‘Devlet akademisyeni’ mi dediniz? [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

“Ancak komünist ülkelerde devletin sanatçısı olur. Oralarda göğüsleri madalyadan geçilmeyen bir sürü adam görürsünüz sokaklarda…” Fotoğraf Sanatçısı Ara Güler, ‘devlet sanatçısı’ tartışmasının yaşandığı 1990’ların sonunda böyle söylemişti.  Türkiye’yi yurt dışında iyi temsil ettiğini düşündüğü sanatçılarına maaşa bağlama denebilecek ‘devlet sanatçılığı’ tartışmasına Sezen Aksu, Selim İleri, Fikret Otyam, Nilüfer, Neşet Ertaş, Gazanfer Özcan ve Müşfik Kenter gibi sanatçılar katılmış, bu unvanı reddetmişlerdi. Devlet aygıtını ele geçiren her fikir ve siyasi yapının içine düştüğü tuzaklardan biridir bu devlet sanatçılığı kavramı. Şimdiye kadar 6 KHK ile 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kapatılan üniversitelere ve ellerinden unvanları, işleri, pasaportları alınan akademisyenlerin mağduriyetine bakınca bu tartışmaları hatırladım.

Bianet’ten Beyza Kural’ın derlemesine göre Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında son çıkarılan 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile birlikte şimdiye kadar ihraç edilen akademisyen sayısı 4 bin 811’e ulaşmış. Kapatılan 15 özel üniversitenin işsiz kalan, yurt dışına göçen akademisyenlerini de dahil ettiğinizde sayı 7 bin 500’leri buluyor.  Tutuklu olan rektör, akademisyen, öğretim görevlilerinin sayısı 1400’ü aştı. 2 Eylül, 8 Eylül (üniversitelerin kapatıldığı KHK), 29 Ekim, 22 Kasım, 6 Ocak, 8 Şubat tarihlerindeki KHK’lar, basit anlatımıyla akademik  camianın susturulması, susmayanın  infaz edilmesi demek.

Hemen her KHK’da listeler yayınlanmadan yer alan klişe gerekçe ise Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararı ve devletin milli güvenliğine karşı oluşan yapılara üyelik, irtibat bulunması olarak zikrediliyor. Ve şöyle deniyor: “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli (1) sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır. Bu kişilere ayrıca herhangi bir tebligat yapılmaz. Haklarında ayrıca özel kanun hükümlerine göre işlem tesis edilir.”

AKP rejimi ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın fiili tek adam uygulamalarının en somut ortaya koyduğu tasfiyeler bunlar. Türkiye’nin entelektüel sermayesini heba etmek için bundan daha ağır bir başka yaptırım ortaya konamazdı herhalde. Akademik düşünce Milli Güvenliği nasıl tehdit eder? Ömrünü kitaplara, öğrencilere, okumaya adayan kişiler nasıl terörist ilan edilir? Soruların cevabı yok.

TÜRKİYE’NİN BİRİKİMİ HEBA EDİLİYOR

Peki ihraç edilenler, işinden atılanlar, susturulanlar ne kadar tehlikeli, ne kadar aynı düşüncede insanlar? Son KHK ile akademisyenlikten atılan üç isme bakın. Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Prof. Dr. Cihangir İslam, 82 yaşındaki Prof. Dr. Öget Öktem Tanör. Üç ayrı dünyanın üç ayrı fikriyat ve yaşama şeklinin temsilcisi bu isimler. Profesör Kaboğlu, Anayasa hukuku profesörü. 15 Nisan’da referanduma götürülen Anayasa değişikliği için bir komisyon kurulsa içinde yer alması gereken isimlerden biri. Marmara Hukuk Fakültesi’nde görev yapmış. Fransa başta olmak üzere Avrupa üniversitelerinin kürsülerini açıp konuk öğretim üyesi olarak ders , konferans, seminer vermesi istenen bir isim. İnsan Hakları alanında, barolardaki görevleri cabası. Tabi düşünür olmanın gereğini de ifa etmiş. Mesela bir ay önce cesurca, “İçinde bulunduğumuz ortam ve koşullar bir anayasa değişikliği için kamuoyunun oluşmasına elverişli değildir” demiş. Kral çıplak, diyerek siyaset sahnesinde Erdoğan’ın kurguladığı oyunun hastalıklı yanlarını anlatmış. Hakaret etmeden, akademik ve entelektüel birikimle.

Profesör Öktem Tanör. 82 yaşında. Türkiye’de ilk nöropsikoloji laboratuvarını kuran kişi. İnsan beyninden kafasından sadece entelektüel olarak değil, mesleki olarak da iyi anlıyor. 12 Mart muhtırasında da eşi Bülent Tanör ile Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış. Cenevre’de 1 yıl siyasi mülteci olarak yaşamış.

Prof. Dr. Cihangir İslam. Kafkas Üniversitesi öğretim görevlisi. Başörtülü ilk milletvekili Merve Kavakçı’nın eski eşi. Halen AKP milletvekili Ravza Kavakçı’nın da eniştesi. Eski Aile Bakanı Ayşenur İslam’ın kayınbiraderi. KHK ile ihracını duyduğunda Twitter’dan “90’lı yıllarda üç kez Ankara Üniversitesi tarafından atılmıştım. Dördüncüsü de aynı nedenle ve AKP İktidarı tarafından” mesajını yazdı sadece. Akademisyenler bildirisine iki kez imza attığını, soruşturmalara rağmen imzasını çekmediğini duyurdu.

SIRF FARKLI, MUHALİF DÜŞÜNCEDE DİYE

Ya önceki KHK’lardaki ihraç edilen isimler, tutuklananlar… Her biri kendi alanında, kendi düşünce dünyasında ve mesleğinde rüştünü ispat etmiş entelektüeller. Örneğin Şifa Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Ateş. Kalp damar cerrahisinde, aort ameliyatında kullandığı ve kendi geliştirdiği ‘Ateş Tekniği’ ile ameliyat süresini 40 dakikadan 20 dakikaya indirmiş bir isim. ABD ve Avrupa üniversitelerinin ve tıp fakültelerinin el üstünde tutacağı bir bilim adamı. Karısına böbreğini vermek üzereyken tutuklanmıştı Ateş.

Dilovası’ndaki kanser vakalarının artışını ortaya koyan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, adli tıpçılarından Prof. Dr. Ümit Biçer, “Ateist ve Marksistim, benden nasıl Fethullahçı çıkaracaklar merak ediyorum” diyen tarihçi Doç. Dr. Candan Badem ile işçi ölümleriyle mücadele eden Yard. Doç. Dr. Hakan Koçak bu isimler arasında yer aldı.

KHK mağduru listesi elbette muhalif isimlerle sınırlı değildi. TBMM eski Başkanı ve eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın ağabeyi Prof. Dr. Ümit Doğay Arınç’ın oğlu İbrahim Said Arınç ile damadı Ekrem Yeter 42 bin kişilik listedeydi.  Prof. Dr. Sedat Laçiner gibi Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu’nun ‘yakını’ dekanlar, rektörler, akademisyenler  her KHK’da ayrı ayrı listelere girdi. Yani AKP kendi ektiklerini de biçiyor bir manada.

Prof. Eser Karakaş, Prof. Mehmet Altan, Marmara Üniversitesi’nden bankacılık hukuku uzmanı Prof. Dr. Sami Karahan, Balıkesir Üniversitesi’nden Osmanlı tarihçisi Prof. Bülent Özdemir ve Marmara Üniversitesi’nden hukukçu A. Caner Yenidünya… İktidar sevmediği her düşünceyi aynı çuvala koydu bir anlamda.

KORKUP SİNMEKTENSE…

Bugünlerin gelişi dünden belliydi. Rektörlük seçimlerinin kaldırılması, atama usulüne geçilerek yetkilerin Erdoğan’a tamamen devri.  Darbe ve darbecilikle hiçbir alakası olmayan isimlerin Eylül 2016’dan beri adım adım tasfiyesi yapılıyor. Artık ‘fetö’ vs gibi uyduruk bahanelerin arkasına sığınma ihtiyacı bile hissetmiyor AKP hükümeti. Akşam bir kararname ile sabah üniversiteler boşaltılıyor. Entelektüeller susturuluyor. Aslında ülkenin beyni kanatılıyor, göç ettiriliyor.

Hürriyetlerin sınırlandırılığı her dönemde fikir akımlarının en hızlı yayıldığı yerler mahkeme salonları ve yasakçıların bizzat kendisi olmuştur. Devletin sanatçısı olmadığı gibi devletin akademisyeninin de olmayacağının ağır bedellerle öğrenildiği bir ortam yaşanıyor. Kim bilir belki de, gerçek akademik bağımsızlık bundan sonra ellerinden işi, unvanı alınan; ancak birikimi, aklı, inancı ile demokrasi, çok seslilik diyen bu akademisyenlerin birlikteliği ile tesis edilecek. Son bir söz de bu duruma bakıp susan mevcutlu akademisyen güruhuna. Devletin sanatçısı olmadığı gibi devletin akademisyeni de olmayacak. Bugünler geçtiğinde koltuğunun sevdasıyla arkadaşlarının linç edilmesini, sürgünleri, hapisleri, sesinin kesilmesini, cübbelerinin çiğnenmesini izleyenler değil, gerçek akademisyenler, entelektüellerin sermayesi alıcı bulacak. Çünkü özgürlük, özgür düşünce, susmaktan ve korkaklıktan kıymetlidir.

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin