Doç. MAHMUT AKPINAR | YORUM
Hizmet tarihinde önemli yere sahip ‘Kaynaklar’ kampları İzmir’in doğusunda, ormanın içinde yer alan Kaynaklar Köyü’nün yakınlarında yapılmıştı. Kamp yeri köye varmadan 2-3 kilometre önce, yoldan 1 kilometre kadar içerdeydi. Köye giderken “Şurası kamp yeri!” diye uzaktan gösterirlerdi. Ama uzunca yıllar ziyaret fırsatı bulamamıştım.
İzmir’in dayanılmaz sıcağı ve nemine mukabil 300 metre rakımdaki Kaynaklar Köyü’nün havası kuru ve serindi. Orman içindeki köyün üstünden kaynak suyu çıkıyor, dereye dönüşüp ortasından akıyordu. Köy meydanını, 1000 yıllık, 4 metre çapında, 30 metre boyundaki devasa yaşlı çınar kaplıyordu. Uzun kollarıyla, bol yapraklı dallarıyla köyün sembolü koca çınar, güneşten korumak için insanları kanatlarının altına alıyordu. Çınarın gölgesi, suyun şırıltısı ve ortamın dinginliği huzur veriyordu. Ağacı, 10-12 kişi el ele tutuşarak kavrayabiliyordu. Bu yaşlı ve mehabetli çınarın ortasında var olan oyuk, o yıllarda bir ayakkabı tamircisi tarafından “işyeri” olarak kullanılıyordu.
Meydanın iki yakasında yer alan köy kahvelerinin ahşap iskemlelerinde oturuyor, esintiler yüzünüzü yalarken, dinlene dinlene çayınızı içebiliyordunuz. Kahvelerde önceleri sadece köylüler oturuyordu ama son dönemde turistik alana dönüştüğünü, köy meydanını dışardan gelenlerin doldurduğunu gördüm. Çınarın etekleri köylülerin seyyar tezgahlar kurdukları otantik bir pazar olmuştu.
1990’larda köy sohbetleri başladı. Buca’nın köylerine, Kaynaklar’a, Kırıklar’a, Belenbaşı’na sohbetlere gidiyorduk. Hocaefendi’nin 1970’lerde yaptığı gibi ilk sohbetler köy kahvelerinde yapıldı. Öyle ki bazı köylerde kahveler tıklım tıklım doluyordu. Sonra evlerini açanlar oldu. Şimdilerde, hizmetlere destek olan köylülerin hapis yattığını duyuyorum.
Bir grup arkadaşla Kaynaklar köyünde yaz kampı yapalım diye niyet ettik. Zira serinliğiyle, tertemiz havasıyla İzmir’den kaçmak için Kaynaklar idealdi. Meydanda yer alan Köy camisi yeniden yapılmış, zemin katta 10-15 kişinin kalabileceği mekan oluşmuştu. Oraya yerleştik. Caminin altı adeta doğal klimaya sahipti. Namazlarımızı camide cemaatle kılıyor, ulu çınarın altında, derenin şırıltısı eşliğinde kitaplarımızı okuyor, çayımızı içiyorduk. Favori içeceğimiz dolaptan çıkmış buz gibi sade gazozdu. Bazı günler kitapları alıp orman içlerine gidiyorduk.
Bir gün, yakın zamanda vefat ettiğini öğrendiğim (Allah rahmet eylesin) köyden berber H. abiye: “Bizi Kaynaklar kamplarının olduğu yere götür ve oraları bir anlat!” dedik. Abi ilk kamplarda öğrencileri traş edermiş. İki arabayla kamp yerine vardık. Seyrek ama yüksek çamlardan oluşan düzlükteki kamp alanında, güneş zemine nadiren vuruyordu. Eskiden mandıra olan metruk bina yıkılmaya yüz tutmuştu.
Bu makaleyi yazmadan önce kampa katılan bazı abilerle görüştüm ve bilgileri tazeledim. Kaynaklar kampları 1968, 1969 ve 1970 yıllarında olmak üzere 3 yıl yapılmış. Her bir kampın 3 ay kadar sürdüğünü, öğrencilerin, 20 kişi alabilen beyaz branda çadırlarda kaldığını söylediler. Büyükçe bir ağacın altına hasırlar serilerek mescid oluşturulmuş. Hocaefendi başta olmak üzere elinden iş gelenlerle 10 kadar çukur kazılmış ve basit helalar yapılmış. Kamplarda çoğunluğu 13-15 yaşlarında yüz civarı öğrenci kalırmış. Bir kaç üniversite öğrencisi ve yaşı büyük imam hatip öğrencisi kamp eğitiminde, düzeninde Hocaefendi’ye yardımcı olurmuş. Yemekler ağaç dallarıyla kapatılmıs basit mutfakta pişer, erzak mandıranın bir odasında korunurmuş, buzdolabı yokmuş. İlk kampta yemekleri de Hocaefendi yaparmış, un helvası efsaneymiş.
Elektirik yok, mescidi ve çadırları lüküslerle aydınlatırlarmış. Sonraki yıllarda jeneratör kullanmışlar. Su ihtiyacı mandıranın tulumbasından karşılanırmış ancak yetmediği için esnaflar büyük bidonlarla su taşırlarmış. İbriklerle abdest alınırmış. O dönemin bilinen esnafları Dr. Mustafa Asutay, Yusuf Pekmezci, Mustafa Ok, Köse Mahmut gibi abiler kampa malzeme, erzak getirir, hafta sonları kampta kalırlarmış.
Hocaefendi, kampa erzak taşıyan çarpık bacaklı Skoda kamyonetin radyosundan bütün kampa Mustafa İsmail’in ve Mısırlı hafızların Kur’an tilavetlerini dinletirmiş. Kamplara öğrenci olarak katılan bir abi anlatıyor: “Kampın mükemmel bir konumu vardı, herşey doğaldı, tabiatın ortasında çok verimli zaman dilimleriydi. Güne teheccütle başlardık. Namazlardan sonra uzun tesbihatları yüksek sesle yapardık. Nebatatın, hayvanatın bizimle zikrettiğini hissederdik. İşrak, duha, evvabin gibi bütün nafile namazları kılardık. Herkes külliyatı bitirirdi. Ayrıca onar kişilik gruplar halinde bir abinin nezaretinde ağaçların altına dağılır ve müzakereli dersler yapardık. Kampa dair işler birlikte ve imece usulü yapılırdı. Bazı öğrenciler ellerinde lüküslerle gece nöbeti tutardı. Tabiatla iç içeydik, kainatla senkronize olurduk. O kamplar, ibadetler ve dualarla sahabe hayatı gibiydi bizim için.”
Bize kampı gezdiren H. abi, “O kamplarda ben öğrencileri traş ederdim, bir defasında Erbakan geldi, Hocaefendi ile şurada oturdular, konuştular.” demişti.

Sonra bu bilginin peşini kovaladım ve konuyu vuzuha kavuşturdum. Erbakan, 1969 genel seçimlerinde Adalet Partisinden Milletvekili adayı olmak istiyor ama Demirel listeye almıyor. Erbakan da seçimlere Konya’dan bağımsız girip iki milletvekiline yetecek oyla seçiliyor. O sıralar Milli Nizam Partisi’nin kuruluşuyla meşgul.
Kendisine destek verecek, partiye katılacak insanlar arıyor. Türkiye’de halk üzerinde müessir hoca sayısı fazla değil. Bunlardan birisi de 30’lu yaşların başında olan İzmir vaizi genç Fethullan Gülen. Erbakan, 1969 yılındaki son Kaynaklar kampına gelip Hocaefendi’yi ziyaret ediyor.
Dönemin genç ve parlak siyasetçisi Erbakan, dindarlardan oy almayı hedefliyor. Fethullah Gülen’i kadrosuna katmak, desteğini almak için geliyor. Kampın bir köşesinde konuşuyorlar. Erbakan 43 yaşında ve profesör. Hocaefendi’den yaş, eğitim ve sosyal statü olarak daha yukarıda. Bu ziyarette 17 Ocak 1970’te kuracakları, 1971 muhtırasıyla kapatılacak Milli Nizam Partisi’nin çalışmalarını, amaçlarını vb anlatıyor. Fethullah Gülen’i de partiye davet ediyor.
Hocaefendi Necmettin Erbakan’ı saygıyla ve sözünü kesmeden dinliyor. Söylediklerine itiraz etmiyor ama “olur” da demiyor. Cevabın olumsuz olduğunu anlayan Erbakan, kızarak ve üst perdeden Gülen’e: “Bak hoca! Sizin bu işler çok zaman alır. Burada bir sürü çocuk görüyorum. Çoğu ilkokulu yeni bitirmiş. Siz bu çocukları okutacak, eğiteceksiniz, bunlar ortaokulu bitirecek, liseyi bitirecek, sonra üniversiteye gidecek, hayatın içine atılacak vs. Bu çook uzun bir yol. Bunların adam olup işe yaraması yıllar yıllar alır. Biz partiyi kuruyoruz, çok sürmez iktidar oluruz. Pek çok sorunu kısa yoldan halledeceğiz.” der. Kamp yerinden sitemle ve memnuniyetsizce ayrılır.
O kamplarda bulunan çocuklar ortaokulu, liseyi, üniversiteyi bitirip çoğaldılar, hayatın içinde etkin hale geldiler. Sadece Türkiye’de 1200 okul, binlerce dershane, 17 üniversite kurdular. Dünyanın dört bir yanına dağılıp kurumlar açtı, çok başarılı işler yaptılar.
Milli Nizam Partisi 1971 muhtırasında kapatıldı, Gülen hapis yattı, Erbakan İsviçre’de olduğu için hapse girmedi. Ortam yumuşayınca (1973) Erbakan Türkiye’ye dönüp Milli Selamet Partisini kurdu. Tek başına iktidar olamasa da birkaç defa iktidar ortağı oldu ama Türkiye’deki Müslümanların problemleri çözülmedi.
Onun talebeleri 23 yıldır ve tek başına iktidardalar. “Mücahit”, “İslamcı” olarak başladıkları dava, müteahhitliğe, yalana ve talana dönüştü. Erbakan’ın yetiştirmesi AKP siyasetçileri demokrasi, hukuk, adalet söylemiyle işe başlayıp şirazeden çıktılar. Onların döneminde uyuşturucu kullanımı, fuhuş, alkol tüketimi, hırsızlık, yolsuzluk ve hertürden ahlaksızlık patlama yaptı. Namaz kılma oranları düştü, gençler deizme ve ateizme yöneliyor.
Siyasal İslamcılar ile Gülen’in ayrışması temelden ve yönteme dayalıydı. Gülen’in Kaynaklar Kampı’nda Erbakan’a “hayır” demesi, siyasetle arasına mesafe koyması ilkeseldi. Siyasal İslamcılar iktidarı ele geçirip toplumu tepeden şekillendirmeyi, “tümden gelim” yöntemini tercih ederken, Gülen “tüme varım” yöntemini tercih ediyordu. Zira Nebevi İslam güçle, siyasetle toplumu yukarıdan yapılandıran toptancı yaklaşımı onaylamıyordu.
Gülen ve Hizmet ahlaklı, kamil müminler yetiştirmek suretiyle, önce ailenin, sonra toplumun, sonra da devletin düzeleceğini, olumsuzluklardan kurtulacağını, ilerleyeceğini düşünüyordu. Siyasi parti kurup iktidar olmanın insan odaklı sorunları temelden çözeceğine inanmıyordu. İnsanlığın, İslam dünyasının ve Türkiye’nin sorunlarını çözmenin yolunun tek tek insanlarla meşgul olmaktan, eğitimli, donanımlı, ahlaklı, insaf ve vicdan sahibi bireyler yetiştirmekten geçtiğine inanıyordu.
Yöntem farklılığı nedeniyle Milli Görüş zihniyeti uzun yıllar Hizmet Hareketi’ni “Çoluk çocukla uğraşıyorlar! Bu işler siyasetle ve devleti ele geçirerek çözülür!“ diye küçümsedi, pasif gördü. Öte yandan siyaseten “Bizi desteklemiyorlar!” diye yıllarca, içten içe husumet beslediler.
Erbakan vefat edeli çok oldu. Ama iktidardaki talebeleri, “O çocuklar büyüdüler, hayatın içinde etkili hale geldiler!” diye hep hazımsızdı. Başlarda pragmatist davrandılar, “dost” gibi göründüler. Lakin, yolsuzluklarına göz yummuyor, “mutlak biat etmiyor” diye karın ağrıları hep vardı. Sonra, Ulusalcı/Ergenekoncularla ortak olup “Tağut” ilan ettikleri devleti kutsadılar. Bu işbirliğiyle, 15 Temmuz’da kamplardan yetişen insanlara tuzak kurdular.
Hırsızlar ve katiller koalisyonu 10 yıldır Anadolu’dan çıkıp bindir zorlukla hayata tutunan, eğitimli, donanımlı insanları biçiyor. Yüzbinlercesini hapislere doldurdu. Destek veren iş adamlarının mallarına çöktü. Yetmedi, hamile kadınlara, 80’lik ihtiyarlara kadar zulmettiler. İçlerinde nasıl bir kin, intikam biriktirdilerse en küçük adalet ve merhamet kaygısı taşımadan zulme devam ediyorlar. Öğrencilerin birlikte ders çalışmasını, sinemaya gitmesini bile “terör faaliyeti” sayıyorlar. Öcalan’ı hapisten çıkarıp TBMM’ye sokmanın planlarını yaparken, reşit olmayan kız çocuklarını “terör”den hapse atıyorlar.

Allah razı olsun çok guzel bir yazi , cok istifade ettim.
Allah razı olsun Mahmut hocam, yazılarınız ve hatıralarınız yakın döneme ışık tutuyor .
Nakşi bir babanın tabiat ve merhametten başka hiçbir değere inanmayan oğluyum.80 yaşıma geldim.Hem Mühendis, hem Hukukçuyum. Yargının halini gördüğüm için staj bile yapmadım.Okullara ve kişilere binlerce kitap bağışladım.2 si akrabaların çocukları ikisi SHÇEK den evlat edindiğim 4 çocuk büyüttüm.Kızımı evlendirdim.Şimdi torun bakıyoruz..Yazınızı okudum.Siyasetin ve Hizmet dediğiniz oluşumun ayni çamurun tuğlaları olduğunu gördüm.
Bence daha dikkatli bakmalısınız. Aslında dikkatli bakmaya da gerek yok. Fark o kadar açık ki görmemek için ön yargılı olmak gerekiyor. Buraya gelip bu yazıyı okuduysanız içinizde hakperest bir taraf var. Onun hatırına hizmet hareketini doğru kaynaklardan araştırmanızı tavsiye ve rica ediyorum efendim.
O zaman boşuna ilim tahsil etmişsiniz, boşuna yorulmuşsunuz! Nasıl aynı çamur oluyormuş ki?! Çağı,yapılanları,olan olayları demek ki yorumlayamamış ve anlayamamışsınız! Hizmet manevi bir yapılanma ve her yapılanmada olduğu gibi insan unsuru var olduğu için hata da olabilir. Çamur diyorsınuz ya hani, o çamura taş atılırsa etrafa çamur sıçrar çirkin görüntü olur ama çamuru yapının duvarı için kullanırsanız çamur işe yaramış olur!
Bazıları için aynı çamurun tuğlaları değil aynı ahırın gübreler deme hakkımı saklı tutmuştur.
Yazık…
80 yashiniza gelmishsiniz, bazi hakiketleri goremiyorsunuz.. yanlish anlamishsiniz..yazik…bosha gecmish bir omur
Yazık yaṣadığınız onca yıla, madem ki Hizmet’te göre göre bir ‘çamur’ gördüyseniz. Ne mühendisi olduğunuzu bilmiyorum ama çamur ve nur hâlesi arasındaki farkı göremeyecek kadar uzaksınız, inandığınızı söylediğiniz iki değerden biri olan ‘tabiat’tan…Vicdan pörsüyünce stajını yapmak istemediğiniz hukuk tahsiliniz de bir iṣe yaramıyor elbette ve hukuk, hakkaniyet ve merhamet gibi -ki inandığınızı söylediğiniz ikinci değer oluyor- boṣ laftan öteye gitmiyor maalesef…Yargıyı temsil eden kadının gözlerindeki gibi bir bandaj varsa gönül gözünüzde, çıkarmanızı ve dünyaya o ṣekilde bir daha nazar etmenizi öneririm. Belki de haddimi aṣmıṣ olarak…
yaş 80 olmuş. öğrendiğim tek şey kendi dünyan.
Burada fikrini beyan etmiş birisini olduğu gibi kabullenmek gerek. Kaldı ki bu iki şahsın arasında metod olarak kişi bazı da fark olsada geciskenlik tabana gittikçe arttığından yukarıdaki fikir ve metod ayrılığı tabanda o kadar hissedilmiyor. Sonuçta milli gorusun tabanı ve arka mahallesi aynı zamanda cemaatin yurtlarında kalmış taban ve mahalle ile aynı konu mda hatta aynı ailede. Kesinlikle fikir temeli ve lider metodolojisi olarak farklı olan bu yapılar tabana doğru gittikçe aynı fikir ve karakter yapısında bulusabilmektedir. Aynı kişi milli görüşçü olup cemaattende olabiliyor. Örnekle yola çıkılacak olursa Bülent Arınç karaktersizi milli gorusun temel yapı taşlarından olup aynı zamanda cematteki zavallılar tarafından çokta seçilmişti ne hikmetse. Tabi kimisi için Manisalı bu lmasi geçer akçe kimisi için hitabetindeki üslubun erbakandan farklı olması. Peki gelinen nokta nedir. herkes çok kötü yakalandı. Bence Erbakan sivri dilli o çok konuşup iş yapamayan hali ile münafık muslumanlardan daha şirin görünüyor. Tercihse Erbakan için siyonizmi tercih etti diye biliyormuyuz hayır, akp için desek ne olur yüzde 99 örtüşüyor. Hem milli görüş hem akp tabanı içerisinde cemaat üyeleri az bir nüfusa sahip değil. Açıkça söylemek isterim şahsen cematteki taban her iki siyasal akımın yanına anapi da eklerseniz bide MHP. cemaatin tabanının yüzde 90 inin üstüne çıkarsınız. Buda ne demektir. Hoca efendi in cemaat out. Ben şu an itibarıyla bile hoca efendinin tam anlamıyla arkasından gidenler tarafından anlaşıldığını düşünmüyorum. Bu akımlar ve ona bağlı mahallelerden yatisen bireylerin hizmet hareketini anlaybileceklerine kesinlikle inanmıyorum. Sadece kendilerini bir takım degerler kazandirirlar.
Cemil Bey Üstadım, Sanki hükmünüz kastını aşmış gibi görünüyor. Sekiz küsür milyar insan olarak hepimizin hammaddesi aynı. Ama aramızda bin bir çeşit fark var. Riyakârlık ve kibrin tecessüm etmiş hali olan Erbakan ile tevazu ve samimiyet timsali Gülen’i bir tutmak veya benzetmek âdil olmaz zannediyorum.
Allah Hocaefendi’ye rahmet etsin, onu firdevs cennetleri ile şereflendirsin.
85-86 yıl yaşadı ama hep çile, hep gözyaşı, hep ızdırap… Onun hakkını nasıl ödeyebiliriz ki!
Samimi talebeleri de Hocaefendi’nin yolunu seçtiler ve insana yatırım yaptılar.
Hocaefendi, iyi ki ayağına kadar gelen siyasi veya devlet içindeki makamları reddetti, iyi ki yolundan ayrılmadı.
O, gücü değil tevazuyu, serveti değil fakirliği, edebiyat yapmayı değil samimiyeti seçti.
Hocaefendi’nin eserleri bir yana hayatı bile bize çok dersler veriyor.
Kalemine kuvvet.Yüreğine dağlık olaylara kalp gözü ve kafa gözlüğü vicdan ölçüsüyle bakanlar hakikati yakalarlar yalnız kafa gözüyle bakanlar her zaman falso yaşamış sürüngen aklı ile düşünüp meseleyi kökünden halledeceklerini zannedip kendi çukurlarında boğulup gideceklerdir
Mahmut Bey,
Erbakan’ın karekteri ” kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş” cinsinden. Allah u a’lem; Erbakan, Hocaefendi’yi kampta ziyaret ettiği için orada patates soyulduğunu gördüyse “onlar patates dininden” sözünü de orada imal etmiş olabilir.
Hatta Hocaefendi’yi Amerikan’ın Türkiye ve Ortadoğu şefi Graham Fuller ile irtibatlandırma da Erbakan’a has bir yakıştırma. Ben bunu daha 1986 yıllarda üniversite öğrencisiyken işittim
Erbakan ve Erdoğan karekterleri böyle. Kendilerine ilk desteği veren Esad Coşan Hoca’ya sahip çıkmadılar. Hasan Mezarcıyı koruyamayıp sattılar.
Şimdi ötede hesabını veriyordur.
Çok teşekkürler
Kaleminize sağlık Mahmut bey, özellikle genç nesiller için hizmetin dünü ile bugüne arasındaki benzerlikleri/farklılıkları yaşanmış örnekler üzerinden tahlil ederek yazmanız bence çok kıymetli. Çok teşekkürler…
Allah sonsuz razı olsun Mahmut abi! İnşallah sizi yerinizde gelip görmek de nasip olur! Yazıyı kaçırmayın diyorum başka da bir şey demiyorum. Tüm seri bir oturuşta okunur. Geçmişe dönük makaleleri seviyorum. Çünkü hizmeti yeni tanımaya başladığımı hissettiriyor. İnsan tanıdıkça seviyor. Allah razı olsun tüm hizmet edeblerden
B
KAÇINILMAZ BAŞARISIZLIK (Zahiren)
Bazı durumlar vardır:
Elinizde sınırlı çözüm yolları vardır ve gelen sel hayli büyüktür. Siz tüm gayretinizle, elinizdeki olnaklarla bu sele karşı koymak, bundan kurtulmak için aksiyonda bulunursunuz.
Fakat can yakıcı zararlarla ancak bu beladan kurtulursunuz. Neticede istenen başarılamamıştır. Zarar görülmüştür. Fakat burada BİR SUÇ, BİR SUÇLU YOKTUR.
Görüntü, bir başarısızlık düşünmeye sevk etse bile. Görev yerine getirilmiş ve bu görevden tam puan alınmıştır. Özde bir başarısızlık yoktur. Suçlu arayışı, olayın bütününe hakim olamamanın bir sonucudur.
Hizmet hareketinin de son 12 yıldır, Türkiyede başına gelenler ve bunlara karşı Hizmetin fiilleri, tarzları, gayretleri yerindedir, sınırlı sayıda bulan ve yapılması zorunlu reaksiyonlardır. Bunda bir başarısızlık yok. O şartlara göre en iyi görülen çareler uygulandı.
Ama selin büyüklüğü nedeniyle, birtakım zararlar alındı. Ama topyekün bir baskı, soykırım hamlelerine karşı yapılan reaksiyonların etkinliğiyle ki, planladıkları yok etme niyetlerinden az bir kısmını gerçekleştirebildiler, şer şebekeleri.
Bu netice dolayısıyla, Hizmet BAŞARILI bir mücadelede bulunmuştur Türkiyede, diyebiliriz.
Hocaefendiyi anlayamayan ve ş.erbakanların ş.erdoganların politik zehirleri ile zehirlenip te şöhret budalası, yönetim budalası olanların hizmetimizi getirdikleri durum ortada😔😔😔 ve GÖZÜMÜZÜN AÇILMASI VE SİYASET ŞEYTANINDAN UZAK DURUP gönül gönül diyar diyar Allahın adını i’la etmeliyiz ki çok zaman kaybettik🤲🤲🤲
Bu yazımdaki üslubum da canım yolunda kurban olsun Hocamıza ve Üstadımıza r.anhum uymadı ama demeden edemedim🙏🙏🙏
Kaleminize sağlık
Cok guzel bir yazi olmus. Hala hayattaki katilimcilarinin katkilariyla kaynaklar kampi hakkinda detayli bir kitap yazilsa ne kadar da guzel olur. Bu tur hatirat/tarihce turu eserler hem okumasi rahat ve mutluluk verici hem de cok istifadeli eserlerdir
Mahmut Bey tarihe ışık tutan bir kilometre taşını da yerleştirmiş yerli yerine. Allah razı olsun!
Üniversite yıllarımda (87-93) ağırlıklı olarak devlet yurtlarında tanıdığım Milli Gençlik Vakfı, yani milli görüşün gençlik kolları, ve radikal islamcılığı temsil eden, irancı olarak da bilinen, kişi ve grupların en birinci önem verdikleri vazifenin ihtiyaç sahibine ihtiyaca göre irşat ve tebliğ değil, hizmetteki arkadaşların el attığı, ilgilendiği gençleri, tam kalpleri ısınmaya yüz tutarken bir köşeye çekip ifsat etmek, kafalarını karıştırmak, zihinlerini bulandırmak olduğuna şahit oldum (bildik söylemlerle: ajan, cia, mossad vs). İşleri güçleri, varsa yoksa hizmet ve hizmet insanları ile mücadele idi. Görev ajandalarının birinci sırasında sanki bu madde yazılı sanırdınız.
Haset ve kıskançlıktan beslenen bir katalizörleri vardı sanki. O yılların önemli sorunlarından birisi başörtüsü yasağı idi mesela. Her Cuma namaz çıkışında Beyazıt cami önündeki meydanda eylemleri olurdu, yer yer polis şiddetine maruz kalırlardı. Bu kalemden birisinin bir akşam yurtta hizmetten bir arkadaşa söylediği şu cümle çok manidardır mesela:
“Anlayamıyorum! Hiç birşey yapmıyorsunuz, hiçbir eylemde yoksunuz, ama en hızlı sizin cemaat büyüyor, her gün sayınız artıyor.”
Üç ‘Ali’nin ince hacimli kitaplarını okurlardı yaygın olarak: Ali Şeriati, Ali Bulaç ve Ali Ünal. Hoş, gerçekten içselleştirip okumuş olsalardı ve okuyup anladıklarını uygulamaya geçirselerde ülkemiz şu an bu durumda olmazdı, o da ayrı bir konu. Ali Ünal ağabeyin geçmişinde irancı-radikal bir çizginin olduğu, hatta bir dönem İran’a gidip Humeyni’nin yanında kaldığı bilinir. Ballar balını ise Hizmet’te bulmuştur nihayet. Bir defasında radikal çizgiden birisi, Ali Ünal ağabeyin o eski kitaplarından birini okurken, hizmetteki bir kardeşimizin dikkatini çekmiş ve kitaba elini uzatıp şöyle bir kapağını çevirmişti. Şu yorum ile karşılaştık okuyan kişinin ağzından:
“Evet, mutasyona uğradığını biliyorum, ama kitap güzel.”
…
Muhterem Hocamız (k.s.) hizmetimizi, “yumurtalarım, civcivlerim” diyerek, siyasetten uzak tutmaya ne kadar itina gösterdiyse yıllar yılı, bizlerse meğer bir fırsat çıksa da siyasete balıklama dalsak hasretiyle yanıp tutuşuyormuşuz. Hal böyle olunca 2000’den sonra ortaya çıkan siyasi tabloda (anahtar kelimeler: Cem Uzan, Genç Parti, Ebru Gündeş – Yeşim Salkım konserleri eşliğinde bol ikramlı vatan-millet-sakarya söylemli organize seçim mitingleri; neticede merkez sağ partilerin toptan saf dışı kalması ve AKP’nin mecliste nitekilikli çoğuluğun kıyısından dönmesi) çok başarılı bir operasyonla bizleri (kasten ‘hizmetimizi’ demiyorum, zira HE’nin ikazları hiç bir zaman dinlenmedi) siyasete bulaştırdılar.
İçimize Truva atı soktular ve biz de buna teşne imişiz. Netice ortada…
Ammeller niyetlere göredir demişler büyüklerimiz.
“Ameller niyetlere göredir” hadisinin Arapça’sı “إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ” (İnnemâl-a’mâlü bin-niyyât) şeklinde yazılır. Bu hadis, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v) bir sözüdür ve anlamı “Ameller ancak niyetlere göredir” şeklindedir.
Bu hadis, İslam inancında büyük bir öneme sahiptir ve amellerin kabul edilmesinin niyetlere bağlı olduğunu vurgular. Yani, bir kişi bir işi yaparken hangi niyetle yaparsa, o işin karşılığını da o niyetine göre alır. Örneğin, Allah rızası için yapılan bir ibadet, Allah katında kabul görürken, gösteriş veya dünya menfaati için yapılan bir ibadet ise karşılığını bulmaz