Doğal afet ve doğal olmayan afet

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bir deprem oldu yine. Çok üzücü, çok korkutucu! 1999 depremini yaşamış biri olarak o duyguyu gayet iyi bilirim. Büyük geçmiş olsun elbette. Fakat burada tek afet deprem değil. Esas afet başka!

Korkuyor insanlar. Deprem paralarını sormaya korkuyor. Gördükleri muameleye tepki göstermeye korkuyor. Polisten korkuyor. Konuşmaktan korkuyor. Birbirlerinden korkuyor. Türkiye bir korku imparatorluğu haline geldi. Gezi’de 2013’te başladı bu. Biber gazı ve fişekleri, ölenler, dövülenler,  işkenceye varan kötü muamele, yakılan çadırlar, kitleselleşen ceberut uygulamalar. Tüm bunlar, hızlı bir giriş yaptı AB üye adayı Türkiye’ye. “Kopenhag Kriterleri’ne Ankara kriterleri der yolumuza devam ederiz!” diyen İslamcılar, 17 Aralık soruşturmalarıyla patlayan berbatlıklar kanalizasyonunu kontrol altına almak için, AB sürecine en başından beri ayak sürüyen çevrelerle sıkı bir işbirliğine başladılar. Böylece “çok taviz veriyoruz!” diyerek liberal demokrasi, insan hakları ve azınlık hakları konularında yapılan AB reformlarını eleştiren çevreler, Erdoğan’ı ele geçirdi. Daha önce devletin mitleştirilmesini eleştiren İslamcıları böylece devlet bağrına bastı. O Leviathan (canavar) devlet, korkuttukça muteberdir. Bizim toplum korkmayı sever, korkmaya alışkındır. Korku, sevgiden baskındır. Babadan korkulur. Öğretmenden korkulur. Polisten korkulur. Devletten korkulur. Korkulan şeye saygı duymazsınız aslında. Sadece onun gücünden dolayı sesinizi çıkartmazsınız. Güçsüzleşince beş para etmez çünkü. Ve saygıyı-sevgiyi hak etmez. İşte korku toplumunun sosyolojik temelli budur.

İnsanlar korkuyor. Korktukça bazıları mazoşist bir hazla devlete daha da bağlanıyor. Çete olduğunu bilmediklerinden değil. Yoksa Red Kit’teki Dalton kardeşlerin kasabanın şerifini ekarte edip yönetimi almalarından daha başka bir şey yok memlekette. Sadece olan daha makro ölçekte cereyan ediyor. Devletin olanaklarını kullanarak devleti ve haklı soyan bir çete musallat olmuş devlete. Avarel Dalton’un bulunduğu ortamda bankanın soyulmasına şaşırıyorlar! Şaşkın mısınız siz? Yok, şaşırmış gibi yapıyorsunuz sadece. Çünkü hem korkuyorsunuz, hem de sisteme göbekten bağlısınız. Ama önce korku! Evet, sorsak amaçları bağcıyı dövmek değil elbet. Esasında bağcı çoktan sizlere ömür! Üzüm yiyenler, üzüm yedikçe bununla fazla ilgilenmiyorlar! Üzüm tatlı. Bağcı da, bağa dadananlar da bu durumdan şikâyetçi değil. Sistem dövüyor önce. Sonra bir dağıtıyor. Dağılımda yakınında olana veriyor, uzağında olandan alıyor. Aldım verdim, ben seni yendim. Türkiye’de bu olan bitenlerden memnun olmayan geniş kitleler, korkudan bir şey yapamıyor.

Eli ağırdır bu tür devletlerin. Hak hukuk olmayınca, minareye kılıf nasılsa bulunur der. Bunu en çok kolluk güçleri bilir. Kraldan çok kralcı, insanların birkaçını mostralık ettiler mi tamam. Bizim toplum yıllarca siner. Gezi’de, 17 Aralık sonrasında, 15 Temmuz’da eziyetlerin dibini bulamamış bu toplum, artık “vardır devletin bir bildiği!” nokrasına geldi. Kemaloislamonasyonalist ittifak geniş kitleleri bu saçma sapan devletin normal olduğuna ikna etti. İnsanlar paralel bir evrende yaşıyorlar. Dünyanın Türkiye’ye karşı birleştiği ve saldırdığı türü bir şizofrenik algıyı net doğru kabul ediyor, bu ortamda yedikleri dayakları “milli vazifeleri gereği” kabulleniyorlar. Çok kızsam da, genelde acıyorum. Faşistlik yapan Sırpların o ilkel nasyonalist ruh hali gibi, dışarıyla irtibatı kesilmiş, kendi küçük dünyasına hapsolmuş, yaşadıkları doğal afetlerden sonra bile uyanamamış bir toplum var. Sırpları uyandıran NATO bombardımanı oldu. Aynı NAZİ Almanya’sı gibi, kâbus bittiğinde gerçeğe uyandılar. Türkiye gibi ülkelerin halkları kendi sanal gerçeklerinin dünya standartlarından ne denli kopuk olduğunu anladıklarında genelde iş işten geçiyor. Avrupa’nın göbeğindeki Almanya Soğuk Savaş atmosferinde, Sırbistan Avrupa Birliği’nin etekleri altında, kendi kaderlerine terk edilemeyecek kadar önemliydiler. Türkiye ise, Ortadoğu’nun dibinin dibinde, dünyanın algısında Irak’tan farkı olmayan bir yerlerde, bu tür bir küresel ilgiye mazhar olmayacak, eğer bir mucize olmazsa. Ve kendi toksik atmosferinde, battığı yere şükreder bir toplumla, daha doğrusu onun kutuplaşmış parçalarıyla bir süre daha böyle gidecek.

Bu toplumun korkusu, onun devletle olan tek ilişkisidir. Artık devlete işi düşen düşmeyen, devletten korkar oldu. Yarın sabah kapıya polis dayandı mı, derdini anlatana kadar üç yıl geçer. Kimse senin Silivri’ye düşmene aldırmaz. Sabah poğaçasını yerken çayını yudumlayabiliyor mu? Ona bakar. Ve hayat devam eder. Türkiye, sıfırı tüketse de herkese bir poğaça ve bir bardak çay verebilir. Midesi onurundan önde olan halk da, devletin nitelikleri falan gibi konularda ahkâm kesmez zaten. Bunlar çok felsefi konular, boş işlerdir anlayacağınız! Ta ilkokuldan beri fazla konuşma sus otur koşullanmasını yaşayan ve bunu kanıksayan beyinler, sıradan çıkan koyunlar için “vardır bir bildiği devletin; bak bize neden bir şey olmuyor!” der. Sıra kendilerine gelirse şayet – ki gelmez ya! – onları da kimse umursamaz, kendileri dâhil belki de!

“Yahu nereye gitti o deprem vergileri?” gibi bir doğal soru sorulamaz bu ülkede. Zaten retorik bir sorudur bu. Herkes bilir paranın ne olduğunu. Komşu oğlun geldi mi? Geldi. Ne getirdi? İnci boncuk. Kime, kime? Sana bana. Başka kime? Kara kediye. Kara kedi nerede? Ağaca çıktı. Ağaç nerede? Balta kesti. Balta nerede? Suya düştü. Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Dağa kaçtı. Dağ nerede? Yandı bitti kül oldu. Geçmiş olsun. Deprem paraları çoktan yendi, hazmedildi, doğaya geri döndü!

Depremde bir acı yaşandı. Fakat bu acı nedeniyle “susun eleştirmeyin, şu an birlik olma zamanıdır!” türü martaval okuyanlar var ya! Bunlar işte bu sistemden beslenen, ya da bu sistemin hipnozundan kurtulması çok zaman alacak tipler. Dünyanın her normal ülkesinde, her normal toplum, ödedikleri vergilerin hesabını sorar. Ama 17 Aralık’ta devletin anahtarını yukarıda yazdığım tekerlemedeki kediye teslim eden bu Türkiye halkı, deprem vergilerinin yanıp bitip kül olduğunu göremezden gelir. “Acımız büyük, şimdi sırası mı!” falan türü kendi kendisini kandırma telkinleriyle avunur. Hırsızın hırsız olmadığına kolayca inanan insanlar, hırsızların hırsından kurtulamaz. Doğal afetler veya doğal olmayan insan yapısı afetler döner dolaşır, tarih tekerrür eder, ama retorik değişmez. “İmkân devşiririz!” diyor ya Erdoğan. “Depremi durdurma şansımız var mı?” diyor. Bunun üzerine bir şey yazılabilir mi?

Keşke insan yapısı o afeti durdursaydı Türkiye!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin