Devletin fethi (3)

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’de devlet bir toplum sözleşmesi üzerine inşa edilmedi ya da bir toplumsal uzlaşmayı yansıtmadı. Sened-i ittifak’tan günümüze, 200 yıllık anayasa deneyiminde, hiçbir Türk anayasası bir toplumsal uzlaşma üzerine yazılmadı. Devleti yöneten elitler vatandaşını devamlı dediklerini yapacak bir kitle olarak algıladı. Kuralları kendileri koydu ve vatandaşlardan bu kuralları benimsemesi istendi. Elitlerin istediği formatta olmayan vatandaşlar iç tehdit olarak sınıflandırıldı ve çeşitli güç kullanma yollarıyla bu kitlelerin ezilmesi, devletin merkezi bir işlevi oldu.

Bu devletin tüm bürokrasisi ve kadroları, idealde yönetici elitin ideolojisini ve dünya görüşünü benimsemek durumundaydı. Dışarıda kalanlar devlete girmediler, “sızdılar”. Çünkü devlete – kamu yönetimine, bürokrasiye, çeşitli devlet birimlerine – girmek, legal ve meşru biçimde salt yönetici elitlerin makbul vatandaşları için söz konusu olabilirdi. “Sızanlar” ise legal ve meşru olarak devlete giremezlerdi. Çiftçilik veya ticaret yapmalarında bir sorun yoktu. Ama nüfus memuru, polis veya asker olmamaları gerekiyordu.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Devlete “sızan” grupların devlette görev yapmalarının bir iç güvenlik sorunu olmasının nedeni, devletin tarafsız olmamasıydı. Yönetici elitler, ellerindeki devlet aparatının kontrolünü yitirmek istemiyorlardı. Çünkü toplumu kontrol etmelerinin tek yolu, meşru güç kullanımını kendi tekellerinde tutmaktı. Bu devlet, ister istemez güçler birliğine dayanmalıydı. Osmanlı-Türk anayasal deneyimlerinin çıkış noktasındaki devlet, güçler ayrımı olmayan bir devlettir. İktidara gelen, muktedir olmak ve tüm sistemi kontrol etmek ister. Mutlak iktidar, bölünmemiş iktidardır.

Zaten ne Türk kadim göçebe imparatorluk deneyiminde, ne İslam müktesebatında güçler ayrılığı söz konusudur. Göçebe imparatorlukları karizmatik meşruiyet ve sınırsız merkezi güç üzerine kuruluydular. İslam devleti ise teolojik şemasında da, tarihsel uygulamalarında da, merkezi sınırsız güç uygulamasıydı. Osmanlı-Türk devlet geleneğinin beslendiği tüm kaynaklar, siyasi iktidarın merkezi ve sınırsız olması durumunu doğal kabul ediyordu. Bu geleneğin en bilinen özelliği, 1) meşru muhalefeti tanımaması, 2) siyasi gücün sınırlandırılamaz olmasıdır.

Anlaşılacağı üzere, bu tür bir devlet anlayışı mutlak itaat ve biat gerektirir. Tebaanın iktidara “boyun eğmesi” gerekmektedir. Bu, güç kullanarak olur. Bu mutlak monarşik model daha önceki iki yazıda ele aldığım üzere, Batı’da daha farklı bir gelişim göstermiş, çeşitli sosyal değişimler ve sosyal yapı farklılıkları, gücün sınırlandırılmasını beraberinde getirmiştir. Oysa Osmanlı devleti, 20. yüzyılda yıkılana dek, yüzeysel reformlara ve anayasa çalışmalarına rağmen modernleşememiştir. Padişahın mutlak otoritesi zedelenirken, yerine yeni bir devlet örgütlenmesi ve gücü sınırlandırılmış bir iktidar mekanizması kurulamamıştır.

İktidara gelen İttihatçılar, miras aldıkları bu sistem üzerinden muhalif olabilecek kişi ve grupları tasfiye etmiş, içine doğdukları devleti tüm şiddet ve ceberutluğunu kullanmakta tereddüt etmemişlerdir. Bu miras, 1920’den itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadroları tarafından devralınmıştır. Ceberut, gücü denetlenemeyen, vatandaşına “tebaa” olarak bakan, muhaliflere tahammülsüz bu devlet, böylece yaşamaya devam etmiştir. Adının veya ideolojisinin değişmesinin önemi ikincildir.

Bu devletin vatandaşı, biat edenler ve etmeyenler olarak ayrılıyordu. Devletle ideolojik veya kimliksel düzeyde anlaşmazlık yaşayan gruplar hiçbir zaman homo respublicus olamıyorlardı. Beğenmediklerini değiştirmenin yolu, devlet bürokrasisine girmeyi başarmaktı. Bu giriş, iktidarın okuyuşuyla her zaman bir “sızma girişimiydi”. Bu nedenle periyodik olarak devletin “arındırılması” ve bu “sızan grupların temizlenmesi” gerekmekteydi.

Modern devletler giderek daha nötr, seküler ve kapsayıcı olurken, Türk devleti göçebe Türk ve İslam geleneğinden hiçbir zaman kurtulamadı. Bir Rus atasözü, “kız köyden ayrılabilir, ama köy kızdan ayrılmaz” der. Türkler devleti modernleştirdikleri dönemde bile, geçmiş devlet felsefesinin bagajından kurtulamadılar. Türk devlet geleneğinde devlet vatandaşını mutlu etmeye yaratan bir araç olmadı. Vatandaşını zapt-u rapt altına almaya çalışan, onu bir şablona veya kalıba dökmeye gayret eden, toplumsal beklentilere göre şekillenen değil, toplumu beklentilerine göre şekillendirmeye çalışan bir araç!

15 Temmuz 2016 kontrollü darbe girişiminden sonra, sıklıkla “devlete sızan FETÖ” retoriğini duyar olduk. Oysa Cemaat ve Erdoğan arasında ilişkilerin iyi olduğu dönemlerde, Cemaat mensuplarına devlet kadrolarını açan AKP ve Erdoğan’ın ta kendisi olmuştu. Tüm Cumhuriyet tarihindeki deneyime tekabül eder biçimde, AKP kendi kadrolarını “devlete yerleştirme” stratejisini takip etmişti.

Cemaat’in devlete girmek istemesinin nedeni de, daha önce bu yollardan geçen diğer grupların beklentilerinden farklı değildi. Korkulan, ötekileştirilen, parya olarak görülen, homo respublicus olmadıkları her daim yüzlerine vurulan, değişmeleri ve dönüşmeleri devlet tarafından beklenen Aleviler, Kürtler, Marksistler, Milli Görüşçüler, diğer tarikatların ve cemaatlerin üyeleri veya sempatizanları, azınlıklar, “çarıklılar” vs. gibi, Gülen Cemaati de devlete “sızmak istedi”. Sızmak tırnak içerisinde, çünkü teknik olarak bir devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan hiçbir grubun kendi devletlerinin bürokrasisinde görev almaları sızmak olarak görülemez. Kanunlara aykırı yapılan organize suç örgütlenmeleri için bu terim kullanılabilir, fakat bu durumda açıkça, kanıtlarla, somut olarak yasalara aykırı davranışların ispatlanması gerekir. Kendine dürüst herkes, Türk devletinin ötekileştirdiği ve takibata aldığı gruplara zulmederken, yasalarıyla olan bağı gözetmekte özenli hareket etmediğini itiraf eder. Türkiye tarihi böyle fiillerle doludur.

İç düşman olarak kategorize edilenlerin bu devlet karşısında hiçbir şansı yoktur. Zaten bunu bildiklerinden, bu tür gruplar devlete girme yöneliminde bu kadar ısrarcı ve hevesli olmuşlardır. Çünkü devlete girmek, bu gruplarla devlet arasındaki ilişkinin normalleşmesini beraberinde getirebilirdi. Türk tarihinde bunun örnekleri yok değildir. Mesela 1980’lerde ve öncesinde MHP ideolojisinin Türk devletinin karşısında bir tür “öteki” olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Fakat bugün MHP devlet tarafından homo respublicus olarak görülen bir aidiyettir. Ya da Kürtlüğünü inkâr eden Kürtler, homo respublicus olabilmişlerdir.

Benim gördüğüm kadarıyla Gülen Cemaati de devlet tarafından hedef alınmayacak bir statüye öykünmüştür. İslamcı gelenek ve Kürt siyaseti, Türk devletinin kuruluşundan beri birincil iç düşmanlarıydı. Gülen Cemaati, tüm diğer İslami gruplar gibi, bu devletten korktu, korktuğu ölçüde de kendisini bu devlete entegre etmeye gayret etti. 2000’lerde Gülen Cemaati büyük oranda bunu başarmıştı. Türkeş, Ecevit, Özal, Demirel, Erdoğan gibi birbirlerinden çok farklı ideolojik mahallelerden gelen politikacılar, çeşitli zaman dilimlerinde Gülen Cemaati’nden övgüyle söz ettiler. Cemaat’in Türkiye dışı okullarında yabancı çocuklara İstiklal Marşı okutulması, Türkçe öğretilmesi gibi sembolik önemi haiz olgular yanında, Cemaat’in modernleşmeyi reddetmeyen yaklaşımları, bu algıyı pekiştirdi. Böylece, kendisini zamanla “devlete kabul ettirmeyi” başaran Cemaat, AKP’nin 2002-2010 arası AB sürecine destek verdiği için, bu politikalardan ve olası sonuçlarından memnun olmayan derin devletin tepkisine neden oldu.

Moderniteyi reddetmediği oranda Cumhuriyet ideallerine en yakın dini akımlardan biri olarak görülen Cemaat, Milli Görüş İslamcılarından daha “tehlikeli” olarak algılandı. Kemalist-Laik kesim, derin devletin bu algısını aynen paylaştı ve Gülen’i “ABD’nin ılımlı İslam projesinin bir piyonu” olarak tasnif etti. Bu gruplar, zaten 2000’ler boyunca devlete “sızan” İslamcılardan şikâyetçiydi. Türkiye’nin liberal demokrasiyi uyguladıkça, Kürtlerin azınlık haklarının ve İslami kesimin devletle bütünleşmesinin önünün açılacağını değerlendiriyorlar, bunu bir iç tehdit ve zaaf olarak okuyorlardı. Devlet “fethediliyor” ve farklı bir şekle giriyordu.

17 Aralık 2013 tarihinde AKP’nin yolsuzluklara batmış kirli ilişkileri ortalığa saçıldığında, AB reformları sürecinde tasfiye edilmiş olan derin devlet bunu fırsat bilerek, Erdoğan’la yeniden masaya oturdu. Kürtlerin ve Cemaat’in tasfiyesi üzerinde anlaştılar. Erdoğan Kürt açılımlarını terk edecek, MHP ve derinlerin istediği politikaları sorgusuz sualsiz uygulayacaktı. Cemaat konusunda da, İslamcı Erdoğan’ın demir yumruğunu kullanmak, İslami tabana yapılan hukuksuzlukları kamufle edecek, onları bu tasfiye operasyonunun gerekliliğine ikna edecekti. Meselenin özü budur.

Derin devlet, Perinçek, MHP, CHP gibi tüm sistem unsurları, bu geçiş döneminde, kendi kafalarındaki Türkiye’nin fabrika ayarlarına dönme manevrası esnasında, Erdoğan ve İslamcı tabanına hak ettikleri bu unvanı verdiler. Hepsinin ortak noktası, ceberut devletti. O devlet sayesinde rakiplerini tasfiye edecekleri günleri beklediler. Kapalı kapılar ardında “dincileri dincilere kırdırdıklarını” anlatırken, Erdoğan’ın ve AKP’sinin nasıl olsa metal yorgunluğu ve korozyon yüzünden toz olacağı günleri düşünüp, sabrettiler.

Erdoğan ve AKP, KHK’larla, takibat politikalarıyla, başkanlık sistemiyle, merkezi devleti ve güçler birliğini konsolide etmesiyle, 1930’ların Türkiye’sini hazırlarken, ortakları sıranın kendilerine geleceği günleri hayal ettiler. İleride nasıl olsa Erdoğan’ın Kürtlere ve Cemaat’e karşı kullandığı demir yumruk devlet politikaları, İslamcılara karşı da, diğer “devlet düşmanlarına” karşı da kullanılacaktı. Böylece Erdoğan ve yakın ekibi iyiden iyiye homo respublicus oldu. Erdoğan devleti fethedememiş, ama devlet onu fethetmişti. Kazanan her zamanki gibi devletti.

3 YORUMLAR

  1. Cemaatin sıkıntısı şu; kendinden önceki aktörlerden farkı yok. Onlar kadar dışlayıcı, merkeziyetçi, otoriter ve devletçi.
    Kendisinden olmayan kimseye güvenmez, en ufak bir müdürlüğü bile vermez, bırakın seküler alevi gibi düşman gördüklerini namaz kılan müslümanları bile kendisinden değilse dışlar.
    Klasik Türkiye hikayesi.

  2. Mehmet Bey’in ifadesi benim tecrübelerim açısından geçerli değil. Cemaat tam aksine insanlara kolayca inanır ve güvenir. Kolayca her şeyi de teslim eder. Bir şirket kurduğunuzu düşünün, normal olarak güvenemediğiniz, gözünüze tutmayan insanları işe bile almazsınız. Müdürlük vermezsiniz. Hatta özel şirketlere gidin, personel istihdamında kılı kırk yararlar. Kafeye bile herkesle gitmek istemezsiniz. Ortalığı karıştıran, size saygı duymayan, konuştuğunuzda dinlemeyen, sürekli provoke eden insanlardan uzak durmaya çalışırsınız.

    Cemaat ise herkese çabucak güvenir. Bu sayede her türlü kötü niyetli kişi de (mesela istihbarat örgütlerine çalışanlar, bir işini halletmek amacıyla, ya da başka bir beklentiiyle) kolayca cemaate girer, gönüllülük esas olduğu için aşırı aşk ve şevk gösterip hızla diğerlerini saf dışı bırakırlar.

    Ahmet Dönmez’in yazılarını takip ediyorum. Herkes farklı şeyler anlıyor. Ancak benim anladığım iddiaların aksine cemaatin kapalı bir yapı olmadığı, herkese açık olduğu, hatta kevgire döndüğü. H. Akar, C. Yaycı ve bir çok AKP’li zamanında cemaate eklemlenmiş, cemaatten görünmüş, cemaatle irtibat kurup dahil olmakta hiçbir zorluk çekmemişler, ilk fırsatta da gerçek niyetlerini ortaya dökmüş görünüyorlar (AHMET DÖNMEZ’İN İDDİALARININ DOĞRU OLDUĞUNU SÖYLEMİYORUM. DOĞRUYSA BEN BU SONUCU ÇIKARDIM).

    Seküler ve Alevilere inanılmaz derecede saygı duyduklarını düşünüyorum. STV’de, Zaman’da o an için cemaate küfretmeyen herkese yer verdiler (Kendisine küfredene de yer vermesi aptallık olurdu).
    Zaman ve diğer yayınların, islamcıların önyargılı oldukları CHP’ye de çok saygılı olduklarını, demokratik duruş ve AB reformlarını desteklemek amacıyla AKP’ye en çok meyil edildiği dönemlerde bile, haberlerinde onların da görüşlerine yer verdiklerine şahidim. (İstisnalar olabilir, bireysel tutumlar değişebilir ama ben genelde böyle tecrübe ettim).

    Unutmamamız gereken Cemaat, insanların oluşturduğu nev-i şahsına münhasır bir sivil toplum organizasyonuydu. Meleklerden oluşan bir organizasyon değildi. Anadolu insanıın kalitesi de bir yere kadar. Bir insanın iyi bir şekilde yetişip, entellektüel bir kişiliğe sahip olması her şeyden önce ailesinden göreceği eğitime, ilkokul ve ortaokulda çok farklı eserleri okuyup, farklı fikir ve dünya görüşleriyle tanışmasıyla mümkün olabilir. Üniversitede arasıra yapacağı tek boyutlu okumayla, bu kadar mesafenin alınması bile başarı sayılır.

  3. Biraz önce yazıya ilave etmek istediğim birkaç husus da var.

    Cemaatle ilgili eleştirilerim yok mu? Bir dünya var. Daha önce de vardı, şimdi de var. Hepsinin çok yerine eleştiriler olduklarını düşünüyorum.

    Ancak şimdi bunlarla uğraşmak;
    1- Düşmüşe vurmak anlamına gelir. Kolaysa birilerini en güçlüyken eleştirmek lazım. Birini herkes eleştirirken eleştiri kervanına katılmak benim için anlamsız.

    2- Yapılan güzel işleri önemsizleştirmek anlamına gelir. TR’deki hakim güçler de, cemaatin hatalarına konsantre olunup, herşeyden önce işlenmekte olan olan insanlık suçlarını, insanların hapislerde öldürülmesini, işkenceyi gözardı ettirmek ve bunlara gerekçe oluşturmak istemektedir. Kendi yolsuzlukları, ülkeyi talana çevirmeleri konuşulmasın istemektedeler.

    Elbette Türkiye’deki insanlık suçu sona ererse, tüm bu eleştirileri en ciddi bir şekilde dile getirmek gerekir. Çok zararlı bir şey ise, insanların bundan ders çıkarmaları ve bu tarz oluşumlara uzak durmaları gerekir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin