AHMET KURUCAN | YORUM
Almanya’da hayatını sürdüren, Türkiye’de yaşadığımız yıllarda nice beraberliğimizin olduğu süreç mağduru bir ağabeyimden Cuma mesajı aldım geçen hafta. Cuma mesajlarını bilirsiniz; çoğu zaman okur, gönderen dosta bazen mukabelede bulunur bazen mesaj yoğunluğundan dolayı bulunmaz ve günlük hayatımıza devam ederiz.
Nedense bu defa bu mesajda öyle olmadı. Mesajdaki bir cümle beni durdurdu. Şöyle yazmış başına: “Bir ömür boyu peşinden koştuğumuz ne varsa, Efendimiz (sas) onu beş kelimelik bir duada toplamış.”
Bu cümleyi okuyunca bütün dikkatimi alt satırda yer alan duaya verdim. Dua benim de ezbere bildiğim ve nafile namazlarda iki secde arasında okuduğum dua. “Allahümmağfir lî, verhamnî, ve âfinî, vehdinî, verzuknî, vecburnî, verfa‘nî.”
Manası: “Allah’ım beni bağışla, bana merhamet et, afiyet ver, hidayet eyle, rızıklandır, kırıklarımı onar, Sen’in katındaki derecemi artır, yükselt.”
Yıllardır hadis okuyan, hadis anlatan, kürsülerde vaaz eden bir insanım. Dua üzerine kim bilir kaç defa konuştum. İnsanlara Efendimizin dualarından örnekler verdim. Bu duanın da yer aldığı bir dua mecmuasını tercüme ettim. Namazı, secdeyi, kulluğu anlattım. Fakat hiç böyle düşünmedim. “Bir ömür boyu peşinden koştuğumuz ne varsa…”
Bu defa kelimelerin üzerinde tek tek durmaya başladım ve beni durduran kelimenin “vecburnî” olduğu kanaatına vardım. “Vecburnî”. Yani “Allah’ım! Beni onar! Kırıklarımı sar. Eksiklerimi tamamla. Dağılan taraflarımı toparla.”
Arapçada “cebr” kelimesinin zengin bir anlam dünyası var. Kırılmış kemiğin sarılıp düzeltilmesinden insanın uğradığı kaybın telafi edilmesine, fakirin ihtiyacının giderilmesinden kalbi kırılmış bir insanın teselli edilmesine kadar uzanan geniş bir mana alanı. “Cebr-i hâtır” tabirini eski dilimizden hatırlayanlar vardır. Bir gönlü almak, kırılmış bir kalbi tamir etmek. Ya da “cebr-i noksân”. Eksik ve gediği tamamlama. Sargı bezine de ‘cebire’ denir Arapçada. Fıkıhta abdest alırken sargı bezi üzerine mesh “mesh ale’l cebira” diyerek ifade edilir.
Kelimenin bu sözlük ve etimolojik manasını birlikte düşündüğümüzde “vecburnî” derken ne diyorum, Allah’tan neyi talep ediyorum diye uzun uzun düşündüm.
Kırıklarımız…
Evet, hepimizin kırıkları ve kırıklıkları var. Kimimizin evladından, kimimizin anne babasından, kimimizin eşinden, kardeşinden… Kimimizin dost bildiklerinden. Kimimizin memleketinden. Kimimizin uğruna yıllarını verdiği insanlardan. Kimi bir mezarın başında kaldı, kimi bir mahkeme kapısında, kimi bir hastane odasında, kimi gurbette. Kimi servetini kaybetti, kimi itibarını, kimi mesleğini, kimi yıllarını. Kiminin kırığı herkesin görebileceği kadar açık, kimininki kendi kalbinin en mahrem köşesinde saklı.
İnsanların arasında dolaşırken hepimiz biraz herşey mükemmelmiş gibi davranıyoruz. Öyle olmasa da öyle görünmeye çalışıyoruz. Gülüyoruz, konuşuyoruz, çalışıyoruz, toplantılara katılıyoruz, sofralara oturuyoruz. Fakat Rabbimiz bizim neremizin kırık olduğunu biliyor.
İşte “vecburnî” tam da bu noktada imdada yetişiyor eğer şuurlu bir şekilde söylenebilirse… Şunu diyoruz Allah’a. “Allah’ım! Benim kendimin bile adını koyamadığım kırıklarımı Sen biliyorsun. Onları Sen onar, sarıp, sarmala ne olursun!”
İki secde arasındaki o kısa an
Hadisin teknik ayrıntılarına girmeyeceğim. Bazı rivayetlerde beş bazılarından vecburnî, verfa‘nî ilavesiyle yedi kelime zikredeliyor. Yedi kelimelik rivayeti merkeze alarak iki secde arasına bir ömür boyu peşinden koştuğumuz şeylerin nasıl sığdığını izaha çalışacağım şimdi.
Düşünün…
Secdeye kapanmışsınız. İnsanın Rabbine en yakın olduğu anlardan biri. Başınızı kaldırıyorsunuz. Birkaç saniye sonra tekrar secdeye gideceksiniz. İşte iki secde arasındaki o küçücük zaman diliminde bu cümlelerle insan, hayatının tamamını Allah’ın önüne koyuyor: “Beni bağışla. Bana merhamet et. Beni onar. Bana hidayet ver. Beni rızıklandır. Bana afiyet ver. Senin katındaki derecemi artır, yükselt. Allah’ım!”
Allahümmağfir lî. Allah’ım beni bağışla. Duanın mağfiretle başlaması düşündürücü. Çünkü insanın Rabbisine yapacağı yolculukta önce yüklerinden arınması gerekiyor. Günahlarımız var. Hatalarımız var. Kırdığımız insanlar, ihmal ettiğimiz vazifeler, hoyratça harcadığımız zamanlar var. Bazen bildiğimiz halde yaptıklarımız, bazen bilmeden sebep olduklarımız var. İnsan geçmişini değiştiremez. Fakat Allah geçmişin yükünü affıyla kaldırabilir. Onun için: Allah’ım beni bağışla.
Arkasından… Verhamnî.
Bana merhamet et. Affedilmek başka bir lütuf, rahmetle kuşatılmak ayrı bir lütuf. İnsan yalnızca günahlarının silinmesini istemiyor; Rabbinin rahmetinin içine alınmayı da istiyor. Çünkü hayatın her safhasında rahmete muhtacız. Çocukken de, gençken de, ihtiyarlarken de. Güçlü olduğumuzu zannettiğimiz günlerde de, elimizin kolumuzun düştüğü zamanlarda da.
Sonra… Âfinî.
Bana afiyet ver. Sağlık, sıhhat ve afiyet. Belki gençlik yıllarında değerini yeterince anlamadığımız nimetlerden biri. İnsan belli bir yaştan sonra bu kelimeyi başka türlü okuyor. Sağlıklı uyanmanın, yürüyebilmenin, görebilmenin, işitebilmenin, zihnin yerinde olmasının, sevdiğiniz insanların iyi olduğuna dair bir haber almanın ne büyük nimet olduğunu zaman öğretiyor.
Efendimizin (sas) âfiyet konusundaki başka dualarının da olduğunu düşünecek olursak afiyet talebinin dualarında bu kadar geniş yer tutması boşuna olmasa gerek.
Devam ediyoruz… Vehdinî.
Bana hidayet ver! Hidayet bir defa alınıp ömür boyu cebimizde taşıdığımız bir belge gibi düşünülmemeli. Her gün hidayete muhtacız. Her kararımızda, her yol ayrımında, konuşurken, susarken, severken, kızarken, hüküm verirken…
Bugün doğru yerde duran insan yarın savrulabilir. Bugün hakikati gören insan yarın öfkesinin, menfaatinin, aidiyetinin veya korkularının esiri olabilir. Onun için her gün: Allah’ım! Bana yolu göster. Beni o yolda tut.

Sonrasında… Verzuknî.
Beni rızıklandır. Rızık deyince aklımıza hemen para geliyor. Halbuki rızık çok daha geniş. İyi bir eş rızıktır. Hayırlı evlat rızıktır. Güvenilir dost rızıktır. Sağlık rızıktır. İlim rızıktır. Hikmet rızıktır. İnsanın önüne çıkan güzel bir fırsat rızıktır. Daraldığı bir anda karşısına çıkan bir insan, duyduğu bir cümle, okuduğu bir ayet bile bazen rızık olur. Hatta bana geçen cuma ulaşan o mesaj da benim için bir rızıktı. Çünkü beni yıllardır bildiğim ve hemen hergün okuduğum bir duanın önünde yeniden durdurdu.
Ve tekrar o kelimeye geliyorum: Vecburnî.
Allah’ım! Kırıklarımı onar, onları sar ve sarmala. Gençken Allah’tan daha çok geleceğimizi isteriz. Yaş ilerledikçe geçmişimizin tamirini de istemeye başlıyoruz. Çünkü geride bıraktığımız yıllarda kırılmış şeyler var. Bazılarını biz kırdık. Bazılarını başkaları kırdı.
Bazıları hayatın tabii akışı içinde kırıldı. Bazılarını onarmaya gücümüz yetti. Bazıları elimizde kaldı. İşte insan orada “vecburnî” diyor: Allah’ım! Benim gücümün yetmediğini Sen tamamla. Kaybettiklerimin acısını Sen hafiflet. Kırılan gönlümü Sen onar. Dağılan dünyamı Sen toparla. Eksilen taraflarımı Sen tamamla.
Belki iddiali bir tespit olabilir ama yazmadan geçemeyeceğim: Bir insanın yıllarca yapacağı duaları tek kelimede toplamak mümkün olsa o kelimelerden biri gerçekten “vecburnî” olurdu.
Ve nihayet… Verfa‘nî.
Senin katındaki derecemi artır, yükselt. Makamda, mevkide, insanların gözünde yükselmekten söz etmiyorum. Allah katında yükselmek. Ahlâkta yükselmek. İmanda yükselmek. Merhamette yükselmek. Anlayışta yükselmek. Sabırda yükselmek. İnsanlara faydalı olmakta yükselmek.
Ömrün sonunda insanın arkasında bıraktığı ünvanların pek az anlamı kalıyor. Bir gün ismimizin önündeki bütün sıfatlar düşecek. Geriye Rabbimizin huzuruna götürdüğümüz kalp ve amel kalacak. O halde: Allah’ım! Beni Sana yaklaştıracak şekilde yükselt.
Şimdi iki secde arasında oturduğum o birkaç saniyeye eskisi gibi bakabilecek miyim, bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Hepimizin Allah’a götüreceği kırıkları var. Ve kırıklarımızı herkese anlatmamız da gerekmiyor. Bazen başımızı secdeden kaldırıp, ikinci secdeye varmadan önce yalnızca O’na söylemek yetiyor: Allahümmağfir lî, verhamnî, âfinî, vehdinî, verzuknî, vecburnî, verfa‘nî. Allah’ım beni bağışla. Bana merhamet et. Bana afiyet ver. Bana yol göster. Beni rızıklandır. Kırıklarımı onar. Senin katındaki derecemi artır, yükselt.
O değerli ağabeyim cuma mesajının sonuna “Rabbim bizleri meccanen affetsin!” diye yazmış. “Meccanen…” Yani karşılıksız, bedelsiz, sırf lütfuyla. O kelime de ayrıca içime dokundu.
Çünkü dönüp kendi amelimize baktığımızda Allah’ın rahmetini satın alacak veya hak edecek neyimiz var? Kıldığımız namaz mı? Tuttuğumuz oruç mu? Verdiğimiz sadaka mı? Yaptığımız hizmet mi? Hepsi O’nun verdiği ömürle, O’nun verdiği bedenle, O’nun verdiği imkânla yapıldı. Sonunda yine rahmetinin kapısındayız.
Evet, insan bazen 65 yaşında, yıllardır bildiği bir duayı yeniden öğreniyor…
