Doğu sorunu

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Suriye’ye girme kararı verilirken en büyük hayal kırıklığı CHP ve İYİ Parti’nin tezkereye onay vermeleri oldu benim için. Belki saflıkla suçlayacaklar beni, olsun! Ben her şeye rağmen, en azından iki “muhalefet” partisinin gruplarını serbest bırakacaklarını beklerdim. Bir tek kişi çıkıp “Türk ordusunun ne işi var Suriye’de” demedi. Aksine, toplumda nefret söylemleri ayyuka çıktı. Bir Kürt vatandaş bu nefret ortamında linç edilerek öldürüldü. Bir diğeri, yaşlı bir yurttaş, hem de bir hastanede sırf karısıyla Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğradı. Kuzey Kıbrıs’ta cumhurbaşkanının barış temennisi Türkiye’de toksik bir nefretle karşılandı. Kendisine sanatçı diyenler topluca militarist şarkı söylediler; kimileri askeri kamuflaj giymişti! Türkiye milli futbol takımındaki sporcular, çıktıkları iki resmi karşılaşmada asker selamı vererek Suriye işgaline destek oldular. Barış talep eden akademisyenler, basın mensupları, sivil toplum, aydın-sanatçı, bir avuç insan, linç edildi sosyal medya ve medyada. Ve polis baskınlarıyla gece yarıları gözaltına alındı, apar topar.

Bazen düşünüyorum da, bu ne nefretmiş, ne kinmiş, anlamak mümkün değil! Sorsan hiç kimse ırkçı değildir. Ama Kürtlerin deneyimleri bize başka bir hikâye anlatıyor. Çocuğuna vermek istediği isim nüfus memuru tarafından reddedilen, köylerinin veya kasabalarının, hatta şehirlerinin adı değiştirilen, dilleri, millet oluşları, hatta varlıkları reddedilen Kürtlerden söz ediyorum. 1980’lerde “karda yürürken çıkan kart-kurt sesleri” ile açıklanan Kürt teriminden! Kürtlere “Türk” soyadı verilen, fiili apartheit rejimi uygulanan, bir sürü aşağılayıcı pejoratif kirli kelimelerle hakaret edilen, çocukları devletle ilk tanışmalarını ilkokulda yedikleri dayakla yapan Kürtlerden! Bu ne kinmiş, bu ne nefretmiş, bu ne öfkeymiş, bitmeyen, bitmek bilmeyen!

İçeride zulmettikleri Kürtlere, Türkiye dışında da nefes aldırmak istemiyorlar. Diskur terör tehdidi sözde, ama tek bir terör saldırısı yok, Kuzey Suriye’den Türk topraklarına! Ayrıca bölgenin önemli bölümü psikopat ruhlu cihatçı teröristler tarafından kontrol edilirken, hiç de terörden ve teröristten rahatsız değildi Türkiye rejimi. Bu nasıl bir çelişkidir diye sormayalım mı? IŞİD ve El Kaide ideolojisinden rahatsız olmayan, ama Kürtlerden alerji kapan İttihatçı kafasının İslamo-faşist ve nasyonalist mutant kafa yapısıdır bahsettiğim. Milli Görüş’ten Ülkücü Harekete, CHP’den merkez sağa, Türkiye demografisinin yüzde doksanını kapsayan bir Kürt fobisinden bahsediyorum. Kürt, Kürt olduğu ve Kürt kaldığı sürece Kürt’ten nefret eden bir kafa yapısı! Kürdü ancak Türkleştiği zaman kabul eden, ama o şartlarda bile aksanından veya ten renginden, doğum yerinden veya atasının memleketinden, bir gerekçe bulup ötekileştiren zihniyet! Kimlik reddini dayatan, bunu okul sistemi aracılığı ile kurumsal biçimde siyasete döken, uygulayan asimilasyoncu, soykırımcı bakış açısı; budur işte bugün Suriye çöllerinde tankla-topla, uçakla-helikopterle, özel birlikleri ve komandosuyla milis-sivil ayrımı yapmadan, savaş suçu işleme bahasına, dünyaya meydan okuyarak fütuhat yapan rejim. Ve bu rejimi alkışlıyorlar. Ve onu destekliyorlar. Ve onu her gün, bıkmadan-usanmadan yeniden üretiyorlar. Ne aydınından ses çıkıyor, ne oğlunu savaşa gönderen anne-babadan! Bir milli dava yarattılar, ona tapıyor, tapmakla da kalmıyor, adak adıyorlar. Öldürülen Kürtlerin sayısı, haddi-hesabı falan, bunu geçtim, hayatını kaybeden askerlerin üzerine bir şahadet miti üretiliyor. Oğullarını askere göndermemek için yasa çıkartan, olmadı başka abrakadabralar yapan bir siyasetçi sınıfı, gariban emekçi sınıfların çocuklarını ürettikleri İslamcı-nasyonalist jargonla efsunlayarak, dedelerinin çıkarken perişan olduğu çöllerde sahaya sürüyor onları, satranç oyunundaki piyonlar gibi.

Suriye’de istikrarsızlıktan yakınmaya sanırım en az hakkı olan ülke Türkiye’dir. Çünkü 2011’de başlayan Suriye iç savaşının patlamasında en ciddi istikrarsızlaştırıcı etkiyi Ankara yaptı. Esad’ın gitmesine odaklanan bir siyaset izledi. İslamcıların anladığı anlamda, seçim prosedürünü demokrasi olarak gören Ankara, her ne bahasına olursa olsun Esad’ın devrilmesini istiyordu. “Kardeşim Esad” bir anda Nusayri diktatörlüğünün lideri bir diktatör oluvermişti. Erdoğan, kendi ülkesindeki demokrasi sorunlarına bakmadan, Suriye’de rejim değişikliği politikalarına yeşil ışık yaktı. Suriye’de Esad’a isyan eden tüm İslamcı fraksiyonlara sempati duyan Ankara, sahada inanılmaz barbarca katliamlar yapan bu İslamcıları bağrına bastı. Petrol ticaretinden sağlık hizmetine, MİT tırları ile paylayan kirli bağlantılar ve ortaya saçılan berbat ilişkiler, Türkiye’nin uygar dünyada hızla irtifa kaybetmesiyle sonuçlandı.

Türkiye elbette “Şam’da Emevi Camii’nde namaz” düşlerini gerçekleştiremeyecekti. Fakat bunun yerine güney sınırlarını istikrarsızlaştıracaktı. Durduk yerde canavar İslamcı fanatiklerle sınırdaş olmanın yanında, bölgenin doğusunda Kürtlerin siyasi varlık kazanmalarına neden olacaktı. Sahada katliama uğratılmak istenen Kürtler, IŞİD ve diğer psikopat dincilere karşı direniyorlardı. ABD ise Türkiye’nin bu dincilerle ideolojik yakınlıklarını gördü, Ankara’nın IŞİD ile mücadelede bir partner olmadığını kavradı. Her ne kadar bu diplomatik dile yansımasa da, NATO ve Atlantik topluluğu Ankara’yı istihbarat ağından ustalıkla soyutladı. 15 Temmuz ile beraber TSK’daki basiretli ve aklı başında ne kadar kurmay varsa apar topar hapse tıkılınca, kontrol maceracı Avrasyacılara geçti. Bunlar Suriye’ye girilsin diye yanıp tutuşuyorlardı. Ne de olsa geldikleri ekol İttihat ve Terakki’ci damardı. Bölgesel-küresel büyük oynamak isteği, akıllarını başlarından almıştı. İslamcı ve Türkçü tabanda bu işler çok prim yapıyordu. Bunun bilincindeydiler. Erdoğan ve çevresi, halifelik miti üzerinden kendi eğitimsiz ve lümpen kitlelerini uyuturken, Avrasyacı-Ergenekon’cu derin yapılar, AB sürecinde zarar görmüş olan vesayet sisteminin tahrip edilerek demokratikleştirilen kanallarını onarıyorlardı. Rusya’yı arkasına alarak – Enver vari bir macera hevesiyle – Avrasya steplerini ve Ortadoğu’yu hedefe alan bu güç, MHP ve büyük oranda CHP ile İYİ Parti’den de destek görüyordu. 15 Temmuz’un faturası ABD’ye – ve küreselleşmeye kapalı olmayan Cemaat’e – kesilince, iş kolaylaştı. NATO ittifakını savunmak vatan hainliği olarak algılanmaya başlandı!

Bu arada Rusya Suriye’de Esad rejimini rehabilite etti ve ona saha hâkimiyetini seri adımlarla sağlamaya başladı. Tabi asıl hedefi olan Akdeniz’e inmeyi cebine koyarak! Böylece ABD’den uzaklaşan Türkiye, sahada Rusya’nın dizlerinin dibinden içeride giderek artan Batı karşıtlığı ve Avrasya cengâverliğine girişti. Putin için harika bir stratejik fırsattı bu! 15 Temmuz sonrasında Atlantik kurumsal yapısından çıkan Ankara, kurumsal olmayan Rus güdümüne girerek a) hem içeride Batı demokrasi ve insan haklarından bağımsız bir tür otoriter rejime kaydı, b) hem de bu ortamda derin devlet yeniden devletin kontrolünü sağladı. Fakat Suriye’de ciddi manevralara ihtiyaç doğdu.

Artık Suriye’de Esad rejimi değil, Kürtler hedef olmuştu. İçeride Çözüm Süreci nasıl bitirildiyse, Suriye’de de YPG güçleri aynen öyle terörist ilan edildiler. Hem içeride hem de dışarıda Kürt karşıtlığı ana siyaset halini aldı. İç politikada Kürtler nasıl sistemin tüm partilerini birleştiriyorsa, dış politikada da aynı şekilde, hatta son tezkerede görüldüğü gibi, daha da efektif biçimde rejime iktidar devşiriyordu. Ve işte bu ortamda, Türkiye Suriye’ye giriyordu. Sonunda o girdiği yerleri Esad ve Rusya’ya bırakacağını bilerek girdi! ABD’nin çıkışıyla Kürtlerin Esad’a mecbur kalacağını görmemiş olabilirler miydi? Böylece Ankara, Suriye politikasında hedef küçülterek ve sonra daha da hedef küçülterek, “güney sınırlarında Kürtler olmasın, başka bir şey istemem!” noktasına gelmişti! İyi de o zaman sormazlar mı: “madem buna fittin, neden durup dururken Esad’ı devireceğim diye Suriye’yi istikrarsızlaştırdın?” diye!

Şimdi durum şudur: Tıpkı 1920’ler gibi, güney sınırlarında Rusya olacak! Hem de inanılmaz biçimde Türkiye’ye diş bileyen bir Esad rejimi! Bu iki güçten birincisi, Ankara ile kedinin fareyle oynaması gibi oynayacak. Arada istemediği bir gelişme olursa Kürt kartını kullanacak. Hem Suriye’de, hem de Türkiye’de Kürtler artık Türk devletinin kâbusu olacak. İçeride Türk devletiyle olan tüm bağlarını kaybeden, “düz ovada siyasetten” umudu kesen Kürtler, ayrılıkçı damarı güçlenmiş olarak sahneye çıkacak. Suriye’de ise Rusya’nın elindeki bir joker olarak, Ankara’nın yumuşak karnını oluşturacak. Her halükarda 2019’daki bu durum, 2011’deki durumdan çok, ama çok daha güvensiz ve risklidir. Suriye’de gereksiz riskler alan bugünkü lider kadronun tümü, yarın bir gün olası olumsuz gelişmelerde hıyanet-i vataniye ile yargılanabilir. Suriye’de işledikleri savaş suçlarından dolayı yurtdışına da kaçamaz. Yakında bu sürecin başladığına şahit olacağız.

Türkiye artık Kürtlerle birlikte çağdaş, insan ve azınlık haklarını en geniş ölçüde sağlamış, demokratik bir devlet haline gelemez. Bu üniter rüyanın sonudur. Artık bu üniter yapının bir federal formata dönüşme şansı da çok azalmıştır. 2019 itibarıyla Türkiye’yi yönetenler Sevr sendromunu yeniden gündeme taşımıştır, hortlatmıştır. Bir kısmı Osmanlıcılık oynarken ve diğer bir kısmı Avrasya’da büyük güç olma hayalleri kurarken, bu ahmakça politikaların bocalamakla geçen son birkaç yılında artık koskocaman bir doğu sorunu ortaya çıkmıştır.

2 YORUMLAR

  1. Sn. Mehmet Efe Hocam
    İnsanlar bir-kaç yıl içinde öleceklerini bile bile dağa çıkarlar mi?
    Bütün kürtler bu şekilde, bütün riski hesaplayarak daha çıkıyorlar..
    Çünkü sizin yükarda açikladığınız, ama asla bütün dehşetini tam tamına hiçbir insanın anlatamadiği bir aşağılama duygusu bütün kürtlere pompalanmakta…
    Kardeşız deniliyor, ahmak yerine konuluyoruz….
    Eşitiz deniliyor, kölelik dayatılıyor..
    Özgürsünüz deniliyor, korkaklık dayatılıyor..
    Kürt olarak ruhsal durumumuz fıtratından çıkarılıp, tuaf bir hale getirılıyor…
    İşte buna düzemeyen kürtler dağa çıkıyor, Hadi Faşist Türkler sevinsin diye terörist oluyorlar diyeyim.
    Biz Kürtlere yapılanın aynısını şimdi cemaat mensubları ile mühaliflere yapılıyor…
    Bu sosyal basınç ve tazyikten mutluluk çıkacağını sananların zihinlerine tü…re..yım.
    Siz ve Ahmet Altan gibiler olmazsa eğer inanın dağa çıkanlarımızın sayısı yüze katlanır….
    Bakın islamda mumin muminin kardeşı-dostudur deniliyor…
    Mumin olmayan Ahmet Altanı muminim diyenlerin tümünden daha çok seviyorum…
    Burda bir tuaflık yok mu?
    Halbuki Ahmet Altan gibi bir delikanlıyı ben severken, herbiri bir delikanlı olmak zorunda olan müslümanlarıda sevebilmeliyim…
    Yapamıyorum…
    Bir Kürt olarak bunu yapamıyorum.
    İçimden gelmiyor..
    Süriye Kürtleri bombalanırken, yaralıları sağ yakalayıp, beslemek zorunda bırakmayın bizleri diyen CAMİ HOCASINI sevemiyorum Mehmet hocam…
    Siviller kalkan oluyorlarsa, ne yapalım diye soranlara, öldürülebilir diyen Barolar başkanına vede din alımlerini sevemiyorum Mehmet hocam..
    Hala bir iç savaş yaşanmıyorsa eğer, sizin ve Ahmet Altan gibiler sayesindedir Mehmet hocam..
    Saygılar ve hürmetler hocam.

  2. Mehmet Efe bey çok mükemmel, eskilerin tabiriyle efradını câmi, ağyârını mâni bir makale olmuş, herşeyi çok güzel özetlemişsiniz. Yorum yapacak bir husus göremiyorum sadece takdirlerimi belirtmek için yazıyorum. Allah imanınızı ve sağlığınızı artırsın.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin