Egemenlik Hakkı  [Demokrasi ve İslam-5]  

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Demokrasinin İslam’ın öngördüğü bir siyasal model olamayacağını savunanların en fazla üzerinde durdukları mesele, hâkimiyettir. Onlara göre, demokrasiler egemenlik hakkını halka verirken, Kur’ân ayetleri ısrarla hakimiyetin Allah’a ait olduğunu bildirmektedir. (Âl-i İmran, 3/154; Yusuf, 12/40)

Acaba otorite ve hakimiyetin Allah’a ait olmasının anlamı nedir? Elbette bunun anlamı Allah’ın yeryüzüne inip insanları yönetmesi demek değildir. Bilakis bununla kastedilen öncelikli mana, yeryüzünde ve bütün kâinatta genel ve kalıcı hakimiyetin Allah’a ait olmasıdır. Hakimiyetten anlaşılan ikinci mana ise ahirette nihai hükmü Allah’ın vereceği, kulları arasındaki bütün ihtilafların Allah tarafından çözüme kavuşturulacağıdır. Hüküm ve hakimiyetin Allah’a ait olmasının diğer bir manası ise yasama faaliyetinde Allah’ın vaz etmiş olduğu hükümlere muhalif bir yolun tutulmamasıdır.

Bu sebepledir ki hakimiyetin millete ait olmasıyla kastedilen, Allah’ın hakkını gasp ederek bunu insanlara verme demek değildir. Bilakis otorite ve egemenlik hakkını belirli şahıs ve zümrelerin elinden alarak, millete emanet etmektir. Bununla bir taraftan ele geçirdiği güç ve iktidarı baskı aracı olarak kullanarak halk üzerinde despotik bir rejim inşa eden diktatörlerin; diğer taraftan ise Allah adına yeryüzünde iktidar tekeli kuran teokratik rejimlerin önüne geçilmesi hedeflenmiştir.

Esasında yönetim ve siyasetin düzenlenmesi, adil ve güvenilir bir toplumsal hayatın inşa edilmesi, zulüm ve haksızlıkların önlenmesi vs. insanın yeryüzünde “halife” olarak yaratılmasının da gereklerindendir.

Dört Halife dönemi siyasi uygulamaları da iktidarın kaynağının beşerî olduğu düşüncesine dayanır. Aynı şekilde İslam fukahası da ısrarla yönetici tayininin halkın rıza ve kabulüne dayanması gerektiğini, yani yöneticilerin iktidar yetkisini ilahî bir kaynaktan değil halktan alacaklarını ifade etmişlerdir. Egemenlik hakkının halka bırakılması, adil, hakkaniyetli, şeffaf ve denetlenebilir bir yönetimin ortaya çıkması adına fevkalade önemlidir. Zira tarihte, elinde tuttuğu iktidar gücünü ilahî bir kaynağa dayayan neredeyse bütün yöneticiler, baskı, istibdat ve zorbalığa yönelmişlerdir.

Demokrasiyi Allah’ın hakimiyetine ters bir yönetim şekli olarak gören zihniyetin, Haricilerden bir farkı yoktur. Zira onlar da Hâkim-i Mutlak’ın Allah olduğunu öne sürerek Hz. Ali ve Muaviye’nin hakem tayin etmesine karşı çıkmışlardı. Hz. Ali, Haricilerin hakemlikle ilgili sözlerini, “Kendisiyle bâtıl amaçlanmış hak bir söz.” şeklinde tanımlamıştı. Buradan hareketle şunu ifade edebiliriz: Her ne kadar hakimiyetin Allah’a ait olduğu sözü hak bir söz olsa da, bunu demokrasiyi mahkum etmek için kullanmak yanlış bir yorumdur.

Aslında bu tür gerekçelerle demokrasiyi reddetmek, İslam adına demokrasi düşmanlığı yapmak işin kolayına kaçmaktır. Sıradan bir Müslüman bile “Egemenlik Allah’ındır, milletin değil.” sloganıyla rahatlıkla demokrasi karşıtı olabilir. Bunun için hiçbir entelektüel faaliyete, derin düşünceye gerek yoktur. Önemli olan Müslümanların yönetimle ilgili problemlerine ikna edici çözümler üretebilmek, bu konuda alternatifler ortaya koyabilmektir. Fakat bu, sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Ne var ki bu yapılamadığı sürece mevcut modeller arasında en iyisi olan demokrasiye karşı gelmek ciddi komplikasyonlara sebep olacaktır.

Demokrasi karşıtları gittikçe yaygınlaşan şiddet sarmalına, toplum fertleri arasında sürekli tırmanan gerginlik ve çatışmalara, İslam coğrafyasında hâkim olan kaos ve anarşiye çözüm üretebiliyorlar mı? İslam’ın nihai ilkeleri olan, adalet, barış, diyalog, güvenlik gibi değerlerin gerçekleşmesi adına sahici çözümler bulabiliyorlar mı? Hayatın her alanında hâkim olmaya başlayan çoğulculukla nasıl baş edeceklerine dair ortaya koydukları bir reçeteleri var mı? Küreselleşen bir dünyada insanlığın ortak problemlerine çözüm üretebilecek birikim ve donanıma sahipler mi? Dünyanın huzur ve salahı adına kalıcı ve kabul edilebilir bir barış inşa edebiliyorlar mı? Temel hak ve özgürlükleri garanti altına alabilecek, zayıfları koruyabilecek, mazlum ve mağdurların hakkını savunabilecek adil bir sistem önerileri mevcut mu?

Soruları artırabiliriz: Doğu toplumlarının kılcallarına kadar işlemiş istibdat düşüncesini söküp atma adına nasıl bir strateji takip ediyorlar? Güç ve iktidarı ele geçirip onu kendi arzu ve çıkarları istikametinde kullanmak için fırsat bekleyen istismarcılara karşı ne tür önlemleri var? Uzun asırlardan beri zihinlerde kökleşen kutsal devlet anlayışı karşısında bireylerin haklarını koruyabiliyor; devletin ali menfaatleri karşısında tek bir ferdin dahi feda edilemeyeceğine âlemi ikna edebiliyorlar mı? İktidar sahiplerinin keyiflerince kanun yapmasının, devlet imkânlarını oligarşik bir azınlığın emrine vermesinin, halkı köleleştirmesinin önüne geçebiliyorlar mı? Dinin, iktidara gelmek için istismar edilen bir araç olarak kullanılması, siyasilerin şahsi çıkarlarının din kılıfında meşrulaştırılması karşısında ne gibi çözüm önerileri var?

Demokrasinin şöyle veya böyle bir çözüm ürettiği bütün bu sorulara ikna edici cevaplar veremedikleri ve bu konularda alternatif çözümler geliştiremedikleri sürece, Müslümanların, demokrasi aleyhindeki söz ve gerekçeleri başkaları tarafından ciddiye alınmayacaktır.

Yasama Yetkisi

Hakimiyet meselesiyle yakından alakalı olan diğer bir konu da yasama yetkisidir. Demokrasi karşıtları yasama yetkisinin meclislere bırakılmasını, beşer iradesini Allah iradesinin yerine koyma olarak değerlendirir. En başta şunu ifade etmek gerekir ki naslarla belirlenen hükümlerin sayısı sınırlı, hukukî olaylar ise sınırsız olduğu için içtihat faaliyeti kaçınılmazdır. Üstelik devlet yönetimi, ülke siyaseti ve idari işlerle ilgili naslarda yer alan hükümlerin evrensel ilke ve prensiplerden ibaret olduğunu ve bu konuların genel itibarıyla insan aklına ve insan tecrübesine bırakıldığı unutmamak gerekir. Osmanlı’da şeri hukukun yanında bir de örfi hukukun bulunması da bunu gösterir.

Öte yandan demokrasinin ve özellikle de yasamanın, toplumların özelliklerine göre bir kısım farklı özellikler arz edeceği muhakkaktır. Burada mevzubahis olan toplum, Müslüman bir toplumdur, en azından Müslümanların ağırlıkta olduğu bir toplumdur. Biz, böyle bir toplumda demokrasinin uygulanmasının mümkün olup olmadığını ele alıyoruz. Müslüman bir toplumun veya bu toplum tarafından seçilen vekillerin, dini, bütünüyle ihmal edeceklerini ve ona aykırı hükümler koyacaklarını farz etmek makul değildir. Nitekim Allah Resûlü de ümmetinin dalalet üzerinde ittifak etmeyeceğini ifade buyurmuştur. (Trimiz, Fiten 7) Eğer bu oluyorsa, dinî hassasiyetlerin kaybolması, toplum üzerinde ciddi bir baskı ve zorlamanın hâkim olması ve cehalet gibi halledilmesi gereken daha öncelikli problemler var demektir.

Elbette Türkiye gibi laiklik ve sekülerliğin din karşıtı bir ideolojiye dönüştüğü ve topluma dayatıldığı ülkelerde, Müslüman toplumun iradesinin yasama ve yönetim üzerinde etkili olması konusunda bir kısım sorunlarla karşılaşılacaktır. Fakat söz konusu sorunları aşmanın yolu demokrasi düşmanlığı yapmak veya demokrasiyi İslam karşıtı bir sistem olarak görmek değildir. Bilakis yine demokratik mekanizmalar vasıtasıyla söz konusu sorunların üstesinden gelmeye çalışmaktır.

Günümüz demokrasilerinin halkın manevî ve uhrevî ihtiyaçlarıyla yeterince ilgilenmedikleri, insanların dinlerini yaşama konusundaki talep ve ihtiyaçlarını yeterince müzakere etmedikleri bir gerçektir. Bunun önemli bir sebebi, pozitivist ve rasyonalist felsefenin Batı toplumları ve demokrasiler üzerindeki etkisidir. Ayrıca Hıristiyanlıkta ailevî, sosyal, içtimaî ve hukukî alanı düzenleyecek yasaların bulunmaması da dinin yasamayla ilişkisinin çok boyutlu ve derinlikli bir şekilde ele alınmasının önüne geçmiştir. Müslüman dünyasındaki demokrasi tecrübeleri ise henüz emekleme çağında olduğundan bu konu yeterince aydınlığa kavuşturulamamış, Müslüman toplumlara uygun çözümler geliştirilememiştir.

Bilindiği üzere demokrasilerde asıl olan, hukuk kurallarının, kültüre, toplumsal telakkilere, halkın örf ve âdetlerine uygunluk arz etmesidir. Farklı bir ifadeyle yasaları ortaya çıkaracak en önemli “yaratıcı kaynak” örftür. Müslüman toplumların ortak değer hükümlerini, kültürlerini ve örflerini şekillendiren ve belirleyen dinamik güç ise dindir. Bu sebeple yasama faaliyeti dinden bağımsız veya dine aykırı bir tarzda yürütüldüğü takdirde, yapılan kanunların kamusal vicdanda bir karşılığı olmayacaktır. Dolayısıyla da devletin çıkardığı kanun ve yasaların toplum üzerindeki yaptırım gücü oldukça sınırlı kalacaktır. Hatta bazı durumlarda halk arasında “devlet hukuku” ve “İslam hukuku” şeklinde ikili bir hukuk ortaya çıkacaktır. Bu sebeple din ve devletin barışık olmadığı, halkın talep ve beklentilerinin politik alanda ifadesini bulamadığı Müslüman ülkelerde gerçek bir demokrasi inşa etmek mümkün değildir.

Öte yandan İslam’ın fert ve toplum hayatıyla ilgili ortaya koymuş olduğu bir kısım ilke ve kuralların, hukuk devletinin normatif bir güvencesi olduğu da unutulmamalıdır. Zira bu kurallar bir taraftan yöneticilerin iktidarını sınırlarken, diğer yandan da egemen sınıfların çıkarlarına göre kanunlarla oynamasını engellemektedir. Ayrıca İslam’da Şari tarafından konulmuş bir kısım sabitelerin bulunması, devlet başkanının, kanun yapıcıların veya halk çoğunluğunun mutlak bir otoriteye sahip olmadığının da bir ifadesidir.

Burada akla gelmesi muhtemel bir soru üzerinde durmakta fayda var. Bir toplumun tamamının Müslüman fertlerden oluştuğu devletlerde, Müslümanların dinleriyle ilgili beklenti ve taleplerinin yasama faaliyetine yansıması demokrasilerin de bir gereğidir. Fakat aynı devlet çatısı altında farklı din mensuplarının veya herhangi bir dine inanmayan insanların da yaşadığı toplumlarda hiçbir görüş diğeri üzerinde baskı unsuru haline getirilmeksizin birlikte yaşama nasıl sağlanacak, kısaca hak ve özgürlükler nasıl korunacaktır?

Esasında politik alanı tümüyle dinden soyutlamak isteyenlerin asıl maksadı, dinin, azınlık grupların özgürlüklerini kısıtlayacak bir baskı unsuru olmasının önüne geçmektir. İşte buradaki nirengi nokta da hem Müslümanların herhangi bir baskı olmaksızın dinlerini özgürce yaşayabilmeleri hem de kendi inanış ve yaşayışlarını başkalarına dayatmamalarıdır.

Her ne kadar bir kısım Müslümanlar aksi bir görüntü sergileseler de İslamî hükümler açısından bunun sağlanması hiç de zor değildir. Çünkü İslamî hükümler sadece Müslümanları bağlar. İslam, başka din mensuplarını inanmaya zorlamadığı gibi onları, getirmiş olduğu ahkamı uygulamakla da mükellef tutmaz. Kur’an onlarca ayet-i kerimesinde açık ve sarih olarak bunu vurgulamıştır. (el-Kâfirûn, 109/3-6) Bu sebepledir ki çoğulculuğun önemli bir sosyal olgu haline geldiği günümüz dünyasında, aynı toplumda çatışmaksızın bütün dinlerin, ideolojilerin, düşüncelerin birlikte var olabilmesinin en önemli çözümü demokrasidir.

Başka Kültürlerden İstifade

Demokrasiyle ilgili dile getirilen itirazlardan birisi de onun Batı menşeli ve beşer ürünü olmasıdır. Bu açıdan kısaca Müslümanlar tarafından demokrasinin kabul veya reddedilmesinde bunun bir önemi olup olmadığının üzerinde durmak istiyoruz.

Acaba demokrasinin Batıdan gelmiş olması ve beşer mahsulü bir sistem olması onu nakıs hale getirir veya onun reddini gerektirir mi? Allah Resûlü’nün, “İlim Çin’de de olsa alınız.” (el-Beyhakî, Şuabü’l-iman 2/253), “Hikmet mü’minin yitiğidir, onu nerede bulursa alsın.” (Tirmizî, ilim 19) şeklindeki hadisleri açısından meseleye bakılacak olursa, bu sorunun cevabını bulmak hiç de zor olmayacaktır.

Kaldı ki İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlar, Bizans ve özellikle de Sasanilere ait pek çok idari ve siyasi kurumu almada hiçbir mahzur görmemişlerdir. Hatta Shayegan’ın ifadesiyle İslam’ı büyük yapan unsurlardan birisi de doğuş döneminde çok çeşitli unsurların çok yönlü etkilerini özümseyerek olağanüstü bir sentezin potasında yoğurabilmesidir. (Daryush Shayegan, Yaralı Bilinç, s. 37)

Bediüzzaman Hazretleri başka kültürlerden istifade etmenin cevazını kendine has şu orijinal yaklaşımıyla izah eder: “Her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve sanatları kâfir olmak lazım gelmez. Binaenaleyh Müslüman olan bir sıfatı veya bir sanatı, istihsan etmekle (güzel görmekle) iktibas etmek (almak) neden câiz olmasın?” (Bediüzzaman, Münazarat, s.70-71)

Bir değerin Batı’dan gelmiş olması niye onun reddini gerektirsin ki! Burada önemli olan husus, başka kültür ve medeniyetlerden alınacak fikirlerin, değerlerin, sistemlerin dinin ilke ve esaslarına aykırı düşmemesidir. Hele demokrasinin beşer mahsulü olmasından hareketle onun reddine gitmek ancak bağnazlık veya cehaletle açıklanabilir. Zira Kur’an-ı Kerim baştan sona mü’minleri düşünmeye, tefekkürde bulunmaya, aklı işletmeye davet eder. Bu sebeple Batı medeniyetinin ve beşer aklının bir ürünü olmasından hareketle demokrasi hakkında hüküm vermek ne aklın ne de dinin tasvip edeceği bir tavır değildir.

Kaldı ki demokrasiye karşı çıkanlar da dahil olmak üzere günümüz Müslümanlarının elektronik aletlerden teknolojik cihazlara, dijital programlardan bilgisayar uygulamalarına, bilimsel araştırmalardan sosyal bilimlere kadar pek çok alanda Batı’dan istifade ettikleri bir gerçektir. Hatta modern dönemdeki İslamî sigorta ve katılım bankacılığı gibi uygulamalar bile sistem ve yöntem itibarıyla Batı’da gelişen sigorta ve bankacılık sistemine dayanmaktadır. Pekala Batıdaki siyaset alanındaki gelişmelerden istifade edilmesi de mümkündür.

Eğer demokrasinin Müslümanlara uygun bir rejim olup olmadığıyla ilgili bir değerlendirme yapılacaksa, hareket noktası burası olmamalıdır. Bilakis onun, İslam’ın ruhuna uygun olup olmadığına bakılmalı, Müslümanlar açısından vaat ettiği hayır ve güzellikler göz önünde bulundurulmalı, insan haklarını ne ölçüde koruyup korumadığı üzerinde durulmalıdır.

İsme Değil İçeriğe Bakılmalı

Demokrasiyle ilgili yapılacak değerlendirmelerde isme takılmaya da gerek yoktur. Zira asıl olan isim değil, içeriktir, özdür, muhteviyattır. İslam uleması da isim ve kavramalar hakkında tartışmanın gereksiz olduğunu ifade etmişlerdir. Peygamber Efendimiz ve Hulefa-i Raşidin zamanında devlete ve yönetim biçimine herhangi bir isim dahi verilmemiştir. Nasıl ki günümüzde Müslüman ülkelerde kurulan devletlerin ismine “İslam devleti” denilince bütün sorunlar bitmiyorsa; Müslümanların yaşadığı devletlerin rejimine “demokrasi” denilmesinin de tek başına bir faydası veya zararı olmayacaktır. Önemli olan içeriktir; yani adaletin sağlanması, hakların korunması, özgürlüklerin sağlanması ve güvenliğin temin edilmesidir.

Devam edecek…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin