Erdoğan, ABD gündemine demir attı

YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP kurmayları her zaman olduğu gibi ‘gündem belirleme ve yönetme’ konusunda oldukça başarılı.

Aslında konuşulması, tartışılması gereken onlarca başlık varken ortaya ‘ABD ziyaretinin olup olmayacağı’ sorusunu attılar. Muhalefetiyle medyasıyla herkes Erdoğan’ın 13 Kasım’da Washington’a gidip gitmeyeceğini tartışıyor.

Bence boş bir tartışma. Erdoğan -hiç istenmese de- Washington’a gelecek. Çünkü bu seyahat Erdoğan’ın ‘var olma mücadelesi’nin önemli bir ayağı.

Daha önce çok yazdım, defalarca anlattım.

Halihazırda ABD Başkenti’nde Erdoğan’ın tek dostu Başkan Trump. Kongre’de olan Erdoğan alerjisi öyle böyle değil. Medya ve bürokrasi zaten malum. Özellikle de Barış Pınarı Operasyonu sırasında TSK’ya eklemlenen cihatcıların neden olduğu şiddet görüntüleri aktıkça bu tepki katlanarak büyüyor.

Yani Erdoğan Washington’da istenmiyor. Nitekim Maryland Senatörü Chris Van Hollen açık açık Erdoğan’ın Washington seyahatinin iptalini istedi.

Başkan Trump’ın da bu seyahate ‘gönülsüz’ olduğu belli. Normal şartlarda Kongre’nin ne dediğini çok önemsemeyen Trump, içinde bulunduğu azil süreci nedeniyle senatörleri de karşına almak istemiyor. O yüzden Erdoğan’a yönelik tepkinin kendisine dönmesinden endişeli. Nitekim önceki gün Erdoğan’ın Washington seyahatine dair soru sorulunca bildik Erdoğan güzellemelerini yaptıktan sonra “Beyaz Saray’a gelmeyi çok istiyor” dedi.

Trump’ın bu ifadesi “aslında ben de istemiyorum ama Erdoğan çok istiyor, ne yapalım istemesek de misafir edeceğiz” demek.

İşin özü şu; Erdoğan Washington DC’ye gelecek. Eli mahkum. Ne Trump’ın yazdığı onur kırıcı mektubu ne de Temsilciler Meclisi’nden geçen yasa tasarılarını bahane edecek gücü yok. Erdoğan için Trump aleyhine yükselen suları tutan son baraj. Onu yıkamaz. O yüzden Erdoğan Washington’a gidecek mi gitmeyecek mi denilerek hem boşa kürek çekiliyor hem de asıl konuşulması gereken gündemlerin üzeri örtülüyor.

Erdoğan Washington’a ancak Trump’ın ‘gelme’ demesi halinde gelmez.

Oysa şu an konuşulması gereken çok daha önemli başlıklar var. Hepsini ayrı ayrı analiz etmeye web sitesinde bile yer bulmak zor olacağı için özet halinde geçeceğim.

Birincisi; ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yıllık terör raporu. Rapor’da sürpriz bir durum yok. Aslında yeni olan bir şey de yok. Ancak Türkiye, ABD’nin Gülen Cemaati’ni ‘terör örgütü’ olarak kabul etmemesi, Gülen’den de “Sürgündeki din adamı” şeklinde bahsedilmesinden çok rahatsız oldu. Trump’ın hakaret içeren mektubuna ses çıkartamayan AKP yönetimi hep bir ağızdan ‘Nasıl Gülen’e terörist demezsiniz?’ diyor.

Ben ABD’nin Gülen’e neden terörist demediğini ana hatlarıyla anlatayım.

Öncelikle burası bir hukuk devleti. Güvenlik ve yargı bürokrasisi Perinçek’in Türk yargısı için kullandığı tabirle ‘siyasetin köpeği’ değil. Birine siyasi ajandanıza bağlı olarak önce ‘hocamız’ sonra ‘terörist başı’ diyemezsiniz. Hele hele darbeci gibi bir suçlamada bulunacaksanız elinizde şüpheye gerek bırakmayacak delillerin olması gerekir.

Erdoğan başta olmak üzere bütün AKP kurmayları her ağızlarını açtıklarında “90 koli belge verdik ama Gülen’i bize vermiyorsunuz” diyorlar. Bugüne kadar ABD’ye verilen ‘belge’lerin ne olduğunu Türk tarafı açıklamadı. Ancak Amerikan tarafından geçtiğimiz haftalarda net bir izahat geldi: Türkiye Gülen-15 Temmuz ilişkisine dair herhangi bir delil sunmamış.

Şöyle ki; kamuoyuna ‘Gülen’i kaçırma planı’ olarak yansıyan Mike Flynn-Ekim Alptekin davasında Adalet Bakanlığı yetkilisi mahkemede sürece ilişkin bilgilendirme yaptı.

Bakanlık yetkisi Türkiye’nin ’90 koli belge yolladık’ dediği kolilerden gazete küpürleri, iddianameler ve hukuki değeri tartışmalı dökümanlar çıktığını ancak herhangi bir delile rastlamadıklarını anlattı.

Aynı bakanlık yetkilisi  Türkiye’ye ekip yollayıp ‘iade dosyası nasıl hazırlanır’ı anlattıklarını -aslında bu utanç verici bir olay Türkiye için- ama sonrasında Türkiye’den gelen dosyalarda ‘Gülen-15 Temmuz ilişkisine dair bir delile rastlamadıklarını söyledi. Üstelik Başkan Trump’ın Gülen’i Türkiye’ye iade etme fikrine sıcak baktığı hatta bunun için ‘yargıya müdahale’ anlamına gelebilecek girişimlerde bulunduğu da ABD medyasına yansıdı.

Yani ABD canı isteyince birini, bir sivil toplum hareketini ‘terör örgütü’ ilan edemiyor.

İkincisi; AKP yönetimi ‘Erdoğan’ın ABD seyahatinden önce ABD’de sürmekte olan siyasi ve hukuki süreçlere kafa yormalı. Çünkü Hakan Atilla yargılamasının yapıldığı New York Güney Bölge Mahkemesi’nde süren Halkbank davası -Türkiye tarafından önemi anlaşılmasa da- çok kritik. Halkbank , Zarrab tatkiği uygulayıp reddi hakim yaptı ama bu durum iddianamedeki suçlamaları hafifletmiyor.

Olayın bir de ABD içsiyasetine bakan boyutu var. Senatör Ron Wyden Trump’ın Halkbank’a yönelik cezai soruşturmaya müdahale edip etmediğini soruşturma kararı aldı. Öte yandan Zarrab davasını yakın takip eden herkesin üzerinde ittifak ettiği gibi Halkbank davasını başka iddianamelerin izlemesi kuvvetle muhtemel.

Üçüncüsü; Erdoğan rejiminin ABD’de yaptığı işler mercek altında. Nitekim geçtiğimiz günlerde ABD medyasına yansıyan bir harita da Erdoğan rejiminin ilişki ağı gösterildi. İlginç şekilde Erdoğan’ın ABD’de çalıştığı isimlerle Trump’ın yakın halkasındaki isimler kesişiyor. Zaten Ukrayna skandalı nedeniyle zor günler geçiren Trump Erdoğan’ın lobi ağı nedeniyle de sorun yaşabilir. Özellikle de özel danışmanı Giuliani yüzünden. Zarrab’ın serbest kalması ve Gülen’in iadesi konusunda aktif olarak çalışan Giuliani’nin resmi olarak Türkiye’nin temsilcisi olmadığı ortaya çıktı.

Dördüncüsü; Temsilciler Meclisi’nden geçen yaptırım yasa tasarısı. Yasa tasarısında yer alan Erdoğan ve ailesinin şahsi mal varlığı maddesi Erdoğan’ın başında demoklesin kılıcı gibi sallanıyor. Söz konusu yasa Suriye yaptırımlarından bağımsız olarak işleyecek. Bu arada Wikileaks belgelerine de yansıyan bazı yazışmalara göre ABD yönetiminin Erdoğan’ın şahsi mal varlığına dair kapsamlı bilgi-belgeye zaten sahip.

Beşincisi; ABD güvenlik bürokrasisi bugünlerde Bağdadi’nin öldürülmesinden hareketle bazı soruların cevabını arıyor. Bu tip konulardaki sağlam kulisleri ile bilinen Bloomberg’e bilgi veren üç ayrı kaynağa göre ABD istihbaratı Bağdadi ile Türk istihbaratının ilişkisini araştırıyor. Bu konuda elde edilecek deliller-bilgiler Türkiye’nin başını fazlasıyla ağrıtabilir. Bu arada Türkiye’nin panikle Bağdadi’nin kızkardeşi ve gelinini yakaladığını duyurması da hayli manidar.

Altıncısı bizzat Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun adının karıştığı skandal. Organized Crime and Corruption Reporting Project’te yer alan habere göre ABD Başkanı Donald Trump’ın hapiste olan eski kampanya direktörü Paul Manafort’un lobicilerinden birisi de Mevlüt Çavuşoğlu’ydu. Sızan e-maillere göre Çavuşoğlu Avrupa Komisyonu Parlamenter Meclisi başkanı olduğu dönemde Manafort için çalıştı. Kayıtlara göre kampanya koordinatörü Alan Friedman Manafort’a e-mail yazarak “Çavuşoğlu’na 230 bin euroluk ayrı bir transfer yapılması gerektiğini” söylüyor. Çavuşoğlu’nun da ‘planlanan demeçleri’ verdiği belirtiliyor. Türkiye’de medya bırakmadıkları için kimse Çavuşoğlu’na AKPM Başkanı olduğu dönemde Manafort için gizli lobicilik yapmasına dair belgelere ilişkin soru soramadı. Bu arada hatırlatalım; Çavuşoğlu’nun adı Berat Albayrak’la birlikte “Güleni kaçırma” suçlamasında da geçiyor.

Yedincisi; (her ne kadar diğer iddialar kadar sağlam olmasa da) ABD merkezli Spectator’da çıkan bir kulis haber sosyal medya da gündem oldu.

Yazıda Erdoğan’ın Trump’ın damadı ve başdanışmanı Jared Kushner’in Suudi Prens Muhammed bin Selman arasındaki bir telefon kaydına ulaştığı, bu bilgiyle Trump’a şantaj yaptığı iddia edildi. Aynı habere göre Kushner gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın tutuklanması için MBS’e yeşil ışık yaktı. Spectator’un iddiasına göre telefon görüşmesinin bilgisine sahip olan Erdoğan, Trump’a Suriye’nin kuzeyinden çekilmesi için baskı yaptı. Spectator yazıyı ‘birden fazla kaynağa’ dayandırarak yazdığını söylese de şüpheli yaklaşmakta fayda var.

Ancak böyle bir haberin çıkabilmesi bile ABD başkentindeki psikolojiyi yansıtması açısından ilginç.

Düşünsenize ABD’de herkes Trump ile Erdoğan arasındaki ‘sıradışı’ ilişkiyi anlamlandırmaya çalışıyor. Trump’ın Erdoğan’a hitaben yazdığı meşhur mektupta yer alan “bazı sorunlarınızı çözmek için çok uğraş verdim” ifadesi iki lider arasındaki ilişkinin ‘hukuki sınırların dışına çıktığı’ yorumlarına neden oluyor.

Sekizincisi; Barış Pınarı operasyonu sırasında TSK’ya eklemlenen cihatçı grupların neden olduğu şiddet. ABD kamuoyu günlerdir Erdoğan rejiminin savaş suçlarını tartışıyor ve görünen o ki bu mesele sadece bir medya gündemi olarak kalmayacak.

Başka örnekler de sıralamak mümkün. Ancak gelinen nokta zaten fazlasıyla tuhaf. Düşünsenize Erdoğan ile Trump arasında sıradışı bir işbirliği var ve bütün bu işbirlikleri hukukun sınırlarını zorluyor. Sanki bütün yolsuz siyasetçiler bir araya gelip görünmeyen bir network inşaa etmiş gibi.

Erdoğan’ın ‘bireysel’ icraatları da normal şartlarda deprem etkisi yapacak kadar ciddi. Malum olduğu üzere ABD Temsilciler Meclisi Trump’ın azline dair süreci resmen başlattı.

Önümüzdeki dönemde halka açık oturumlar planlanıyor. O oturumlar esnasında Demokratların Başkan Trump’ı Erdoğan ve Türkiye ile olan ilişkileri nedeniyle de hedefe koyacağı yönünde sinyaller var.

Üstelik güvenlik ve istihbarat bürokrasisinin Trump’a cephe aldığı düşünülürse bu oturumlar öncesi sızacak çok önemli bilgiler-belgeler süpriz olmaz.

Şimdi en baştaki konuya dönelim. Bu tabloda konuşulması gereken konu Erdoğan’ın Washington seyahatine çıkıp çıkmayacağı mı yoksa her biri ayrı bir skandal olan bu ilişki ağı mı?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin