Devletten alacak ve yasal faiz (2)

YORUM | AHMET KURUCAN 

İki hafta önce KHK ile işlerine son verilen sonra işlerine iade edilen kişilerin birikmiş mali ve sosyal haklarının verilmesi ile alakalı mevcut sistemdeki uygulama ve çarpıklıklarını dile getirmiştik. Devletin ceberut gücüne karşı vatandaşın temel hak ve özgürlüklerin korunduğu hukukun değil, “keyfokrasi ve majestelerinin hukukunun” nasıl çalıştığını örnekler üzerinden göstermeye gayret etmiştik.

Bu yazıda ise her şeye rağmen resmen haklarını alan kişilere ödenecek mali kayıpların yasal faizinin caiz olup olmadığı konusunu ele alacağım. Çünkü bana sorulan soru o. Soruyu soranlar da devletin orantısız gücü ile yaptığı zulme maruz kalmış ve o zalim elin hukuk ve vicdan tanımaz baskıları ile hayatları altüst olan dini hassasiyetleri kaybetmemiş kişiler. “Allah huzurunda mesul olmayayım, mer’i hukukun hükümleri ile dinimin temel değerleri ve ona bağlı olarak üretilen hükümler çatıştığında ben gönüllü olarak İslam fıkhının o farazi hükmünü uygulayacağım,” diye düşünen kişiler bunlar.

İlerleyen zamanlarda belki müstakil bir yazı olarak kaleme alırım ama bir önceki paragrafta söylediğim ‘farazi’ kavramının hatırlattığı hususa bir cümle ile temas edeyim: yürürlükte olmayan hukuk olmaz. Eğer bir hukuk yürürlükte değilse ya hukuk tarihinin konusudur ya farazi içtihatlar bütünüdür ya da müntesiplerinin gönüllü olarak her şeye rağmen tatbik etmek istedikleri bir manzumedir.

Şimdi bu girizgahtan sonra gecikme zammı ve manevi tazminat bir kenara sadece ödenmesi gecikmiş/geciktirilmiş birikmiş maaşlar üzerinden meseleye bakalım. Bu, devletin görevlisine ödemek zorunda olduğu borcudur ve aynen ifası gerekir. Dolayısıyla temerrüde düşmeden ödemesi şarttır. Bunun için İslam fıkhında beş şart ileri sürülür.

1-Borcun muaccel/hemen ödenmesi gereken bir vasfa sahip olması ki burada öyledir.

2-Borcun ifasının mümkün olması ki devlet bu birikmiş maaşları ödeyecek güçtedir.

3-Borçlunun ifaya kâdir olması ki devlet buna kâdirdir. Vermek istediği takdirde engel olabilecek bir güç yoktur.

4-İfanın alacaklı tarafından talep edilmesi ki zaten edilmiş ve resmi yetkili kurumlar görevine iade hükmü vermiştir ki bu mali ve sosyal haklarının tazmini hükmünü de bünyesinde taşır.

5-Alacaklının borcunu kabule hazır olması ki hazırdır ve bu noktaya da çok kolay gelmemiştir.

Bu beş şart açısından baktığımızda mevcut pozitif hukuk sisteminde de aynı şeyler geçerlidir, dolayısıyla bir farklılık söz konusu değildir.

Şimdi ikinci fasla geçelim. Devlet birikmiş maaşları verirken toplam maaş miktarı üzerinde bir değişiklik yapmıyor. Söz gelimi aylık 4,000 TL maaşı olan insana görevden uzaklaştırıldığı bir yıl için 48,000 TL veriyor. 4 yıl için de 192,000. Ardından bu ödemeyi yapmayı da bahsi geçen sebeplerden dolayı 4 yıl geciktirdiği için yıllık belli oranda adına “yasal faiz” dediği fazlalığı tahakkuk ettiriyor. İnternetten yaptığım bir araştırmada böylesi bir hadisede devlet yıllık yüzde 9 oranında faiz koymuş bir kişinin alacağı üzerine. Bu rakam üzerinden bileşik faiz hesaplamasını yaptırdığım uzman bir arkadaşım 192,000 TL alacak kişiye devletin 239,264 TL ödemesi gerektiğini söyledi. Aradaki fark 47,234 TL. İşte devletin adına yasal faiz dediği ve 4 yıl için verdiği 47,234 TL’lik bu fazlalık gerçekten faiz midir? Devletin buna yasal faiz adı vermesi bu fazlalığın faiz olduğunu gösterir mi?

Her şeyden önce o memurun haksız yere 4 yıl boyunca işinden edilmesi, maddi manevi bir çok kayıplara maruz kalması, telafi edilmesi imkansız psikolojik sıkıntılara düçar olması, yapıştırılan terörist damgası ve itibar suikastından dolayı sosyal çevresini kaybetmesi, bazılarının bu 4 yıllık sürenin bir kısmını karakollarda, nezarethanelerde, hapishanelerde geçirmesi, kendini aklamak, masum ve suçsuz olduğu ispatlamak için avukat ve mahkeme masraflarına katlanması ve bütün bunların madden tazmini bir tarafa, sadece şu birikmiş maaş üzerinden meseleye bakacak olursak karşımıza çıkan ilk şey TL’nin değer kaybıdır. Eğer bu 4 yıl içinde TL değer kaybetti ve alım gücü düştüyse 2017 yılı boyunca alacağı olan 48,000 TL’nin alım gücü bugün alacağı 48,000 TL ile aynı değildir. TL’nin değer kaybı devam ediyorsa ikinci, üçüncü ve dördüncü yıllar için de aynı şey geçerlidir.

Hepimiz biliyoruz ki Türkiye ekonomisi özellikle son 7-8 yıldır çok kırılgandır ve TL sürekli değer kaybetmektedir. Ehlinin malumu olduğu üzere paranın değer kaybı genelde enflasyon rakamı ile ifade edilir. Aslında enflasyon ekonomistlerin yaptığı tanıma göre “piyasada kullanımda bulunan para miktarıyla, malların ve satın alınabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselişi, para değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik ve parasal süreçtir ve genel olarak mal ve hizmet sepeti içinde bulunan öğelerin ortalama fiyatlarında bir yıl boyunca yaşanan değişime bakılarak hesaplanır.”

Soruya tam cevap olması için 2017’dan başlatıp günümüze kadar enflasyon rakamlarına bakmamız gerekiyor. Tablo şöyle: 2017’de yüzde 11,92; 2018’de yüzde 20,30; 2019’da yüzde 11,84 ve 2020’de yüzde 14,06. Buna göre 2017’den bugüne 4 yıl içinde Türk lirasının değer kaybı toplam yüzde 41,73.  Bunun manası şu demek 2017 yıl başında 1,000 TL, 2020 sonunda yine 1,000 TL olarak ödüyorsa, para yüzde 41,73 oranında değer kaybettiği için aslında ödenen para 1,000 TL değil 582 TL’dir.

Diyelim ki devlet işte bu farkı kapatmak için yüzde 9 oranı üzerinden hem de bileşik faiz hesaplaması yaparak ödedi. Yani 192,000 olan borcunu toplamda 239,264 TL olarak verdi. Doğru ama bu paranın değer kaybını bile karşılamıyor ki? Zira paranın değer kaybı yüzde 41,73. Faiz hiçbir şekilde devrede olmaksızın sadece paranın değer kaybı baz alınarak bir ödeme yapılacak olsa devletin 192,000 yerine 239,264 TL değil 284,804 TL ödemesi lazım. Buna göre yüzde 9 yasal faizli verdiği paradan 45,540 TL daha eksik vermiş oluyor.

İşte bu yüzden Müslüman hukukçular çok erken dönemlerden beri “paranın kesâdı” başlığı altında inceledikleri değer kaybı için derler ki değer kaybı ölçeğindeki fazlalık faiz değildir. Hatta ben bir adım daha öteye geçip bu işlemin klasik yaklaşımlardaki faizin tanımı ve uygulama alanı içine bile girmediğini söyleyebilirim. Yapılan şey faizli bir işlem değil sadece paranın değer kaybının tazmin edilmesinden ibarettir. Dolayısıyla  paranın değer kaybını bile karşılamayan ama ‘yasal faiz’ adı altında verilen o fazlalığın  faizle uzaktan yakından alakası yoktur. Kaldı ki sadece birikmiş maaşlar değil, bu süreçte maaşlara yapılan zamlar, verilen ikramiyeler ve başka sosyal yardımlar bu hesaplamanın içinde yoktur. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum, eğer devlet söz konusu borcunu ödemede temerrüde düşerse, temerrütten kaynaklanacak fazlalığı almalarından da hiçbir mahsur yoktur.

“O fazlalığa ‘yasal faiz’ adının verilmesi kafamızı karıştırıyor” diyenler olabilir. Saygı ile karşılarım bu dini hassasiyeti. Ama bu mevzu dini hassasiyetin ötesinde rakamsal gerçeklere bakılarak karar verilecek bir şeydir. Kaldı ki bu İslam fıkhında Mecelle’de maddeleştirildiği şekliyle şöyle ifade edilir: “Ukudda itibar mekâsıd ve meâniyedir; elfâz ve mebâniye değildir.” Yani, akitlerde dikkate alınacak olan şey sözler değil akdin muhtevasıdır.

Tekrar ifade edeyim, paranın değer kaybı miktarınca olan fazlalık faiz değildir. Değer kaybını tespitte enflasyon rakamlarının, altın fiyatlarının, buğday-arpa-şeker gibi mahsullerin ya da tüketici ve üretici fiyat endekslerinin müstakil olarak ele alınması neticeyi değiştirmez. Mühim olan tarafların bir ölçü biriminde anlaşmaları ve ortaya bir rakamın konulmasıdır. Zaten TÜİK adı verilen kurumun yapmış olduğu hesaplamada bunların hepsi birden mütalaa edilmektedir. Bu açıdan değer kaybını enflasyon oranı ile belirlemek sanırım en adil yollardan biridir. Nitekim devletin hukuk sistemi de verdikleri kararlarda bunu ölçü almaktadır. İsterseniz burada bir önceki yazımdaki Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 19/3/2014 tarihli ve E.2011/358, K.2014/906 sayılı kararının gerekçelerini yeniden okuyabilirsiniz. İslam fıkhî adına farazi düzlemde söylediğim bu şeylerin hepsini beş-on cümle içinde yazdığı gerekçede açıkça ifade ediyor; zira hangi hukuk olursa olsun hakkaniyet ve adalet bunu gerektiriyor.

Son olarak şunu söyleyebilirim: Türkiye’de cari olan “majestelerinin hukukundan” sonuç alınır, alınmaz çok iyi bilmiyorum ama KHK ile işinden edilen sonra “pardon, biz yanılmışız” diye işine iade edilen kişilerin yukarıda saydığımız 4 yıl boyunca yaşadığı ve para ile telafi edilmesi imkânsız maddi manevi sıkıntıları için manevi tazminat davaları da açmalıdırlar. Son tahlilde karar tabii ki bu sürecin direkt muhataplarına aittir ama söz konusu teklif nısfet, adalet, vicdan, insaniyet, hakkaniyet, ahlak ve hukuku önceleyen herkesin kabul edeceği hatta şeytanın bile itiraz edemeyeceği bir hakikat olsa gerektir.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin