Dün “Hak ihlali!” diyenler, bugün neden susuyor?

İDRİS GÜRSOY | YORUM

Bir dönem Türkiye’de “hukuk” gerçekten toplumsal bir meseleydi. Özellikle Ergenekon davaları sürecinde, yargılamaların adil olup olmadığı sadece mahkeme salonlarında değil, kamuoyunun vicdanında da tartışılıyordu.

O günleri hatırlayanlar için tablo nettir: CHP her duruşmayı yakından takip ediyor, Türkiye Barolar Birliği ve özellikle İstanbul Barosu düzenli açıklamalar yapıyor, üniversitelerin hukuk fakülteleri süreci akademik zemine taşıyordu. Medya savunmaları geniş biçimde aktarıyor; adil yargılanma hakkı, uzun tutukluluk süreleri ve delil standartları yoğun şekilde tartışılıyordu: “Mesele kişiler değil, ilkeler!”

Gerçekten de o dönemde dile getirilen eleştirilerin bir kısmı yargı kararlarına yansıdı. Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurular üzerinden “adil yargılanma hakkı ihlali” tespitleri yaptı; uzun tutukluluk gerekçesiyle tahliyeler gerçekleşti. Bu tablo, en azından belli ölçüde hukuk devletinin reflekslerinin tamamen kaybolmadığını düşündürüyordu.

Ancak bugün gelinen noktada tablo sadece farklı değil, çok daha ağır.

Rakamlar ne söylüyor?

Artık tartışılan şey tekil davalar değil; sistematik bir uygulamalar bütünü. 2016 sonrasında 150 bini aşkın kamu görevlisi, herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın olağanüstü hal kararnameleriyle görevden ihraç edildi. Yüz binlerce kişi hakkında terörle bağlantılı soruşturma açıldı; on binlercesi tutuklandı.

Cezaevleri kapasitesinin çok üzerine çıktı. Avrupa Konseyi istatistiklerine göre Türkiye, kıtadaki en yüksek tutuklu oranına sahip ülkeler arasına girdi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin son yıllık raporları, Türkiye’yi en fazla hak ihlali kararı verilen ülkeler arasında gösteriyor. Üstelik bazı kritik dosyalarda bu kararların uygulanmaması, hukuk devleti ilkesinin fiilen askıya alındığı tartışmalarını derinleştiriyor.

İnsan Hakları Derneği’nin yıllık raporları ve Human Rights Watch’ın bulguları; uzun tutukluluk, adil yargılanma hakkı ihlalleri ve cezaevlerindeki kötü muamele iddialarının sistematik bir boyut kazandığına işaret ediyor.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken, geçmişte çok daha sınırlı ihlaller karşısında güçlü refleks gösteren kurumların ve çevrelerin bugün büyük ölçüde sessiz kalması dikkat çekiyor.

Korku: İtiraz etmenin bedelinin ağırlaştığı bir ortamda, pek çok avukat, akademisyen ve gazeteci bu bedeli ödeyemez hale geldi. 2016 sonrasında 5 bine yakın hâkim ve savcının meslekten ihracı, yargı bağımsızlığının ciddi biçimde zayıfladığını gösteriyor. Bu tablo, eleştiri kanallarını da daraltıyor.

Bir zamanlar her duruşmayı kamuoyuyla paylaşan CHP’nin bugün benzer bir izleme ve belgeleme refleksi sergilememesi bu bağlamda dikkat çekici.

Türkiye Barolar Birliği ve İstanbul Barosu’nun sistematik ihlaller karşısındaki sınırlı tepkisi de aynı soruyu doğuruyor: Kurum mu değişti, konjonktür mü?

Seçici empati: Haksızlığa uğrayanların “kendi mahallesinden” olmaması, duyarlılığı körelten görünmez bir eşik oluşturuyor olabilir. Ergenekon sanıkları belirli bir sosyolojik ve ideolojik çevreden geliyordu.

Eğer “ilke”, yalnızca kendi tarafına uygulandığında hatırlanıyorsa, artık ilke olmaktan çıkar; araca dönüşür. Ve araçsallaşan hukuk, güven üretmez.

Tepkisizliğin bedeli

Ama değişmeyen bir gerçek var: Sessizlik, sadece bir yokluk hali değildir, bir sonuç üretir. Çünkü tepki görmeyen her ihlal, bir sonrakinin eşiğini düşürür. Dün uzun tutukluluk eleştiriliyordu, bugün belirsiz bekleyişler normalleşiyor. Dün delil standartları tartışılıyordu, bugün delilsizlik konuşulmuyor bile.

Hukuk, herkes için geçerli bir güvence olmaktan çıkıp, kimin için uygulanacağı belirsiz bir alana dönüşüyor. Bu durum yalnızca bugünün mağdurlarını ilgilendirmiyor. Hukukun askıya alındığı bir düzende, yarının mağdurunun kim olacağını kimse öngöremez.

Tepkisizlik zamanla bir tür onaya dönüşür. Ve bu onay, yalnızca mevcut ihlalleri değil, gelecektekileri de mümkün kılar. Yangın büyürken “bize dokunmaz” diye susanlar, çoğu zaman alevlerin yön değiştirdiği anı fark edemez.

Oysa hukuk, en çok da “öteki” için savunulduğunda anlamlıdır. Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun yalnızca hak ihlalleri değildir. Asıl mesele, bu ihlaller karşısında oluşan sessizliktir.

Eğer bir toplumda hukuk sadece belli kesimler için talep ediliyorsa, orada hukuk değil, ayrıcalık vardır. Ve ayrıcalık, sürdürülebilir bir düzen değil; kaçınılmaz bir kırılmanın habercisidir.

Bu sessizliğin kalıcı olmak zorunda olmadığını hatırlatmak gerekir. Hukuku herkes için savunmak, geç de olsa mümkündür ve bu ülkenin buna ihtiyacı var.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin