Hac, 22/66) “O, ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır ve ölmüş toprağa hayat verir. İşte siz de öldükten sonra böylece diriltileceksiniz.” (er-Rum, 30/19) gibi onlarca âyetinde ölümden sonraki dirilişi ispatlaması, Cennet ve Cehennem’den bahsetmesi de deistlerin sahip oldukları inanışın İslâm’a bütünüyle zıt olduğunu ortaya koyar.

Kur’ân’ın baştan sonra peygamber kıssalarıyla dolu olması, peygamberlere imanı emretmesi, onların insanlık âlemi için eda ettikleri rol ve vazifelerine dikkat çekmesi de deistlerin nasıl yanlış bir yolda olduklarını ortaya koyar. Esasında akıl da insanoğlunun Rabbini doğru bir şekilde tanıma, neye nasıl inanması gerektiğini bilme, kulluk vazifesini hakkıyla yerine getirme, doğru yolu bulma ve müstakim bir hayat yaşayabilme adına peygamberlere muhtaç olduğunu anlayabilir. Bediüzzaman, “Karıncayı emirsiz, arıyı ya’subsuz bırakmayan kudret-i ezeliye, elbette beşeri de bırakmaz şeriatsız, nebisiz. Sırr-ı nizam-ı âlem, böyle ister elbette.” (Bediüzzaman, Sözler, 763) sözüyle bu ihtiyaca dikkat çeker.

Kâinatı baştan sonra sanat harikalarıyla dolduran, büyük küçük bütün âlemlerde müthiş bir nizam ve intizam vaz eden, varlık kitabını nakış nakış süsleyen, canlı cansız bütün varlıkları anlaşılması zor sır ve manalarla dolduran ve insanı halife olarak yeryüzüne gönderen Yüce Yaratıcı, elbette nebileri vasıtasıyla görüp duyduğu şeylerin manasını ona bildirecek ve varlık kitabını doğru okuması adına gerekli doneleri verecektir. Bu konuda Bediüzzaman şöyle der:

“Hem o Zât rahmetinin cemâlini, şefkatinin güzelliğini ve rubûbiyetinin kemâlini şuur sahiplerine göstermek, onları şükür ve hamde sevk etmek için bu kâinatı bir ziyafet sofrası, bir sergi ve bir seyir yeri suretinde yaratmıştır. Onu içinde öyle hadsiz, çeşit çeşit, leziz nimetler ve gayet antika, sonsuz, harika sanatlar dizilmiş bir tarzda yaratan bir Sâni-i Rahîm ve Kerîm, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabul eder mi ki, o ziyafet sofrasındaki şuur sahibi varlıklarla konuşmasın ve onlara bu nimetlere karşılık elçileri vasıtasıyla teşekkür vazifesini bildirmesin, rahmetini göstermesine ve sevdirmesine karşılık kulluk vazifesini haber vermesin! Hâşâ, binlerce hâşâ!” (Bediüzzaman, Şualar, s. 224-225).

Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki insan, deistlerin iddia ettiği gibi her zaman aklıyla doğru yolu bulamaz, ahlaklı davranamaz, iyiyle kötüyü birbirinden ayıramaz. Akıl bu konuda önemli bir ölçü olsa bile, insan sadece akıldan ibaret bir varlık değildir. Aklının yanında onun duyguları da vardır. İnsanın arzuları, tutkuları, ihtirasları, kıskançlığı, bencilliği çoğu durumda onun aklî melekelerini de etkisi altına alır. Aklı baskılayan ve salim düşüncenin önüne geçen engeller bunlarla da sınırlı değildir. İnsanın doğumdan itibaren içinde büyüdüğü örf ve âdetler, terk edilemeyen alışkanlıklar, sorgulanmayan yanlış kanaat ve inançlar da insanın tercihlerini aklî ölçülere göre yapmasının önündeki diğer engellerdir.

Kur’an da pek çok ayette insanı aciz ve zayıf durumda bırakan zaaflara dikkat çeker. Bir taraftan insanın ahsen-i takvim üzere yaratıldığını ve mükerrem bir varlık olduğunu ifade ederken, diğer yandan da onun aceleci, nankör, cimri, tartışmacı, cahil, mal ve servete düşkün, hırslı ve açgözlü olduğuna işarette bulunur. Bunlar ise çoğu durumda insanı yoldan çıkarır, fısk u fücura sürükler, zulüm ve haksızlıklara sevk eder. Toplumsal hayat ve tarihî tecrübeler bunun sayısız örnekleriyle doludur. İnsanlık tarihinde zulümler, kötülükler, işkenceler, zorbalıklar, savaşlar, katliamlar, soykırımlar hiçbir zaman eksik olmamıştır. Dolayısıyla insanı sadece aklıyla değil; sahip olduğu bütün bu menfi ve müspet yönleriyle birlikte değerlendirdiğimizde onun ilâhî buyruklara ne kadar çok muhtaç olduğunu daha iyi anlarız.

BU TÜR AKIMLARIN ÖNÜNE NASIL GEÇİLEBİLİR?

Günümüz gençleri, derinlikli bir araştırma neticesinde deizmin kendilerine sunduğu fikirleri makul, vaat ettiği güzellikleri cazip ve dünya görüşünde de huzur buldukları için değil; bilakis ya dinî yorumlara ve din adamlarına karşı besledikleri olumsuz hislerden ya modern dünyanın onlara sunduğu hayat tarzından ya da modaya ayak uydurduklarından ötürü onu benimsiyorlar. Bu da çoğunlukla pasif bir deizm anlayışı oluyor. Dolayısıyla öncelikli olarak yapılması gereken, deizmi doğuran sebeplerin üzerinde durulması, bunlarla mücadele edilmesi ve bunların ortadan kaldırılmasıdır. Yani bataklığın kurutulmasıdır.

İkinci olarak, deizmin önüne geçme adına küçük yaşlardan itibaren nesillere, doğru uluhiyet ve rububiyet tasavvuru öğretilmeli; fiil, isim ve sıfatlarıyla Allah çok iyi tanıtılmalı; Allah, kâinat ve insan arasındaki ilişki doğru bir şekilde ortaya konulmalıdır. Din etrafında oluşan şüphe ve tereddütlerin hiç olmadığı kadar arttığı günümüz dünyasında, taklidi imanın yetersiz kalacağı göz önünde bulundurulmalı ve çocuklara seviye ve anlayışlarına göre tahkiki imana giden yol gösterilmeli, bunu temin edecek eserler okutulmalıdır.

Üçüncü olarak, Kur’ân’ın Allah kelamı, hidayet kaynağı ve mucize bir kitap olduğu çok iyi anlatılmalı; beşerî ve nebevî yönleriyle Allah Resûlü’nün (s.a.s) hususiyetleri doğru öğretilmelidir. Kur’ân, Sünnet ve Siyer adına ortaya atılan yanlış iddialar, hatalı yorum ve değerlendirmeler, öteden beri dine mesafeli duran kimseler tarafından dile getirilen bir kısım itiraz ve şüpheler hakkında doyurucu, makul ve çağa uygun cevaplar verilmelidir. Çünkü Müslümanlar arasında deizmin yayılmasının önemli sebeplerinden biri, onların ya dinleri hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaları ya da yanlış kanaat ve bilgilere sahip olmalarıdır.

Dördüncü olarak, İslâm’ın hiçbir noktada akılla çatışmadığı, tam aksine insanları akletmeye ve tefekkürde bulunmaya çağırdığı; hiçbir şekilde bilimsel gelişmelerin karşısında durmadığı, bilakis bunları destekleyip teşvik ettiği, ikna edici argümanlarla ortaya konulmalıdır.

Beşinci olarak gençlerin zevk ve eğlence yolunda bir ömür tüketmemeleri için onların önüne ulvî hedefler konulmalı ve dünyadaki varlık gayeleri doğru anlatılmalıdır. Hayatı doğru anlamlandırmaları, nereden gelip nereye gittiklerini iyi kavramaları, dünyadaki vazifelerinin ne olduğuna vâkıf olmaları adına gerekli eğitim ve terbiye verilmelidir.

Son olarak nesillere, her türlü hurafe, bid’at ve bâtıl inançtan arındırılmış, zamanın şartlarını ve gereklerini göz önünde bulunduran sahih bir İslâm anlayışı sunulmalı, dinin insanlığa vaat ettiği hayır ve güzellikler açıkça ortaya konulmalı, dünyanın mahiyet ve hakikati anlatılarak dünya-ahiret dengesi doğru bir şekilde takdim edilmeli ve bütün bunlar anlatılırken “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; sevdirin nefret ettirmeyin.” (Buhârî, İlim 12) Nebevî beyanına sadık kalınmalıdır.

3 YORUMLAR

  1. Fethullah Gülen sohbetlerinden birinde peygamber zamanında yaşanan bir olayı anlatmıştı. Bir savaş sırasında biri gelip peygambere, sadece Allaha inanıp senin peygamberliğini kabul etmezsem olur mu diye soruyor. Peygamber de olur diyor. Adam hemen orada müslüman orduya katılıyor ve şehit olup cennete gidiyor…
    Anlatılan bu rivayet sizin yazdıklarınıza tamamen ters. Deist ise deistdir ne yapalım yani! Yarın siz iktidar olsanız deistleri toplama kamplarına yollamayacağınızı nerden bileyim şimdi?

  2. Çok güzel yazmışsınız. Allah razı olsun.
    Çok değil 100 yıl kadar önce alevlenen ateizm düşüncesi, belki bir 50 yıl kadar önce agnostisizme evrildi. Agnostisizmin gayri tabii ve gayri mantıkıliği yerini deizme bıraktı. Deizmden sonra İslam’dan başka gidebilecekleri kapı çok da yok gibi duruyor…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin