‘Evler kedisiz yetim, sokaklar üvey sayılır’

YORUM | RAMAZAN FARUK GÜZEL

Bir hukukçu, eski bir yargı mensubu olarak hep Türkiye’den, orada yaşanan hukuksuzluklardan, adaletsizliklerden bahsediyorum.

Bana ayrılan yerleri, ülkenin adalet arayışına bir katkı, olanlar ve olması gerekenlere dair bilgi ve deneyimlerimi paylaşmak noktasında değerlendirmeye çalıştım.

Geçenlerde, çok uzak kıtalardan bir arkadaşım bana ulaştı, laf lafı açtı, yazılarımı ilgiyle takip ettiğini ama biraz konu dışına çıkmamı, daha farklı mevzular üzerinde kalem oynatmamı rica etti. “Bunaldık ağır meselelerden… Kendinden bahset mesela, ne yapıyorsun oralarda? Bundan bahset. Bu farklı olabilir belki…” dedi.

Kendime ait anlatacak ekstradan bir husus yok. Lakin bir kedi hakkında bir şeyler yazayım bu sefer… Yakından tanıdığım, bildiğim bir kedi; uzak ve soğuk diyarların mahsulü bir kedi; Mia.

UZAKLARDAN GELDİ

Evimize bir neşe katması için internette bir kedi bakarken bulduk onu. Daha önce belki yüzlercesine bakmıştık ama onun resmini görür görmez, “Olacaksa, bu olsun bak!” demiştim.

Sahibi, hatırlı bir de meblağ istiyordu ve bir de bulunduğumuz ülkenin uzak bir noktasında, bir başka ülke sınırındaydı. Karlı bir hava vardı ve önce evcil hayvan ürünleri satan bir mağazada, onu güvenli ve korunaklı bir şekilde getirmek için malzemeler ve yol azığı yiyecekler aldık ve düştük yollara.

Karlı havada, arada arabayı buzlarda kaydırarak da olsa yol aldık, belki dört saate yakın. Sonunda kedi satıcısının evine geldik. Dağ başında orman içinde bir evi vardı, arabayla zorla girebildik. Tanıştık bu bayanla ve bize kedi yavrularını gösterdi. Artık kedi satışı ile uğraşmak istemiyormuş, elinde kalan bu son yavruları da sattıktan sonra bu işi bırakacakmış.

Sonra kedilerin olduğu odaya götürdü bizi, bir ana kedi ve dört yavru vardı. Bizim internette görüp beğendiğimiz kedi bize geldi, kucağıma oturdu. Sahibi şaşırdı, “Normalde kimseye gelmez, kardeşleri ile de pek oynamaz ama ilginçtir ki sizi sevdi ve sizi seçti” dedi.

Biz, onu seçtiğimizi düşünürken, olay belki de tam tersi. Evet, neden olmasın?

Sonra bir sarı renkli kedi daha geldi, onu da sevdik. İçime bir hüzün geldi geçti; ‘Şimdi biz bu kediyi alıp gidersek ailesinden tamamen kopacak, en azından şu sarı kediyi de alsak’ diye içimden geçtirdim. O kediyi sordum, erkek kardeşi imiş. Onu da internetten bu sabah bir başka ailenin satın aldığını ve onu almak için yola bile çıktıklarını, 11 saatlik bir tren yolculuğundan sonra evinde olacaklarını ve onlara teslim edeceğini söyledi. Hatta kapora bile havale etmişler.

Kendime kızdım, “Niye bunu yola çıkmadan düşünmedim ki!’ diye hayıflandım.

Hangi mamaları sevdiğini, şu an hangisini yemekte olduğunu, hangi tür oyuncaklardan hoşlandığını öğrendik. Çıkarken sahibi, “Biz ona Carmen Electra diyoruz ama yine de siz bilirsiniz” dedi. Çıkmaya yakın ev sahibinin on yaşlarındaki oğlu odasından çıktı. Kediyi son kez sevmek istediğini söyleyip izin istedi, verdik sarıldı, başından öptü. Bu sapsarı saçlı, gök mavisi gözlü çocuğa, en az kendisi kadar kedisine bakacağımız sözünü verdik. O zaman kediyi kucağıma verdi, teşekkür ettik, vedalaşıp çıktık.

Güvenli gitmesi için havalandırmalı özel çantasına koyup arabamızın bagajına yerleştirdik. Karlarla kaplı yollara düştüğümüzde arkadan kedimizin tedirginlik dolu sesi geliyordu. Daha üç aylık idi, ilk defa ailesinden ve yuvasından ayrılıyordu ve hiç tanımadığı kimselerin yanında idi ve belki de ilk defa arabaya biniyordu. Araba ki kediler için bir korku vesilesi biliyorum, çünkü altında hareket eden, sallanan, titreyen bir zemin, onlar gibi sağlamcı varlıklar için tedirginlik ve korku sebebi, anlayabiliyorum.

Biraz gittikten sonra arabayı kenara çekip durdurdum ve onu çantasından çıkarıp kucağıma aldım, eşime de “Arabayı sen sür” dedim. Yol boyunda kendisini teskin etmeye çalıştım. Çok korkmuştu, gözleri kocaman açılmıştı, gözbebekleri neredeyse o bal rengi göz renginin hepsini kaplamış gibiydi.

Ona Carmen ya da Electra demek istemedim. Eşim, bir kedi olursa isminin –renk durumuna göre- “Zeytin, Pamuk, Şeker” vs olmasını önermişti önceden. Ben ise espri ile, “Erkek olursa Mao, kız olursa Mia diyelim” diyordum. Çünkü bu uzak diyar kedilerini onlara yabancı isimlerle uğraştırmak istemiyordum ve onların seslerindeki fonetiği yakalayan bir isimleri olsun istiyordum.

Şimdi kucağımda dişi bir yavru vardı ve kulağına ismini fısıldadım: “Mia, küçük kızım! Sakin ol, bir sıkıntı yok. Biz buradayız, hep yanında olacağız, güvende olacaksın!” diyordum, böylece de vermiş olduğum sözümü tekrarlamış oluyordum. (Sonradan öğrendim, Mia Maria’ın yani Meryem’in kısaltması imiş burada, bak o da güzel!)

Eve geldik, çok korkmuştu. Sevdiği yemekleri ve oyuncakları evimizin belli yerlerine serpiştirdik. Kendisini güvende hissedeceği ana kadar bekledik. Çıktıkça sevdik, konuştuk onunla.

“NEDEN KEDİ BESLER İNSAN?”

Şimdilerde bir yaşını geçti. Bazen gelir konuşur, bir şeyler söyler. Onu anlamış olmayı çok isterdim. Bu uzak ülkede iki farklı dil üzerine eğitim alıyordum ama bir “kedice” kursu olsa, ona da gitmeyi ve öğrenmeyi çok isterdim.

Ne dediğini anlamasam da güvende olduğunu, onu sevdiğimi söylüyorum, yerden alıp bağrıma basıyorum! Sözlerimi anlamasa da kalbimden gelen sıcaklıktan anlıyordur ne dediğimi. Sevgi dilini anlamak için de ne dile ne de kulağa ihtiyaç yok zaten.

Bir yakınımız bize misafirliğine geldiğinde:

“Ne anlıyorsunuz bu kediden? Niye besliyorsunuz ki bu kediyi?” diye sormuştu. Mia da gelmiş, o sivri kulaklarını dikmiş ve merakla dinlemişti bizi. Ne diyeceğimi bilememiş ve onu yerden kaldırıp bağrıma basmış, sımsıkı sarmış ve: “Daha ne olsun ki!” demiştim.

Bizi kedi almaya sevk eden duyguyu sorgulamıştım kendime sonra… Bundan on küsür yıl önce, avukatlık yıllarımda Stockholm – İstanbul arasında mekik dokurken, Stockholm’e uğradığım zamanlarda bazen uğradığım Kürt yazar, şair, fikir adamı Kemal Burkay geldi aklıma. Onunla uzun uzun sohbetler ederdik, siyasi sebeplerle 80’lerde Türkiye’den kaçıp sığındığı bu uzak ve soğuk diyarlarda yaşadıklarından, şiirlerinden bahsederdik. Ve söz bazen o meşhur “Gülümse” şiirine gelirdi. Hani Sezen Aksu’nun bestesini de yapıp seslendiği o şiirinde diyordu ya Burkay:

“Sazlarım vardı, ırmaklarım vardı çok
Çakıltaşlarım vardı benim 
Ama sen başkasın anlıyor musun 
Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm 
Tüm şehir bana küskün 
Bir kedim bile yok anlıyor musun

İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.”

Bu soğuk, buz tutan ülkede “İklim değişmesi, Akdeniz olması” ve “gülümse”nme istenirken, hiç olmazsa insanın yanında bir kedisi olması arzusu dillendiriliyordu.

O zamanlar bu şiir bana sadece hoş ve naif kelimelerin çağrışımı olarak geliyordu. Ülke özlemim yoktu o zaman, ihtiyaç da yoktu zira istediğimde gidip geliyordum… Bahar beklentisi, iklim değişmesi arayışım da yoktu. O dönem işleri iyi giden birisi olarak, arada böyle kayda değer insanlarla görüşmeler yapıp onların düşüncelerinden yola çıkarak haberler, röportajlar yaparak ülke gündemine kendimce katkılar sunmaya çalışıyordum, o kadar.

Ama Burkayların sürgün yaşadığı yıllardan neredeyse 40 yıl sonra ben de böyle bir zorunlu göç ve sürgün yaşadığımda, işte o zaman her şeyi başka anlamaya başlamıştım. Tarancı’nın, o meşhur “Otuz Beş Yaş Şiiri”nde dediği gibi:

“Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.”

Evet, bazı şeyler yaşanmayınca anlaşılmıyormuş, başa gelmeden bazı duygular hissedilemiyormuş. Aynı duruma düşünce, aynı hisleri yaşayınca anlıyormuş insan. Nasrettin Hoca misali, “Damdan düşünenin halinden en iyi yine damdan düşen bir başkası” anlıyormuş.

EVET BİR KEDİN OLMALI...

“Böyle bir zamanda, bir kedisi olmalı insanın” diyorum, her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsanız artık…

Bir kedisi olmalı insanın, 
Sevdiği kendi evlâdı gibi 
Yokluğunda onu bekleyen
Ayrı iken okşanmayı özleyen
Akşamları dizlerine yerleşip
Kürkten battaniye gibi ısıtan
Minnet yüklü gözlerini süzerek
Kalbinin derinliklerine sızan.” (Füsun Atalay)

Hele uzağa düştüysen, çocukların olmadıysa, oldu da öldülerse, var ama bir türlü ulaşamıyorsan.. o vakit hassaten kedi lazım. Özellikle geceleri içine sızı çöktüğünde o sıcacık tüy yumağını göğsünüze bastırdığınızda, içinizde kanayan bir atar damarın kanamasına tampon yapmış gibi oluyorsunuz. O acıyı gözyaşına döndürüp akıtıyorsunuz o kedinizin tüyleri üstüne ve sükun buluyorsunuz.

Kediniz bazen de kimseye açılamadığınızda, dostlarınıza ulaşamadığınızda çok iyi bir sırdaşınız, iyi bir dinleyiciniz. Bal rengi gözlerini kocaman açar ve size bakar siz konuştukça, araya saçma bir söz söyleyip dikkatinizi dağıtmaz: “Olur öyle ya, ne saçma şeylere üzülüyorsun sen” gibi lüzumsuz, empatiden yoksun teselliler sıralamaz. Bazen sadece dinlemek gerekir ya, işte onu yapar kedi.

İşten döndüğünüzde camda sizin yolunuzu bekleyişi var ya… Kapıyı açtığınızda bacaklarınızın arasına koşması! Bunun verdiği mutluluğu, yaşamayan bilmez. Onu kucağınıza alırsınız, tatlı çubuğunu şekerleme niyetine verirsiniz, gözünü yumarak elinizden keyifle bir yiyişi vardır ki.. Dünyada en azından bir canlıya olsun mutluluk kaynağı olduğunuz hissine kapılırsınız ve yaşamak için, -birileri adına ayakta kalabilme güdüsü ile- hayata tutunmak için bir sebep daha bulmuş olursunuz!

Hele gurbete düştüyseniz, bir de sapada ise eviniz, hasta iken zor geçer günler. Size bir sıcak çorba pişiremez kediniz ama acıyla kıvrandığınızda yanınıza gelir, sırtını dayar size ve adeta acınızı almaya çalışır, rahatlarsınız… Onun bu ilacını başka yerde de bulamazsınız.

DÖRT AYAKLI YOLDAŞ…

Yol arkadaşın olmadığında yarenindir, birlikte gezmeye çıkarsınız. Nazım’ın şiirindeki gibi:

“Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.”

“Bir kediniz olsun” diyorum ama “bir kediye sahip olun” demiyorum, dikkatinizi çekeyim. Çünkü onlara sahip olunmaz, ancak onlarla olunur; bir çocuğuzun, bi yakınınızın olması gibi.. (Siz onun bakıcısı, mama tedarikçisi, ev arkadışısınız; yerinizi bilin yani.)

Ders çalışırken, bir yazı yazarken filan, masanızın üstüne bir minder de onun için koyun. O güzel gözlerini koca koca açar bakar ve ilham verir, güç kadar size.

Evinizdeki haşerenin temizleyicisi, boyuna cüssesine bakmadan evinizin koruyucusudur o.

Ama ilgi ister, bakım ister; evin bir çocuğu gibi. Sık sık tüylerini tarayıp temizlemelisiniz ki rahat tüy döksün, evinize ve elbiselerine dökülmesin o tüyler. Islak ve kuru mamasını ayrı ayrı hazır tutacaksınız. Suyunu cam kapta ve hep taze-temiz tutacaksınız. İlk aldığınız zamanlarda aşısını, kontrollerini aksatmayacaksınız. Hacetini giderdiği kumunu her gün temizleyip ayıklayacaksınız.

Onlarla yaşadıkça kedileri çok seveceksiniz. Bu öyle bir sevgidir ki (eşimde olduğu gibi) ileri yaşınıza rağmen tüye alerjiniz ortaya çıksa da, neredeyse ölecek gibi olsanız da onunla birlikte yaşayabilmek için ağır alerji hapları kullanmaya bile razı olursunuz!

Ben bunları yazıyorum. Şimdi kedim uyukluyor.
“Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…” (N. Hikmet)

“Evler kedisiz yetim, Sokaklar kedisiz üvey sayılır” (Haydar Ergülen – Üzgün Kediler Gazeli Kitabından) O yüzden, “bir kedicik babası” olarak derim ki bir kediniz olsun. Hukuk, adaletsizlikler, davalardan başka bir yazı isteyenlere de bir kedinin hatırlattıklarından oluşan bu yazımız ithaf olsun. Yolu uzağa düşenlere de benden bir tavsiye olsun. Bir de uyarı; hayvanları, doğayı sevmeyenlerin “insan sevgisi”ne karşı ikircikli olun derim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin