Erdoğan, İran, Ergenekon üçgeni…

YORUM | ALPER ENDER FIRAT

Hatırlayacaksınız müslüman kılıklı terör, Türkiye sınırlarına 90’lı yıllarda İslami hareket adı ile girmişti. Muammer Aksoy, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Çetin Emeç ve Uğur Mumcu gibi cinayetler ve arkasından cinayetle ilgili yakalananlar, üzerinden basın, İslam dinini terörle anıyordu.

Cinayet failleri olarak sakallı adamlar yakalanıyor, polis bunların ‘İslami Hareket Örgütü’ olduğunu söylüyordu. 90’lı yılların hemen başında İslam, terörle birlikte anılmaya başlanmıştı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Oysa önce Başbakan, sonra Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal ülkeyi daha özgür, daha liberal, daha serbestiyetçi bir çizgiye çekmek istiyor bu yönde adımlar atıyordu. Özal’ın düşünce ve inanç özgürlüğü konusunda atmak istediği her adım kamuoyunu sarsan bir cinayetle tuz buz oluyordu.

İşin doğrusu çocukluğu, gençliği dindar çevreler içinde geçmiş bizim için bu tür cinayetler çok tuhaf işlerdi ve Türkiye’nin o günkü dindar sosyolojisinde hiç bir karşılığı yoktu.

Turgut Özal’ın Türkiye’yi batı standartlarında özgürlükçü bir ülke yapma ve Kürt meselesini çözüme kavuşturma çabalarına derin devlet faili meçhul cinayet ve faili meçhul olaylarla karşılık verdi.

Muammer Aksoy, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Çetin Emeç ve Uğur Mumcu cinayetlerinden tutun da Eşref Bitlis öldürülmesine; 33 erin Bingöl karayolunda kurbanlık koyunlar gibi şehit edilmesinden, Turgut Özal ve Adnan Kahveci öldürülmesine; Madımak-Başbağlar katliamlarına kadar yüzlerce olay meydana geldi ve hepsi de faili hep meçhul olarak kaldı. Türkiye’nin Özal’la sıçrama hamlesine Derin Devlet kargaşa ile cevap vermişlerdi. 

Derin Devletin 90’lı yıllarda başlattığı karşı harekette, finali 28 Şubat postmodern darbesiyle yapacaktı. Bugün ortaya çıkan ilişkilerden anlıyoruz ki, o günkü cinayetler derin devlet (Ergenekon) ile İran İstihbaratının ortak çalışmasından başka bir şey değilmiş.

Gerçi doksanlı yılların sonlarında MGK Genel Sekreteri İlhan Kılıç, Türkiye’nin yönünü Batıdan çevirip Rusya ve İran ile ittifak kurması gerektiğini açık açık söylemişti ama biz o dönem, ilişkileri sadece göründüğü şekliyle yorumlayabiliyorduk.

Bugün Ergenekon ile İran’ın saklanıp gizlenme ihtiyacı hissetmeden ilişkilerini açıktan yaşadıklarını görebiliyoruz. 15 Temmuz’dan sonra Doğu Perinçek’in İran’a gidip 30 bin askerin ilişiğini kestiklerini övüne övüne nasıl anlattığını hatırlayın. Kara Kuvvetleri eski Komutanı Aytaç Yalman’ın 15 Temmuz’dan sonra 80 yaşında olmasına rağmen  İran’a yaptığı ziyareti ve İran’ın Türkiye’deki en bilinen ajanı Nurettin Şirin’in söylediklerini da yan yana koyun. Hatırlayacaksınız Nurettin Şirin bir bombalı su-i kast ile öldürülen İran Devrim muhafızları komutanı Kasım Süleymani hakkında onun 15 Temmuz’da neler yaptığını en iyi Recep T. Erdoğan bilir demişti. Bu cümle bile Ergenekon-Erdoğan-İran şeytan üçgeninin açık bir itirafıdır. Türkiye’nin İran’ın bir operasyon sahası haline geldiği itirafını kimse de çıkıp yalanlamadı.

Bugünkü ifşaatlar İran İstihbaratı ile Derin devlet(Ergenekon) arasındaki derin ilişkilerin çok eski yıllara dayandığını gün yüzüne seriyor. 90’lı yıllarda Özal’a karşı ittifak kuran İran-Ergenekon şebekesi bugün de uluslararası arenada terörü Türkiye’nin üzerine yapıştırdı. 

Türkiye ile ilişkilendirilen İslam kılıklı terörün, aslında İran ile doğrudan irtibatı var. Bizim bölgemiz ile irtibatlandırılan bugünkü terörü anlamak için Suriye İç Savaşı’nın başlangıcına gitmek ve Selam Tevhit Davasını da hatırlamakta büyük yarar var.

Hatırlayacaksınız, iç savaş başladığında bütün dünyanın gözü Suriye muhaliflerinin üzerindeydi ve onlara büyük sempati ile bakılıyordu. Arap baharının Suriye’ye de demokrasi, en azından bir hukuk getireceği bekleniyordu. Hatta 2012’de aralarında Türkiye, ABD, İspanya, İsveç gibi ülkelerin de olduğu Suriye Halkının Dostları Grubu bile kurulmuştu.

AKP Hükümeti Suriyeli muhalifleri desteklerken MİT içerisinde Ergenekon uzantıları da Suriye lehine çalışıyordu. Hatta Türkiye’ye sığınmış olan Özgür Suriye Ordusunun kurucusu Albay Mustafa Harmuş ve binbaşı Mustafa Kassum’u kaçırarak Suriye Rejimine teslim etmişti.

Bu olay MİT içerisindeki Ergenekon ile İran’ın ilişkisini de ortaya koyan bir olaydı. Aynı yapı IŞİD’in de kurulmasına öncülük edecekti.

IŞİD; bütün dünyanın sempatisini kazanan Suriye’deki muhalefet hareketini, öylesine zıvanadan çıkardı ki bütün dünyanın tekrar Esed’in yanında yer almasına sebep oldu. Bu örgüt İran’ın Türk Devleti içindeki uzantıları eliyle ortaya çıkarılmıştı. Öylesine vahşi cinayetler işleyip videolarla bütün dünyaya yaydılar ki artık İslam, Sünnilik, Esed muhalifleri deyince kafa kesen adamlar geliyordu akla.

Suriye’nin kuzeyinde oluşturulan denetimsiz, belirsiz, gri alan yeni dönem radikal terör için ana rahmi görevini görecekti. Türkiye’den gönderilen tırlar dolusu silahlar, Orta Asya’dan, Kafkasya’dan, Anadolu’dan, Avrupa’dan toplanan kimliği belirsiz adamlar ile Suriye iç savaşı kuralı olmayan bir savaşa dönüştürülmüştü. Çeçenlerin Suriye’de militan olarak çatışmasına karşı direnen Türkiye’deki Çeçenlerin kanaat önderi Medet Ünlü’nün suikastle öldürülmesini de bu açıdan okumak gerekir.

Sonuç olarak 2012 yılından beri Suriye’nin kuzeyinde özellikle İran istihbaratı ve Türk istihbaratının Ergenekon kanadı işbirliğiyle kimliği ve aidiyeti belirsiz teröristler üretiliyor. Katlederken çıkardıkları ‘Allah-u Ekber’ sesinden başka Müslümanlıklarıyla ilgili hiçbir şeylerini bilmiyoruz. O ses ile bütün İslam dünyasının üzerine bir virüs gibi yapışıp kalıyorlar.

Bu kanlı şebekenin en azından Türkiye uzantılarını kanun önüne çıkarmak için hayatlarını ortaya koyan hakim ve savcılar, 15 Temmuz bahane edilerek terör koruyucuları tarafından meslekten ihraç edilip hapse atıldı.

Bütün dünya da bu kanlı kirli oyunu oturmuş izliyor.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin