Ebû Leheb

YORUM | SÜLEYMAN SARGIN

Amcası olmasına rağmen, Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) düşmanlığın sembolleşmiş ismidir Ebû Leheb… “Kazanma kuşağında kaybetmek nedir” diye sorulsa, herhalde Ebû Leheb maksadın anlaşılması için yeterli olacaktır. Esas adı Abdüluzza’dır (Uzza putunun kölesi). İsmi tecelli etmiş olacak ki hayatının sonuna kadar Uzza’nın kölesi olarak yaşadı ve öyle öldü. Nur hanesine yakın bir yerdeydi ama o nurdan istifade edemeyecek kadar tali’siz ve inatçıydı.

Kur’an kafirlerden, münafıklardan, müşriklerden, ehl-i kitaptan vs bahsederken isim tasrih etmez. Ne baş münafık İbn Selûl’ün, ne Ebû Cehil’in, ne de Âd, Semûd kavimleri gibi helak olan kavimlerin önde gelenlerinin isimleri Kur’an’da yer almaz. Firavun bile bir isim değil, o dönemin krallarına verilen bir unvandır. Hazreti Musa’ya düşmanlık eden Firavun’un açık ismi Kur’an’da yoktur. Zira önemli olan isimler değil, sıfatlardır. Bunun birkaç istisnasından biri Ebû Leheb’dir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş binlerce kafir, münafık ve müşrik varken Ebû Leheb’in adının açıktan zikredilmesinin sebebi ne olabilir?

Desteğe, yardıma, sahip çıkılmaya en çok ihtiyacı olduğu zorlu bir dönemde O’na en yakın isimlerden “baba yarısı” olarak kabul edilen amcasının açıktan düşmanlığı Nebiler Serveri’ni çok yaralıyordu. Kol kanat germesini beklediği, getirdiği mesaja inanmasa bile düşmanlarına karşı yanı başında görmek istediği birinin karşı cepheden saldırması başkalarının düşmanlığından daha ağır geliyordu. Allah Resûlü “Vefa umarken candan, Doldu gözü hicrandan” ve adeta “Kalmıştı yaya dermandan…” Bu durum gayretullaha da o denli dokunmuş olmalı ki Ebû Leheb’e beddua ihtiva eden bir sûre nazil oldu: “Elleri kurusun Ebû Leheb’in ve kurudu da. Ne malı ne de kazandıkları hiçbir işe yaramadı. Alevli bir ateşe gidip yaslanacak. Karısı da. Hem boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde.” (Kur’an’da ismi açıkça zikredilenlerden biri olan Âzer de Hazreti İbrahim’in babası veya amcasıydı. O da Hazreti İbrahim’e inanmadı ve karşı cephede ona savaş açtı.)

Ebû Leheb, iradesini ve imkanlarını hep kötüye kullandı. Allah Resûlü’nün geçeceği yollara dikenler serpti ve Kâbe’ye giden yollarda ateşler yaktı. Tabii cezası da amelinin cinsinden oldu ve sonunda gidip ateşe yaslandı. İsmi ateşin babası manasına gelen “Ebû Leheb”, Hazreti Hamza ve Hazreti Abbas gibi Efendimiz’in yanında yer almak yerine O’nun karşısına dikildi. Hayatı boyunca türlü oyunlar ve düzenler kurdu. Ama yaptığı her şey akîm kaldı. Benî Ümeyye’nin bütün serveti ona akmasına ve Ümmü Cemil denen karısı da çok zengin olmasına rağmen kazandıklarının ona zerre kadar faydası olmadı. Evlatları da onu kurtaramadı. Hâlbuki o onlarla çok övünürdü…

Karısı da aynı yolun yolcusu

Ebû Leheb, Bedir’e katılamamıştı. Müslümanların zaferi Mekke’ye ulaşınca, sinir krizleri geçirmeye başladı. Gelen haberci, hiç beklenmedik bir hadiseden, Müslümanlara yardım eden sarıklı askerlerden bahsediyordu. O güne kadar imanını gizlemiş olan Ebû Râfi de denilenleri dinleyenler arasındaydı. Bu sözü duyunca dayanamadı ve “Vallahi bunlar melekler!” dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb çıldıracak hale geldi. Ebû Râfi’in üzerine yürüyerek onu ayaklarının altına aldı ve çiğnemeye başladı. Ebû Râfi, Hz. Abbas’ın kölesiydi. Hz. Abbas’ın hanımı Ümmü Fadl, koşarak geldi ve Ebû Leheb’in başına elindeki sopayı indiriverdi. “Efendisi yok diye bir köleyi dövüyorsun değil mi?” dedi. Ebû Leheb kardeşinin karısına seslenmedi. Başından akan kanla evine gitti ve bir daha dışarıya çıkamadı. Bu darbenin tesiri veya başka bir sebeple “Adese” denilen bir hastalığa yakalandı. Bu hastalık o gün vebadan daha tehlikeli kabul ediliyordu. Malı vardı, evlâtları vardı; fakat hiçbirinin Ebû Leheb’e faydası olmuyordu. Tarifsiz acılar içinde tam yedi gün kıvrandı durdu. Hastalığı etrafa pis koku yaydığı için kibirli karısı da onu terk etti. Tek başına kaldı. Öldüğü zaman başucunda kimsecikler yoktu. Ölüsünü almaya dahi giren olmuyordu. Nihayet Mekke uluları utandılar. Çölden birkaç bedevî tuttular ve kokuşmuş cesedi bir çukura atarak üzerine taş yığdılar.

Karısı ise Benî Ümeyye’ye mensup soylu ve zengin bir kadındı. Allah Resûlü’ne düşmanlık ona sadistçe bir zevk veriyordu. İki Cihan Serveri’ne karşı yapılan edepsizce muamelelerin pek çoğuna iştirak eder ve bundan derin bir zevk duyardı. Allah Resûlü’nün geçeceği yollara dökmek üzere diken taşıyor, aynı yollarda yakılsın diye odunları yüklenip getiriyordu. Aslında pek çok hizmetçi kullanacak kadar şatafata da düşkündü. Ama, İki Cihan Serveri’ne olan gayzı onu öyle tahrik ediyordu ki, bu mağrur kadın bütün gururunu ayaklar altına alıp o güne göre hizmetçi ve cariyelerin yapacağı bir işi yapıyordu. Her gerdanı boynuna takmaya tenezzül etmezken şimdi boynunda odun taşımaya yarayan bir ip vardı. Dünyada yaptığı bu işlerin cezasını da ahirette aynı cinsten çekecekti, zira Kur’ân böyle söylüyordu.

Ebû Leheb Allah Resûlü’ne bir gün bile iyilik yapmayı, O’na yardım etmeyi düşünmedi. Aksine, hep kötülük yaptı. Dünya durdukça o da dursaydı, niyeti yine aynı şeyi yapmaktı. İnananlara yapılan ve tatbiki üç sene gibi uzun bir müddet süren boykotu hazırlayan ve bu işin öncüsü olan Ebû Cehillerle beraber oldu. Müslümanlar bu üç seneyi ölümle pençeleşerek geçirdiler. Nice kadın, yaşlı ve çocuk bu boykotta hayatını kaybetti. Fakat bütün bu olanlar Ebû Leheb’in vicdanında zerre kadar acıma hissi uyarmadı. O, böyle vicdandan nasipsiz bir insandı. Hz. Hatice Validemiz de bu devrede psikolojik olarak iyice yıpranmış, inananlara yapılan bu haksızlığa ve zulme daha fazla dayanamamış ve Hüzün Senesi adını ebedîleştirmek ister gibi vefat etmişti. Ebû Talip de aynı sene vefat edince Efendimiz iki kanadı kırılmış gibi yalnız kaldı. Bunu fırsat bilen Mekke müşrikleri zulmün ve aleyhteki propagandanın dozunu iyice artırdılar.

Ebû Leheb burada da başı çekti. Bu kızıl saçlı ve kızıl suratlı adam her yerde Allah Resûlü’nü bir gölge gibi takip edip durmadan O’nu yalanlamaya çalıştı. Bugün ülke ülke gezip fedakar insanlara ve açtıkları okullara türlü iftiralar açanlar gibi Ebu Leheb de, Efendimiz ve mesajı hangi kabilenin çadırına ulaşsa hemen arkalarından girip mesajın tesirini kıracak yalan ve iftiralara başvurdu. Kabile ve soy olarak O’na en uzaklar en erken gelip Allah Resûlü’ne yakınlık kurmaya gayret ederken, o aksi yönde süratle uzaklaştı.

Tebbet Sûresi, Mekke’de nazil oldu. Ebû Leheb ise Bedir Muharebesinin hemen ardından öldü. Bu kısa sûre istikbalden haber vermişti: Ebû Leheb ve karısı kâfir olarak gidecekti. Ebû Leheb’in o şekilde ölmesi inananların kuvve-i mâneviyelerini takviye etmişti. Çünkü Kur’ân’ın vaad ettiği şey oluyordu. Demek ki Nasr Sûresi’nde verilen müjdeler de aynen tahakkuk edecekti. Mü’minlere düşen ise muvakkat bela ve musibetlere takılmadan aktif sabırla hizmetlerine devam etmekti…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin