Düşmanlıktan dostluk devşirmek

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ

Fransa’daki hadisenin dumanı henüz üstünde iken çirkin yüzünü terör, bu sefer de Viyana’da gösterdi.

Üstelik, İslâm adına!

Allah’tan utanmaz, Peygamberini tanımaz tufeyliler, cihad niyetine insan katlediyor.

Halbuki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yaşatmak için gelmişti.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

İşte bir örnek:

Kureyş’in hatibi olarak biliniyordu, Süheyl İbn-i Amr; sözüne itibar edilir, konuştuğu zaman da kendini dinletmesini bilirdi.

Ne var ki ev halkına söz geçiremez olmuştu; büyük oğlu Abdullah’tan (radıyallahu anh) sonra kızı Sehle de (radıyallahu anhâ) İslâm’a koşmuş, üstelik kocası Ebû Huzeyfe (radıyallahu anh) ile birlikte kendisini terk ederek Habeşistan’a hicret etmişti.

Asılsız bir haberle Habeşistan’dan dönüşlerini fırsat bildi ve hapsetti oğlu Abdullah’ı (radıyallahu anh); yeniden kendi çizgisine getirebilmek için baskının her türlüsünü deniyor, şiddet üstüne şiddet uyguluyordu.

Devam edegelen mihnet günlerinin birinde takati tükenen Hazreti Abdullah (radıyallahu anh), aynen Hazreti Ammâr (radıyallahu anh) gibi kelime-i küfrü söylemek zorunda kaldı.

Ve bu çile, Bedir’e kadar tam on yıl devam etti.

Bedir gelip kapıya çattığında, Gönlünün Gülü ile savaşmaya getirmişti onu. Ne var ki ilk fırsatta cephe değiştiren Hazreti Abdullah (radıyallahu anh), Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına koşacak ve bir daha da O’ndan hiç ayrılmayacaktı.

Hırs küpü Süheyl İbn-i Amr, o gün esirler arasındaydı. Onu gören Hazreti Ömer (radıyallahu anh), 15 yıldır ısırıp duran bu adamı susturabilmenin fırsatını bulmuş olmanın heyecanıyla bir çırpıda Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına geldi; “Yâ Resûlallah!” diyordu. “Şu Süheyl’i bana bırak; dişlerini söküp dilini keseyim ki bir daha aleyhte konuşamasın!”

Hazreti Ömer hassasiyetiydi bu; ona göre o gün, Efendiler Efendisi’ne uzanan her el kırılmalı, uzanan her dil de kökünden sökülmeliydi! Yetiştiği zeminin gereğini yerine getiriyor ve henüz mecraını bulamamış olan tabiatını konuşturuyordu. Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) azıcık bir işaret görüverseydi, oracıkta Süheyl’in dişleri yere dökülür ve sarkan diliyle Süheyl, meramını anlatamaz bir zavallı haline geliverirdi!

Olmadı; olmazdı! Ne tür bir kötülük yapıyor olsa da O (sallallahu aleyhi ve sellem), muhataplarının bütününü yarınların sahâbisi olarak görüyor ve stratejisini ona göre belirliyordu; kucaklayan bir şefkatle Süheyl’i işaret ederek Hazreti Ömer’e (radıyallahu anh), “Bırak yâ Ömer!” buyurdu. “Hayır! Böyle bir şeyi asla yapma! Ben, risâlet vazifesiyle serfirazım ve asla müsle yapmam. Aksi halde Allah da bana ayniyle mukabelede bulunur!”

Sonra da ilave etti:

“Onu da bırak, yâ Ömer! Zira gün gelir o da senin hoşuna giden işler yapar!”

Bu Nebevî duruş sâyesinde Süheyl’in dişleri dökülmekten dili de kesilmekten kurtulmuştu!

Bir adım daha attı, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem); Medîne’ye kadar getirdiği Süheyl’i, görüp bakımını yapması için Sevde Validemiz’e (radıyallahu anh) zimmetledi. Zira Hazreti Sevde (radıyallahu anh), Süheyl’in ağabeyi Sekrân ile evliydi ve onun vefatından sonra Saâdet Hânesi’ne girmişti.    

Mekkeliler için o kadar önemli bir adam idi ki Mikrez İbn-i Hafs o gün kendini feda etmiş ve Süheyl İbn-i Amr’ın yerine esir kalarak onun Mekke’ye dönmesini sağlamıştı.

Ancak onu bir sürpriz daha bekliyordu; küçük oğlu Ebû Cendel’in de (radıyallahu anh) Müslüman olduğunu öğrendiği gün gündüzleri geceye dönmüş, gökkubbe başına yıkılmıştı! Küplere biniyordu! Elinden kaçırdıklarının intikamını da ondan alırcasına saldırıyor, işkencenin her türlüsünü uyguluyordu.

Bu hâl, Hudeybiye’ye kadar devam etti.

O gün, Mekkeliler adına krizi yönetmekle görevlendirilen dört kişiden birisi de Süheyl İbn-i Amr idi. Günlerce devam eden görüşmeler neticesinde nihayet onun gelişini uzaktan gören Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), adından mülhem, “İş kolaylaştı!” buyurmuştu ama o gün işi daha da zora sokan isim Süheyl olmuştu; inat ediyor ve bir milim geri adım atmıyordu.

Yokluğunu fırsat bilerek zincirlerini kırıp kendini Hudeybiye’ye atan Ebû Cendel’in gelişi, daha da çıldırtmıştı onu. Üzerinde ittifak edilen anlaşmayı bozma pahasına oğlunu masaya koyuyor ve gerekirse anlaşmayı fesh edeceğini söylüyordu! Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) devreye girip dil dökmesi fayda etmemiş ve çığlıklar içinde yana yakıla ağlayan Ebû Cendel’i (radıyallahu anh) yeniden işkenceye götürmüştü.

Fetih günü karşı koyan azınlık içinde o da vardı ve baş edemeyeceklerini anlayınca çareyi Mekke’yi terk etmekte bulanlardan birisi de şüphesiz Süheyl idi.

Namaz kılmak üzere Kâbe’ye yürürken yanına Hazreti Abdullah geldi, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem); “Yâ Resûlallah!” diyordu. “Babam Süheyl! Bunca kötülük yaptı ama.. bugün de kaçtı. Gidip onu bulsam ve getirsem, onu da affeder misin, yâ Resûlallah?”

Belli ki Habîbullah’ı iyi okumuş, sinesinde herkes için bir sandalye olduğunu çoktan keşfetmiş birisiydi Hazreti Abdullah (radıyallahu anh).

Bu teklife ne mi dedi?

“Süheyl İbn-i Amr gibi akıllı bir insanın İslâm’a cahil kalması düşünülemez!” buyurdu. 21 yıl kuyu kazan birisi için yapılan müthiş bir iltifattı bu ve kapısının sonuna kadar açık olduğunu gösteriyordu.

Bunları duyar duymaz babasının peşinden giden Abdullah’ı süzerken diğer taraftan yanındakilere döndü ve “Bugün Süheyl de gelecek!” dedi. Bir de tembihi vardı:

“Sakın ola ki o gelirken sizden herhangi birisi, ‘dün sen bize şunları yapmıştın’ dercesine ona bir bakış atfetmesin!”

Gelişini, âdeta kırmızı halılar sererek beklemeye duran Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem), bakışlarda bile dünü hatırlatmayı yasaklıyor, etrafını da steril hale getiriyordu.

Oğlunun getirdiği haber, sarsmıştı onu; bunca kötülüğe rağmen bu nasıl bir civanmertlikti! 21 yıllık düşmanlığa rağmen nasıl bir şefkat nasıl bir mürüvvet ve nasıl bir insanlıktı, muhatap olduğu?

Yumuşamış ve o da gelmişti o gün. O kadar ki o günden sonra, sabahlara kadar günahlarına gözyaşı döken gündüzlerini de oruçla geçirip af dilenen bir isimdi, Süheyl İbn-i Amr (radıyallahu anh).

Tam buldum derken, Medîne’den gelen acı bir haberle sarsıldı o da; Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürümüştü.

Şüphesiz bu haber, salladı Mekke’yi. Başı dönen bakışı bulananlar da vardı; “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gitti ise bu iş bitti” nazarıyla bakıyor ve kıble değiştiriyorlardı ki Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tayin ettiği genç vali Attâb İbn-i Esîd söz dinletemez olmuştu.

Durumdan vazife çıkaran Süheyl İbn-i Amr (radıyallahu anh), topladı eski arkadaşlarını Kâbe’ye ve çıktı eşiğine; “Ey Kureyş!” diye başladı sözlerine. “İslâm’ı kabul etmede bu kadar geciktiğiniz yetmiyormuş gibi onu terk etmede niye bu kadar acele ediyorsunuz?”

Hatip idi ya, kitabın ortasından konuşuyordu. Ardından, Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) Medîne’de okuduğu âyetleri sıraladı bir bir; bir beşer olması yönüyle O’nun da (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatının bir başı bir de sonu vardı.

Sözlerine son noktayı koyarken, yumruğunu masaya vururcasına şöyle haykırdı:

“Her şeye rağmen aranızda burnunun dikine gitmek isteyenler varsa, onların da başını almak bize düşer!”

Mekke buz kesmiş, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu!

Niyahet bu çıkış tesirini göstermiş ve Mekke’deki çalkantı durulmuştu.

O gün yaşanılanların haberi üç gün sonra Medîne’ye de geldi; ilk duyduğunda gözüne yaş yürüyen ve hıçkırıklara boğulan Hazreti Ömer (radıyallahu anh), “Demek ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bugünleri kastediyordu!” dedi.

Kimse bir şey anlamamıştı. Hıçkırıklarına hâkim olduğunda cevap bekleyen gözlere döndü ve “Bu adam Bedir günü esirler arasındaydı…” dedi. “O gün gidip Resûlullah’tan, dişlerini söküp dilini kesmek için izin istemiştim de bana, ‘Bırak yâ Ömer!’ demişti. ‘Gün gelir o da senin hoşuna giden işler yapar!’ Demek ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bugünleri kastediyormuş! Demek ki o gün ben, onun dişlerini söküp dilini kesmiş olsaydım, bugün ondan bunları duyamayacaktım!”

Sonra ne mi oldu?

Hazreti Ömer (radıyallahu anh) zamanına kadar cepheden cepheye koşup şehâdet arayan Süheyl İbn-i Amr (radıyallahu anh), aradığını Yermûk’te buldu.

O gün, bir yudum suyun hiçbirisine nasip olmadığı dört kişiden birisi de o idi.

Görüldüğü üzere İslâm’ın Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem) kimseye düşmanlık yapmıyordu; O’nun dünyasında düşmanlığa yer yoktu. Düşmanlığa düşmandı O (sallallahu aleyhi ve sellem). Düşmanlıkları şefkat dolu ikliminde eritip yok ediyor ve dünkü amansız düşmanları bile davasının gönül erleri ve hakikatin de yılmaz mübelliğleri haline getiriyordu!

O’nun ümmeti olarak bize düşen, düşmanlık yapana düşmanlıkla mukabelede bulunmak değil, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi amansız düşmanlıklardan bile kalıcı dostluklar devşirmektir!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin