Obama çiftinin yapımcılığında, Julia Roberts ve Mahershala Ali’nin yıldızlaştığı ‘Dünyayı Ardında Bırak’, kutuplaşmış Amerika’nın distopik bir portresini çizerken, belirsizliğin estetiğini ustaca kullanıyor.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Modern çağın karanlık çekirdeğinde, uygarlığımızın üzerine kurulduğu temellerin aslında kumdan daha dayanıksız olabileceği düşüncesi gizlenir. Nihilizm ve teknolojinin kesişim noktasında, birbirimizle kurduğumuz bağların ve geliştirdiğimiz sistemlerin gerçekte ne kadar savunmasız olduğuna dair gizli bir korku barınır.
Gündelik hayatın steril konforu içinde, tüm çağdaş güvenliklerimizin birer yanılsama olduğu gerçeğini özenle görmezden geliriz. Dünya düzeninin beklenmedik bir sarsıntıyla çözülmesi hâlinde insanlığın büyük çoğunluğu – küresel elitler de dahil olmak üzere – kendilerini henüz adlandırılmamış, belki de adlandırılamaz türden tehlikeli sularda bulacaktır.
İşte bu varoluşsal kâbusun odağında, modern uygarlığın kırılganlığı üzerine derin bir meditasyon olan “Dünyayı Ardında Bırak” filmi şekilleniyor.
Sam Esmail’in yönetmenliğini üstlendiği “Dünyayı Ardında Bırak” (Leave the World Behind), Rumaan Alam’ın 2020 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan, modern toplumun kırılganlığını, teknolojiye olan bağımlılığımızı ve beklenmedik bir felaket anında insanların davranışlarını inceleyen psikolojik bir gerilim filmi olarak karşımıza çıkıyor.
Geçtiğimiz Aralık’ta Netflix platformunda gösterime giren film, Barack ve Michelle Obama’nın Higher Ground Productions şirketinin yapımcılar arasında yer almasıyla da dikkat çekiyor.
İsterseniz önce roman ile filmi bir karşılaştıralım.
Romanın daha minimalist, atmosferik ve açık uçlu yapısına karşın, filmin bazı açıklamalar getirme çabasının anlatının gücünü zayıflattığını söylemek mümkün. Romandaki belirsizlik ve yoruma açıklık, filmin daha çok açıklama getirme ve sembolizm kullanma eğilimiyle kısmen gölgelenmiş durumda.
Ancak filmin görsel bir medyum olarak, romanın yazılı dilinin oluşturamayacağı türden etkileyici görüntüler ve ses efektleriyle hikâyeyi zenginleştirdiğini de kabul etmemiz lazım. Özellikle petrol gemisinin karaya oturması, geyik sürülerinin ürkütücü bakışları ve Tesla arabaların zincirleme kazası gibi sahneler, romanın sözcüklerle yarattığı etkiyi görselleştirerek güçlendirmiş.

Julia Roberts, Mahershala Ali, Ethan Hawke ve Myha’la Herrold gibi yıldız oyuncuların yer aldığı yapım, izole bir ortamda modern toplumun çöküşüne tanıklık eden iki ailenin hikâyesini anlatırken, aynı zamanda ırk ilişkileri, sınıf çatışmaları ve güven kavramına dair derin sorgulamalar yapıyor. 141 dakikalık süre boyunca izleyiciyi gerginlik ve endişe duygusuyla sıkı sıkıya sarmalayan film, belirsizlik hissini ustaca kullanarak günümüz dünyasının kaygılarını perdeye yansıtıyor.
“İnsanlardan nefret ediyorum.”
Film, Julia Roberts’ın canlandırdığı Amanda Sandford’un bu çarpıcı itirafıyla açılıyor.
Brooklyn’deki apartman dairesinin penceresinden dışarı bakarken, şehir hayatının kaosundan ve insanlarla etkileşimden bunalan bir reklam yöneticisinin dünyaya karşı duyduğu öfkeyi ve yabancılaşmayı hissediyoruz.
Amanda, eşi Clay (Ethan Hawke) ve iki çocukları Rose ile Archie ile birlikte Long Island’da lüks bir yazlık ev kiralayarak, şehrin boğucu atmosferinden kaçmayı planlıyor. Aile, ilk başta huzurlu bir tatil deneyimi yaşamaya başlıyor; plajda vakit geçiriyor, havuzda yüzüyor, şehir hayatının stresinden uzaklaşıyorlar. Ancak kısa süre içinde olağandışı olaylar zinciri başlıyor.
Plajda yüzerken dev bir petrol gemisinin karaya oturması ardından cep telefonlarının ve internetin kesilmesi, televizyonların çalışmamaya başlaması vesaire… ve fark ediyoruz ki film, sıradan bir tatil anlatısından yavaş yavaş distopik bir gerilime evrilirken, rahatsız edici bir atmosferi anlatan distopyaya dönüşüyor.

Filmin kırılma noktası şurası; gece vakti evin kapısının çalmasıyla tamamen değişiyor. Kapıda, evin gerçek sahibi olduğunu iddia eden G.H. Scott (Mahershala Ali) ve kızı Ruth (Myha’la Herrold) durmaktadır. New York’taki büyük bir elektrik kesintisi nedeniyle kendi evlerine dönemediklerini ve bu nedenle yazlık evlerinde geceyi geçirmek zorunda olduklarını açıklarlar.
Amanda’nın ilk tepkisi şüphe ve güvensizliktir; siyahi bir adamın bu kadar lüks bir eve sahip olabileceğine inanmakta güçlük çeker insanlardan nefret eden kadın. Esmail burada, sıradan şartlarda bilinçaltına itilen ırksal önyargıları ustalıkla ortaya çıkarıyor. Clay daha ılımlı ve yardımsever görünse de, o da kendi önyargılarını başka şekillerde gösteriyor. İki aile arasındaki ilk karşılaşma, modern Amerikan toplumundaki ırk ve sınıf dinamiklerini mikro düzeyde yansıtıyor.
Filmin en güçlü yönlerinden biri, belirsizliği ve korkuyu inşa etmekteki ustalığı. Esmail, izleyiciye tam olarak ne olduğunu açıklamak yerine, ipuçlarını yavaş yavaş ve parça parça sunmayı tercih ediyor.
Öte yandan açıklanamayan olaylar giderek artıyor: ormanlardan gelen tuhaf sesler, aniden ortaya çıkan ve evin etrafında toplanan geyik sürüleri, havuza doluşan flamingolar, gökyüzünden düşen uçaklar, yolları kapatan sürücüsüz Tesla arabaları…
Yönetmen Sam Esmail, “Mr. Robot” dizisindeki paranoya temalı anlatımı burada da kullanıyor. Tod Campbell’ın “suyu bozulmuş”; çarpık kamera açıları, rahatsız edici plan sekanslar ve sık sık başvurulan tepeden aşağı bakış çekimleri, izleyiciye her şeyi gören acımasız bir tanrı perspektifi sunuyor. Buna bir de Mac Quayle’ın tedirgin edici müziklerini ekleyince, sürekli yükselen bir gerilime şahit oluyoruz.

Filmin görsel düzeni de bu belirsizlik hissini güçlendirecek şekilde tasarlanmış. Başlangıçta sıcak ve davetkar tonlardan, olaylar geliştikçe daha soğuk ve kasvetli tonlara geçiş yapan renk paleti, karakterlerin ruh halindeki dönüşümü yansıtıyor. Kamera hareketleri bazen karakterlerin çaresizliğini ve küçüklüğünü vurgulamak için geniş açıya başvururken, bazen de paranoyayı artırmak için klostrofobik yakın planlara odaklanıyor.
Modern İnsanın Çaresizliği
Film, modern toplumun teknolojiye olan aşırı bağımlılığını acımasızca eleştirmekte.
Amanda’nın sürekli telefonunu kontrol etmesi, internetin kesilmesiyle yaşadığı panik, Rose’un ‘Friends’ dizisinin final bölümünü izleyememekten dolayı duyduğu derin üzüntü… Tüm bu detaylar, teknolojinin yokluğunda modern insanın ne kadar çaresiz ve savunmasız kaldığını gösteriyor.
Esmail, teknolojinin çöküşüyle birlikte, insanların birbirleriyle gerçek anlamda bağlantı kurma yeteneklerinin de erozyona uğradığını vurguluyor. Çocuklar telefonlarına ve tabletlerine yapışmış durumda; ebeveynler ise basit harita okuma becerisini bile kaybetmiş. Otomatik pilotta çalışan Tesla arabalarının karayolunda birbirine çarpması sekansı, teknolojiye körü körüne güvenmenin tehlikelerini simgeliyor.
Julia Roberts, Amanda karakteriyle kariyerinde nadir gördüğümüz türden zorlu bir rolü üstlenmiş. Amerika’nın sevgilisi imajından uzaklaşmayı göze alarak, zaman zaman antipatik, önyargılı ve kontrol takıntılı bir kadını canlandırıyor. Roberts’ın performansı, Amanda’nın komplike doğasını – hem ailesini koruma içgüdüsünü hem de bilinçaltındaki ırkçı önyargılarını – inandırıcı bir şekilde aktarıyor.
Mahershala Ali ise sakin, ölçülü ve durumu analitik bir şekilde değerlendiren G.H. karakterini mükemmel bir şekilde canlandırıyor. Ali’nin performansı, karakterin hem güvenilir hem de gizemli olmasını sağlıyor; böylece izleyici, tıpkı Amanda gibi, ona güvenip güvenmeme konusunda sürekli bir ikilem yaşıyor.
Ethan Hawke, pasif ve karar vermekten kaçınan bir karakter olan Clay’i canlandırırken, kriz anında liderlik edemeyen modern erkeğin bir portresini çiziyor. Myha’la Herrold ise Ruth karakteri ile genç neslin paranoya ve şüpheciliğini temsil ederken, Amanda’nın önyargılarıyla yüzleşmekten çekinmeyen güçlü bir duruş sergiliyor.
“Dünyayı Ardında Bırak”, arka planda bir kıyamet senaryosu işlerken, ön planda Amerikan toplumundaki derin çatlakları gözler önüne sermekte.
Amanda’nın G.H.’ye karşı ilk tepkisi, Amerika’daki ırksal gerilimlere ayna tutar gibi. Ruth’un “beyazlara güven olmaz” söylemi, tarihsel travmaların izlerini taşıyor. Kevin Bacon’ın canlandırdığı silah düşkünü komşu Danny karakteri, Amerikan toplumundaki kutuplaşmanın ve paranoyak milliyetçiliğin somut bir örneği.

Film, Obama çiftinin yapımcı olarak katılımıyla, Amerikan kimliğine ve toplumsal sorunlara dair eleştirel bir bakış açısı da sunuyor. Ancak bu eleştiri bazen fazla didaktik ve açıklayıcı diyaloglara dönüşebiliyor. Yine de Esmail, özellikle ırk ve sınıf dinamiklerini ele alış biçimiyle, güncel sosyo-politik tartışmaları gerilim türünün içine ustaca yerleştirmeyi başarıyor.
Filmin yapımcıları arasında eski ABD Başkanı Barack Obama ve eşi Michelle Obama’nın bulunması, doğal olarak projeye politik bir boyut katıyor. Yapım şirketinin (Higher Ground Productions) şimdiye kadarki en iddialı yapımı olan “Dünyayı Ardında Bırak”, Obama çiftinin Jordan Peele’in “Get Out” filmi gibi ırksal ve toplumsal mesajlar içeren, ancak aynı zamanda eğlendirici ve düşündürücü yapımlar üretme hedefine uygun düşmüş.
Ancak bu etki, filmin anlatısını zaman zaman fazla açık bir politik mesaj verme çabasına da itmiş. Özellikle ırksal gerilimler ve teknoloji eleştirisi, daha incelikli bir şekilde işlenebilirmiş pekâlâ. Yine de Obama çiftinin projedeki varlığı, filmin Netflix platformunda geniş bir izleyici kitlesine ulaşmasını sağlayarak, toplumsal mesajlarının daha fazla insana ulaşmasına katkıda bulunduğunu söylemek mümkün.
Filmin en çok rahatsız edici yönü ise bence açık uçlu finali. Gerçekte ne olduğuna dair kesin bir açıklama vermekten kaçınan Esmail, izleyiciyi kendi yorumunu yapmaya davet ediyor etmesine de bu esnada pek çok seyirci, “eh biz filmi boşuna mı izledik?” sorusunu sordurtuyor. Gelin görün ki yönetmene bakılırsa bu final film boyunca yaşatılan gerilim ve paranoya atmosferine uygun olduğu söylenebilir.
Final sahnesinde Rose’un ‘Friends’ dizisinin son bölümünü izleme çabası ve “I’ll Be There For You” şarkısının çalması, sanırım modern toplumun gerçeklikten kaçma arzusunu ve nostalji aracılığıyla kendini güvende hissetme ihtiyacını simgeliyor. Bu sahne, filmin ana temalarından biri olan “sanal bağlantıların gerçek insan ilişkilerinin yerini alması” eleştirisini de pekiştirir mahiyette.

Öte yandan filmin COVID-19 pandemisinin hemen ardından gelmesi de dikkat çekici, moda tabirle; zamanlaması da manidar!
Malum; Rumaan Alam’ın romanı 2020’de, dünya çapındaki karantinanın hemen ardından yayımlanmıştı. O dönemde, romanın distopik anlatısı gerçek dünya olaylarıyla tekinsiz bir paralellik gösteriyordu.
Bu bakış açısına göre, filmin hâlâ toplumsal travmanın taze olduğu bir dönemde izleyicilerde rahatsızlık ve travmaya sebebiyet verebileceği bile mümkün, ancak aynı zamanda güncel kaygıları yakalamak açısından isabetli. Esmail’in sade ve gerçekçi anlatım tarzı ise felaketi aşırı dramatize etmeden, insani boyutuyla ele alması takdire şayan.
Dünyayı Ardında Bırak mebzul miktarda gönderme. Alt metin ve sembol içeriyor. Petrol gemisinin 1619’da Amerika’ya ilk köleleri getiren White Lion gemisine gönderme yapması, filmin radyosundaki 1619 frekansı, Amerika’nın 400 yıllık kölelik tarihine atıfta bulunması gibi detayla özellikle bu tür anlam kovalayan seyirciler için bir vaha mahiyetinde.
Ayrıca tabiat ve teknoloji arasındaki çatışma, özellikle geyik sürülerinin insanları çevreleyerek doğanın üstünlüğünü gösterdiği sahneler de ayrıca analizi hak etmekte. Friends dizisine yapılan vurgu ise bence modern yalnızlığa ve sanal arkadaşlıklara işaret ediyor.
Filmin görsel estetiğine gelirsek. Film boyunca tekrarlanan ve büyüleyen görüntüler – kumsala çarpan petrol gemisi, kıyıya vuran gemiler, flamingolarla dolu havuz – hepsi takdiri ve alkışı hak ediyor. Ancak filmin senaryosunun zaman zaman bu görsel zarafetin gerisinde kaldığını ve hikâyenin yeterince derinleşmediğini de not düşmemiz lazım.
Filmin bir diğer handikabı ise süresi. 141 dakikalık süre tempoyu sekteye uğratıyor ve bazı bölümlerde gereksiz uzamalara neden oluyor.
“Hitchcockian” diye bir film tabiri vardır bilir misiniz?
Türkçe’de “Hitchcockvari” veya “Hitchcock tarzı” olarak da kullanılabiliriz, Alfred Hitchcock’un kendine özgü sinema tarzını ve tekniklerini yansıtan veya anımsatan filmleri, sahneleri veya anlatı yaklaşımlarını tanımlamak için kullanılmakta.
İşte “Dünyayı Ardında Bırak” bir yönüyle filmin Alfred Hitchcock ve M. Night Shyamalan tarzı gerilim unsurlarını ustaca kullandığını hissettiriyor. Özellikle Sam Esmail’in yavaş tempoyla gerilimi tırmandırma tekniği, Hitchcock’un “suspense” anlayışına çok benzemekte. Ve bazı sahnelerde şahsen Shyamalan’ın ayak seslerini işittim.
Tod Campbell’ın görüntü yönetimi, filmin atmosferini inşa etmekte en önemli faktörlerden biri. Campbell’ın çarpıcı kompozisyonları, karakterlerin ruh halini ve çevrelerindeki dünyanın giderek artan tehditkar doğasını yansıtıyor. Özellikle geniş açı manzara görüntüleri ile klostrofobik iç mekan sahneleri arasındaki kontrast, izleyicide hem açık alanlara hem de kapalı mekanlara karşı bir güvensizlik oluşturmaya yetiyor.
Ve filmin müziği… Mac Quayle’ın müziği gerilimi sürekli yüksek tutmayı başarıyor. Alışılmadık ses efektleri, korkutucu ambianslar ve ani şoklar içeren müzik, izleyicinin gerginliğini sürekli tırmandırıyor. Kimi yerlerde kantarın topuzunu kaçırmış olsa da, filmin müzikleri etkileyici.
Ve ilginç bir ayrıntı.
Paradoksal olarak, filmin internetin ve teknolojinin çöküşünü konu alması, ancak bir streaming platformu (Netflix) aracılığıyla izleyiciye ulaşması, filmin mesajıyla ilginç bir kontrast oluşturuyor. Film içerisinde Rose’un “Friends” dizisinin finalini izleyememe kaygısı, günümüz izleyicisinin streaming platformlarına olan bağımlılığını eleştirirken, aynı zamanda filmin kendisi de bu platformlardan birinde yayınlanıyor.
Özellikle modern toplumun kırılganlığı, teknolojiye bağımlılık ve kriz anında insan davranışları konusundaki tartışmaları tetikleyen film, izleyicilere “Gerçekten hazır mıyız?” sorusunu sorduruyor. Dijital bağlantılarımızın kesilmesi durumunda, komşularımıza nasıl davranacağımız, toplumsal yapıların ne kadar hızlı çökebileceği gibi sorular, film aracılığıyla gündeme geliyor.
“Dünyayı Ardında Bırak”, yüksek prodüksiyon değerleri, etkileyici oyunculuk performansları ve gergin atmosferiyle beğeni toplayan bir yapım. Ancak bazı eleştirmenler, filmin orta bölümlerindeki tempo sorunlarına, bazı diyalogların fazla açıklayıcı niteliğine ve romanla karşılaştırıldığında bazı derinliklerin kaybedilmiş olmasına dikkat çekiyor.
Filmin en büyük başarısı, felaket senaryosunu bir fon olarak kullanarak, asıl odağı insan ilişkilerine ve toplumsal dinamiklere çevirmesi. Ancak zaman zaman bu dengeyi korumakta zorlandığı, fazla sembolik olmaya çalıştığı ya da mesajını fazla açık vermeye çalıştığı anlar da mevcut.
Sam Esmail, “Mr. Robot” dizisiyle tanınan bir yönetmen olarak, benzer temaları “Dünyayı Ardında Bırak” filminde de işliyor. Teknolojinin tehlikeleri, modern toplumun kırılganlığı, paranoya ve komplo teorileri, her iki yapımda da öne çıkan temalar. Ancak “Mr. Robot”un daha yoğun ve karmaşık anlatısına kıyasla, “Dünyayı Ardında Bırak” daha geniş bir izleyici kitlesine hitap eden, daha erişilebilir bir yapım. Filmin algı dili bir miktar aşağı çekilmiş gibi.
Esmail’in sinematografik dili – eğik açılar, tepeden çekimler, sıra dışı kadrajlar – hem “Mr. Robot”ta hem de bu filmde belirgin. Ancak “Dünyayı Ardında Bırak”ta bu stilize yaklaşım, zaman zaman hikâyenin önüne geçmekle beraber zaman zaman da filmin gerilim atmosferini derinleştiriyor.
Gelelim günümüz dünyası ve Amerika’sı ile filmin korelasyonuna…
Dünyayı Ardında Bırak filmi, özellikle Trump döneminde derinleşen Amerikan toplumundaki kutuplaşmanın bir yansıması olarak değerlendirilebilmek mümkün.
Filmdeki Kevin Bacon’ın canlandırdığı silah düşkünü, milliyetçi komşu karakteri, MAGA hareketi ((Make America Great Again- Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) tarafından temsil edilen Amerikan sosyal dokusuna ayna tutuyor.
Toplumun bir kesiminin “dış tehditler” konusundaki paranoyası ve bunun yabancı düşmanlığına dönüşme potansiyeli, Trump’ın 2024’te yeniden başkanlığa seçilmesiyle daha da anlam kazandı.
Amanda’nın bilinçaltındaki ırksal önyargılar ve G.H.’nin zengin bir siyahi olarak karşılaştığı şüpheci tavır, Trump’ın ikinci döneminde de muhtemelen derinleşecek olan ırk temelli gerilimler hakkında endişe verici bir öngörü sunmakta.
Filmin internetin ve iletişim altyapısının çöküşünü konu alan distopik senaryosu, son yıllarda artan siber saldırılar ve dijital kırılganlık kaygıları ışığında daha da gerçekçi görünüyor. 2022’de Rusya-Ukrayna savaşının başlamasıyla birlikte siber savaş tehditlerinin artması, kritik altyapıların güvenliği konusundaki endişeleri yükseltmiş durumda. Trump’ın teknoloji devlerine ve Çin kaynaklı uygulamalara karşı sert tutumu, olası bir siber kaos senaryosunda ulusal güvenlik ve dijital egemenlik tartışmalarını alevlendirebilir.
Film, teknoloji bağımlısı modern toplumun bu tür bir çöküş karşısındaki savunmasızlığını ve insanların kaotik bir ortamda birbirlerine karşı güvensizliğini çarpıcı biçimde resmediyor.
Global ısınma ve iklim krizi bağlamında, filmdeki doğanın garip davranışları (flamingolar, geyik sürüleri) ve doğal dengenin bozulması metaforları, Trump’ın iklim değişikliği konusundaki inkarcı politikalarını sürdüreceği endişeleriyle örtüşüyor. Paris İklim Anlaşması’ndan ilk başkanlık döneminde çıkış kararı alan Trump’ın yeniden seçilmesi, iklim krizi mücadelesinde geriye gidiş anlamına gelebilir pekâlâ.
Bu perspektiften baktığımızda “Dünyayı Ardında Bırak”, doğanın dengesinin bozulmasıyla ortaya çıkabilecek beklenmedik olayları ve insanların buna hazırlıksız yakalanışını göstererek, iklim krizinin sadece meteorolojik bir mesele olmadığını, toplumsal yapıları da tehdit ettiğini epey yoğun şekilde “ima” ediyor.
Esmail’in filmindeki belirsizliğin ve açık uçlu finalin, günümüz dünyasının giderek artan belirsizliğiyle paralellik taşıdığını da söylemek mümkün.
Malum; Ukrayna, Gazze, Sudan ve dünyanın çeşitli yerlerinde devam eden çatışmalar, küresel tedarik zincirlerindeki aksamalar, ekonomik krizler ve demokratik kurumların aşınması, geleceğe dair öngörülebilirliği azaltıyor. Trump’ın yönetim tarzının genellikle belirsizlik ve öngörülemezlik üzerine kurulu olması, filmin temel mesajlarından biri olan “bildiğimiz dünyanın ani çöküşü” temasını daha da güçlendirmekte.
Yazı çok uzadı ama önemli bir filmi analiz etmekteyiz.
Sonuç olarak; “Dünyayı Ardında Bırak”, modern toplumun kırılganlığını ve beklenmedik bir felaket karşısında insanların davranışlarını inceleyen, düşündürücü bir psikolojik gerilim filmi olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.
Sam Esmail’in yönetmenliği ve güçlü oyuncu kadrosuyla, günümüz dünyasının kaygılarını ustaca perdeye yansıtan film, net cevaplar sunmak yerine, izleyiciyi düşünmeye ve kendi yorumlarını yapmaya teşvik ediyor.
Modern yaşamın konforu içinde gizlenen güvensizliği ortaya çıkaran film, teknolojinin çöküşü durumunda insanların birbirine nasıl davranacağını sorgulatıyor. Belirsiz sonu ve açık uçlu yapısıyla tartışmalara yol açsa da, “Dünyayı Ardında Bırak”, pandemi sonrası dünyanın kaygılarını yakalayan, zamanın ruhunu yansıtan önemli bir yapım olarak değerlendiriliyor.
İzleyiciyi kendi konfor alanından çıkaran, modern hayatın dayanaklarının ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatan ve en önemlisi, tanımadığımız insanlara nasıl davrandığımızı sorgulatan rahatsız edici ve etkili bir film “Dünyayı Ardında Bırak”.
Tam da şimdi, teknolojinin hayatımızın her alanına sızdığı bir dönemde izlenmesi gereken, zamanın ruhunu yakalayan bir yapım.
NOT: Aslında bu yazıyı yaklaşık bir ay önce yazmaya başlamış ama başka işlere yoğunlaştığım için bitirememiştim. Sevgili Aydoğan Vatandaş’ın yayınlanan şu yazısı, vesile oldu ve bitirdim.

Gereksiz bir film için iki değerli yazardan iki gereksiz yazı… yazarların affına sığınaraktan
Yazarın özellikle son dönemdeki analizci yazılarını şevkle takip etmeme rağmen bu yazıyı çok uzun buldum. Uzun olmanın sebebi de maalesef çok fazla tekrar olması, bir kaç cümleyi sürekli okumak gerçekten sıkıcı oluyor.
Bir meselenin önemini vurgulamak için çok tekrarın dışında da yazma yöntemleri olduğunu yazarımız çok iyi bildiği için bu yazıyi acele ile yazmış olabileceğine veriyorum.
Saygılar …