Dindarlığımız bizi aldatmasın

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

Ci’râne’de yaşanmış bir örnekten hareketle bir önceki yazıda, bakış açısına göre (niyet ve nazar) işin renginin değiştiğini ve herkesin de kendi yaptığını “doğru” kabul ettiğini yazmaya çalışmıştım. 

Bugün, aynı mekânda yaşanmış ikinci bir hâdiseyi paylaşmak istiyorum:

Gönüller Sultanı Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), 21 yıl kin ve nefret soluklayan Mekkelileri de gemisine alabilmek için her fırsatı değerlendiriyordu. Şefkat Güneşi’nin doğuşuyla birlikte kitlelerin gözü açılmaya başlamış ve şartlı baktığı için düne kadar hakikatin rengini göremeyenler de sel olup Kâbe’ye doğru akıyordu. Ancak kin ve nefrete kilitli bir ömrü bir çırpıda geride bırakmak ve bir manada geçmişini yok sayarak üzerine çizgi çekmek herkes için kolay değildi.

İşte o gün Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bütün himmeti, her fırsatı değerlendirmek suretiyle bunu kolaylaştırmaktı; geride kalan kim varsa hepsinin elinden tutacak ve onları da Cennet’e ehil hale getirecekti. Bir manada bunun “olabilir” olduğunu gözler önüne serecek ve Kıyâmet’e kadar gelip geçecek herkesin, birer mazeret olarak ileri sürebileceği kozları elinden alacaktı. 

Bugüne kadar görmeseler de aslında onlara, 21 yıldır ne emekler vermişti. 

Şimdi de veriyordu!

Müellefe-i kulûba taksimattan pay verilirken yanına, Temîm kabilesinden Zü’l-Huveysıra denilen bir adam geldi. 

Burnundan soluyordu!

Genel görüntüsüne bakıldığında akıl ve muhakemesi gitmiş durumdaydı; hislerinin mağlubuydu!  

Öfke yüklü bir ton ve yüksek sesle, “Yâ Muhammed!” dedi. “Bugün ben, Senin yaptıklarına tanık oldum!”

Bu bir sitemdi. 

Üstelik, beden dili her şeyi açıklıyordu; açıkça adam, hem de Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘yanlış yapıyorsun!’ diyordu! 

Sesin geldiği tarafa yönelen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Evet!” buyurdu ve sordu: 

“Neye tanık oldun?” 

Sanki hiç duymamış gibiydi; bildiğini okuyor ve ağzını doldururcasına, “Adaletli davranmadığını görüyorum; âdil ol!” dedi. 

Şimdi anlaşılmıştı!

Dünyalık istiyordu.

Daha doğrusu, verilenleri az bulmuş ve daha fazlasını talep ediyordu!

Nebevî niyeti okuyamamış ve sadece kendi bildiğini okuyarak hakkı olmayanın da peşine düşmüştü!

Muhtemelen, kendini bir yere koymuş ve şahsına verilenle başkalarına verilenleri kıyaslıyor, evine daha fazla deve ile dönmenin hesaplarını yapıyordu. 

Kısmî de olsa Ensâr’ın o günkü muvakkat burukluğu işine gelmişti; yalnız olmadığını düşünüyor ve bunları söylerken, ‘rahatsız olan sadece ben değilim!’ mesajını veriyordu!  

Sera-Süreyya farkı; bir tarafta, mâmeleki adına ne varsa hepsini, düşen birisini daha kaldırabilmek için seferber eden bir Peygamber diğer yanda, içindekilerle birlikte Ci’râne’yi de verseniz doymayacak bir göz!

Bu da bir problemdi ve problemler sarmalı içinde bulunan bir mü’minin, canını yakıp yüreğini yırtan hâdiselere nasıl yaklaşması gerektiğini gösterircesine bir temkinle adama baktı. 

Evet, O’nun da duyguları vardı; ancak O (sallallahu aleyhi ve sellem), duygularının en aktif olduğu, en çok acı çekip gözyaşı döktüğü demlerde bile akıl ve muhakeme odaklı bir duruş sergilerdi. 

Bugün de aynısını yaptı; “Eğer” dedi. “Ben de âdil olmazsam, işim bitmiş demektir!” Sonra devam etti: 

“Şâyet adâlet, Benim yanımda değeri olan bir fazilet değilse o zaman kimin yanında adaletten bahsedilebilir?” 

Mücessem Kur’ân’dı O (sallallahu aleyhi ve sellem); evirip çevirip konuyu adalete getiren bir Kitâb’ın mübelliği idi aynı zamanda ve attığı her adımı, kılı kırk yararcasına bir hassasiyetle atıyordu. 

Ama gel gör ki elin oğlu, Allah’ın Resûlü’nü bile -hâşâ- adaletsizlikle ittiham edebiliyordu! 

Gelişmelere şahit olan Hazreti Ömer’i (radıyallahu anh) çileden çıkaran bir davranıştı bu ve pür-heyecan Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına yaklaştı; “Yâ Resûlullah!” dedi. “Şu münafığı bana bırak, boynunu vurayım!”

Bu da başka bir bakış açısıydı ve onun o gün baktığı yerden mesele, ancak kılıçla çözülebilirdi! 

Ancak hüner, problemi başka problemlere dönüştürmeksizin çözebilmekti; erken ve yersiz müdahalenin çıbanı başka noktalara sıçrattığı gibi ihmal edilip geç kalındığında vücudun elden gitmesi gibi sıkıntılar yaşamamanın yolu, hâzık bir hekim hassasiyeti ve müdahalede zamanlama titizliğinden geçiyordu.

  Onun için Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) bu çıkışı ayrıca endişelendirmişti Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve “Böyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım!” buyurdu. 

Öyle ya, Nebevî mektepte herkese bir hisse vardı; tehevvür değil, teenni ve temkin esastı ve beklenenin aksine, “Onu kendi hâline bırakın!” buyurdu. 

Şüphe yok ki o gün o da razı edildi ve beklediği dünyalığına kavuştu. Fakat bu vesileyle Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine bir ikazı vardı; şunları söyledi: 

“İleride onun gibi başka insanlar da zuhûr edecekler! Onlar, din konusunda belki çok derin bilgilere ulaşacaklar; Kur’ân’dan başlarını kaldırmayacaklar ama bu, gırtlaklarından aşağıya inmeyecek. Üstelik, okun yaydan çıkıp da gitmesi gibi dinden uzaklaşacaklar! Bir kere ok çıkıp da gittikten sonra yaya bakıldığında oktan ne bir eser görülebilir ne de okun ucunun konulduğu yerde bir izi kalır; kirişin olduğu yerde oktan bir eser yoktur artık! Zira o, çoktan hedefine ulaşmış ve hayvanın karnını delip kana bulanmıştır! Aynı zamanda sizler, onların namazları yanında kendi namazlarınızı; oruçları yanında da kendi oruçlarınızı küçümsersiniz!”

Öyle ya, kimsenin kurtuluş garantisi yok.

Hepimiz etten-kemikten varlıklarız.

Hislerimiz ağır bastığında sesimizi yükselttiğimiz, öfkemiz kabardığında bağırdığımız az değildir!

İbâdet ü taâtimize bakarak kendimizi sahile demirlemiş ebediyet gemisinde görmek, hepimizi yanıltabilir. Halbuki âdemoğlu hata ile ma’lûl ve biz de onlardan birisiyiz. 

Aramızda, ‘Bu bana söylenmiş bir söz değil; Zü’l-Huveysıra’ları ilgilendirir’ diyenler de olabilir. Şüphesiz bu da başka bir bakış açısı. Ancak unutmamak lazım ki bu ikazları Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine söylemiş. 

Topu taca atmaya gerek yok; -Allah (celle celâlühû) ayırmasın- bizler de o ümmetin efrâdındanız!

Düz yolda herkes reftâre yürür; önemli olan karşımıza çıkan sürpriz bâdirelerde sergilediğimiz duruşumuzdur!

Birileri, kitleleri din ile aldatıyor, doğru!

Ancak, bin bir kusur ile ma’lûl dindarlığımız da bizi aldatmasın! 

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin