Demokrasinin Güçlü ve Zayıf Yönleri [Demokrasi ve İslam -3]

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Günümüzün çoğu insanı tarafından demokrasi, Batılı insanın uzun mücadeleler ve arayışlar neticesinde ulaştığı “en iyi yönetim şekli” olarak görülse de, onun etrafında ciddi tartışmaların cereyan ettiği, ona önemli eleştirilerin yöneltildiği ve daha iyisine ulaşma adına arayışların sürdüğü de gözden kaçırılmamalıdır. Demokrasiye yöneltilen eleştirilerin bir kısmı ideolojiktir. İdeolojik olduğu için de nötr ve tarafsız bir bakış açısı korunamamıştır. Bu yüzden ilmî ve akademik değerlerden yoksundur.

Bununla birlikte başta Marksist yazarlar ve siyasal İslamcılar olmak üzere Batılı araştırmacılar tarafından da demokrasiyle ilgili kayda değer eleştiriler dile getirilmiş, onun eksik ve zayıf yönlerine dikkat çekilmiştir. Esasında çoğu zaman demokrasinin tek başına kullanılmayıp, “seküler, liberal, katılımcı, çoğulcu, çoğunlukçu, Marksist, anayasal, sosyal, kalkınmacı, Müslüman, Hıristiyan, klasik, otoriter” gibi sıfatlarla birlikte anılması ve farklı demokrasi tanımlarından ve çeşitlerinden bahsedilmesi de bu konuda farklı düşüncelerin bulunduğunu ve arayışların devam ettiğini gösterir.

Demokrasinin, monarşi, oligarşi ve aristokrasi gibi yönetimler karşısında önemli avantajlara sahip olduğu, özgürlükleri ve insan haklarını güvence altına almada, toplumun ortak çıkarlarını korumada insanlığa önemli fırsatlar sunduğu inkâr edilemez. Ne var ki onun tümden kusursuz olduğunu iddia etmek ve onu “insanlığın son durağı” olarak görmek de doğru bir bakış açısı değildir. Zira günümüz insanının yaşamış olduğu bir kısım kriz ve bunalımların aşılması adına mutlaka demokrasi üzerindeki eleştirilerin ve bu alandaki siyasal arayışların devam etmesi gerekir.

Ünlü İngiliz siyaset adamı Churchill’in, “Demokrasi, en iyi yönetim şekli değildir, kötü tarafları en az olan yönetim şeklidir.” şeklindeki sözüyle, demokrasiye önemli eleştiriler yönelten Raymond Aron’un, “Anayasaya bağlı çoğulcu rejimler bütün politik rejimler gibi oligarşiktir. Ama demokrasi bilinen bütün rejimlerden daha az oligarşiktir.” ifadesi demokrasiyle ilgili önemli bir bakış açısı sunar. Bu bakış açısına göre demokrasi her ne kadar mevcut siyasi rejimlerin en iyisi olsa da onun eksik ve kusurları da yok değildir.

Burada şu hatırlatmayı yapmakta da fayda var. Bizim burada üzerinde durduğumuz mesele demokrasinin bir sistem ve  bir teori olarak güçlü ve zayıf yönleri üzerinde durmaktır. Yoksa onun nasıl pratiğe taşındığı, bu konuda ne tür aksaklıkların ve suiistimallerin ortaya çıktığı ayrı bir konudur. Pekala oldukça adil ve insan haklarına saygılı monarşik yönetimler olabileceği gibi, demokrasi perdesi altına saklanan zorba yönetimler ve diktatörlükler de ortaya çıkabilir.

a) Güçlü Yönleri

Hiç şüphesiz demokrasinin diğer rejimlere nazaran en önemli artılarından birisi, kavgasız ve çatışmasız bir şekilde iktidarın el değiştirmesini temin etmesidir. Serbest seçim ve açık oy sistemi, halka sevdiği ve razı olduğu kimselerce yönetilme imkanı vermektedir. Aynı şekilde demokrasi, egemenliği halka verdiği ve güçler ayrılığı ilkesini benimsediği için güç temerküzünün, güç zehirlenmesinin önüne geçmektir. Bir taraftan hukukun üstünlüğünü esas aldığı diğer yandan da yöneticilerin denetlenmesinin, gözetlenmesinin ve gerektiğinde yargı önünde hesap vermesinin önünü açtığı için, keyfi uygulamaların önüne geçmektedir.

Öte yandan demokrasiyi diğer rejimler karşısında üstün kılan hususlardan birisi de onun, despotizmi ve istibdadı önlemede, otoriterlik ve totaliterliğin önüne geçmede en önemli alternatif olmasıdır. Demokrasiler, kamu gücünü, zayıfı güçlüye karşı koruma istikametinde seferber ettiğinden, bireyi devlet karşısında önemli ve etkin hale getirir. Bireye, herhangi bir devlet baskısına maruz kalmaksızın, kendi düşünce ve tercihlerine göre hayatını yaşama imkanı hazırlar. Çoğulcu karakteriyle her türlü ayrımcılığın, dışlamanın ve ötekileştirmenin önüne geçer.

Hiç şüphesiz hakların anayasayla belirlendiği ve güvence altına alındığı, “devlet terörünün” ortadan kalktığı, mal ve can güvenliğinin sağlandığı gerçek demokrasilerde teşebbüs ve yatırım ruhu da canlanacaktır. Demokrasiyle yönetilen ülkelerin iktisadi yönden ilerlemeleri, sanayileşmeleri, teknolojik üstünlükleri ve ekonomik refahları da bunu göstermektedir.

b) Zayıf Yönleri

Bütün bu olumlu yönlerinin yanında demokrasinin önemli boşluklarının, istismara açık yanlarının, eksik ve kusurlarının bulunduğu da bu alanda çalışma yapanlar tarafından dile getirilmektedir. Bunlardan birisi çoğunluk diktatörlüğüne yol açabilmesi, dolayısıyla da azınlık haklarını tehlikeye atabilmesidir. Zira demokrasinin özünü halk yönetimi oluşturur. Fakat yönetimde halkın tamamının değil, çoğunluğun iradesi etkilidir. Seçim sonuçları, meclis kararları vs. hep çoğunluğun kararlarına göre belirlenir. Çoğunluğun sözünün geçerli olduğu bir yerde ise çoğulculuğun sağlanabilmesinin garantisi yoktur. Yönetim ve siyasetin çoğunluğun istek ve taleplerine göre şekillendiği bir ülkede dinî, etnik veya siyasi azınlıkların bir kısım mahrumiyetler yaşamasını ve hatta baskılara maruz kalmasını önleyecek yeterli mekanizma ve değerlerin bulunmadığı ifade edilmiştir.

Konuyla ilgili dile getirilen eleştirilerden bir diğeri de demokrasilerin tabiatı itibarıyla gizli bir oligarşiye açık olmasıdır. Halk egemenliğini savunmanın temel gerekçesi, yönetim ve siyasetin halk menfaatlerine göre şekillenmesini sağlamaktır. Demokrasilerin, devlet imkanlarını, belirli şahıs veya zümreler hesabına değil, kamu menfaatini gerçekleştirme istikametinde seferber edecekleri öngörülür. Ne var ki siyaset ve devlet politikalarının halk iradesinden ziyade egemen sınıflar, baskı ve çıkar grupları tarafından belirlendiği ifade edilmektedir. Bir ara ABD Savunma Bakanlığı’nın sekreteri tarafından dile getirilen, “General Motors için iyi olan, Amerika için de iyidir.” sözü de oligarşinin siyasete müdahale hakkının deşifresi olarak anlaşılmış ve büyük tepkilere sebep olmuştur. Dolayısıyla demokratik karar mekanizmalarının; iş ve finans çevrelerinin veya siyasî elitlerin doğrudan veya dolaylı yollarla yapacakları müdahale ve manipülasyonlardan nasıl korunacağı önemli bir soru işareti olarak durmaktadır.

Rene Genon ve J. S. Mill gibi düşünürler tarafından demokrasilerin, yönetim meselesini tamamen niceliksel (kantitatif) olarak ele almalarının, nitelik ve keyfiyeti göz ardı etmelerinin bir kısım mahzurları olduğu dile getirilmiştir. Belirli bir bilgi ve birikim gerektiren siyasetin, sıradan halk yığınlarına bırakılmasının veya halkın tamamının yönetime eşit bir şekilde katılmasının doğru olup olmadığı pek çok düşünür ve siyaset teorisyeni tarafından sorgulanmıştır. Çünkü %51’in tercih ve kararlarının doğru olmasının hiçbir garantisi yoktur. Hele okumamış, cahil veya apolitik şahısların sayısının fazla olduğu bir toplumun bu konuda isabetli kararlar almasının çok zor olduğu ifade edilmiştir.

Demokrasiler “halkın kendi kendisini aldatmayacağı ve kendi menfaatleri adına en rasyonel kararları almaya çalışacağı” ön kabulüne dayanır. Demokrasiyi savunanlar da çoğunluğun yanılabileceğini kabul eder. Fakat çoğunluğun yanılma ihtimalinin, azınlığın yanılma ihtimaline göre çok daha düşük olduğunu belirtirler.

Ne var ki burada da başka bir sorgulama karşımıza çıkar. O da yapacakları seçimlerde halk yığınlarının kendi başlarına özgür kararlar alıp alamayacağı veya siyasiler tarafından buna müsaade edilip edilmeyeceğidir. Aynı şekilde halkın, seçeceği adayları tanıması adına yeterli imkanlara sahip olup olmadığı da sorgulanabilir. Zira seçim öncesi yapılan propaganda ve manipülasyonlarla halk rahatça yönlendirilebilmektedir. Hele medya gücünün belirli ellerde toplandığı ülkelerde “kanaat oluşturma” imkanı da tekelleşmektedir.

Demokrasiler, yapıları gereği “kim yönetmeli” sorusu üzerinde durmaz, yöneticilerin taşımaları gereken nitelikleri ele almazlar. Onlar, çoğunluk tarafından seçilen kimsenin yönetim için “en doğru kişi” olduğunu farz ederler. Bu yüzden en demokratik ülkelerde bile toplumu bilmeyen, siyaset tecrübesi olmayan, dış ilişkilerden anlamayan vs. kişilerin yönetime geldiği görülür. Zira söz konusu kişiler kullandıkları propaganda tekniği, medya desteği ve sırtını dayadıkları partileri sayesinde bir şekilde halkı ikna etmenin veya aldatmanın yolunu bulurlar. Neticede demokrasilerde yönetimin ehliyetli, bilgili ve adil kişilerin değil; siyasi ve iktisadi gücü elinde tutan oligarşik bir azınlığın elinde kalması her zaman ihtimal dahilindedir.

Demokrasiyle ilgili dile getirilen eleştirilerin önemli bir kısmı da siyasi partilerle ilgilidir. Zira halkın seçeceği yöneticiler genel itibarıyla siyasi partiler tarafından belirlenmektedir. Bu belirlemelerde de kamu yararından ziyade parti menfaatleriyle partilerin güç devşirdiği çevrelerin çıkarları öne çıkmaktadır. Halk, mevcut siyasi partilere güvenemediği ve bunların hiçbirisini yönetim adına liyakatli bulmadığı durumlarda çaresiz ve alternatifsiz kalmaktadır.

Aynı şekilde gerek yönetime geçen gerekse muhalefette kalan partiler ülke sorunlarından ziyade kendi iktidarlarını güçlendirmekle ve geleceklerini garanti altına almakla ilgilenmekte; halka daha iyi hizmet verme yerine, sahip oldukları ideolojiyi hâkim kılmaya çalışmakta; iktidar olur olmaz karşıt ideolojideki amir ve memurları tasfiyeye girişerek kendi yandaşlarına görev vermekte; dolayısıyla da ciddi bir pragmatizme ve oportünizme saplanmaktadırlar.

Partilerin birbiriyle giriştikleri amansız yarışın ve yıkıcı rekabetin sebep olduğu parçalanmalar, bölünmeler ve kutuplaşmalar; seçim barajı yüzünden halkın bir kısmının iradesinin yok sayılması; çok partili sistemlerde devletin sık sık zayıf ve istikrarsız koalisyonlar tarafından yönetilmek zorunda kalması; seçilen milletvekillerinin kendilerini oraya taşıyan halkın değil partilerinin sözcüsü olmaları da partilerle ilgili başlıca eleştiriler arasındadır.

Bu konudaki tenkitlerin bir kısmı da yasamayla ilgilidir. Bilindiği üzere modern devlet yasama üzerinde ciddi bir tekel kurmuştur. Demokrasilerde yasama yetkisi meclis tarafından yürütülmektedir. Mecliste görev yapan milletvekillerine düşen vazife yapacakları kanunlarda mümkün mertebe halkın örf ve âdetlerini, istek ve taleplerini dikkate almaktır. Ne var ki milletin vekili olan insanların, halkın oylarıyla bulundukları makama geldikten sonra ne ölçüde halkın istek ve arzularını dikkate aldıkları sorgulanabilir. Zira pek çok ülkede şahit olunduğu üzere nüfuz ve yetki sahipleri şahsî çıkarları istikametinde rahatça kanunlarla oynayabiliyor; yani istedikleri kanunları değiştiriyor, ilga ediyor ve yerine yenilerini koyuyorlar.

Değer yargılarından ve ahlâkî ilkelerden yoksun olması, eşitliğin öne çıkmasına mukabil adaletin yeterince üzerinde durulmaması, seçimlerden sonra halkın yürütmeyi denetleme ve gözetleme imkânlarının bir hayli sınırlı olması, iktidara gelen şahıs veya partilerin diktatörlüğe kaymasını veya tek adam yönetimlerinin hâkim olmasını engelleyecek mekanizmaların zayıflığı, siyasal örgütlenmenin en etkili öğesi durumuna geçen yürütmenin rahatlıkla yasama ve yargı üzerinde denetim kurabilmesi de demokrasilerle ilgili tartışma konusu olan meseleler arasındadır.

Demokrasi Kültürü

Demokrasinin temelde bir yönetim şekli ve bir siyaset tekniği olduğunu; eşitlik, özgürlük, insan hakları, uzlaşı kültürü gibi değerler üzerine oturduğunu ve aynı zamanda bu değerleri gerçekleştirmeyi hedeflediğini ifade etmiştik. Fakat şunu unutmamak gerekir ki demokrasi kağıt üzerinde ne kadar mükemmel bir sistem olarak resmedilirse edilsin, onun pratiğe taşınması kültürle, eğitimle ve insan kalitesiyle ilgilidir. Bu yüzden sosyal ve ekonomik şartların yeterli olmadığı, demokrasi kültürünün gelişmediği ve demokratik değerlerin yeterince sindirilmediği bir ülkede, uygulamada olan siyasi rejimin ismine ne denilirse denilsin, demokrasiden beklenilen hedeflerin gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır.

Hiç şüphesiz fakirlik, sınıflı toplum yapısı, ırkçılık, cehalet, taassup, radikalizm, ötekileştirme, ayrımcılık gibi faktörler demokrasinin önündeki en büyük engellerdir. Bu yüzden bir ülkede demokrasinin var olabilmesi için öncelikle bu tür problemlerin üstesinden gelinmesi gerekir. Demokrasinin, iktisadi bağımsızlığını elde etmiş, medeni ve eğitim düzeyi yüksek ülkelerde uygulanıyor olması da bunu gösterir. Her ne kadar demokrasi insanın, saygın ve şerefli bir birey olarak yaşayabilmesi adına önemli avantajlar sunsa da, onun uygulanabilmesi ve yaşatılabilmesi sanıldığı kadar kolay değildir.

Şurası bir gerçek ki siyasi sistemin öngördüğü modelin başarılı olabilmesi için bunun belirli bir ölçüde de olsa toplumun sosyal yapısına, değerlerine ve kültürel dokusuna mutabık olması gerekir. Bu açıdan bir ülkede demokrasinin mükemmel bir şekilde uygulanabilmesi her şeyden önce demokratik değerlerin toplum tabanında karşılık bulmasına bağlıdır. Fertlerinin; aile içi münasebetlerde, insanlar arası ilişkilerde, kurum ve müesseselerin idaresinde çeşitliliği bir yaşam formülü olarak görmediği, farklılıklara saygı duymadığı ve uzlaşı kültürünü geliştiremediği bir toplumda, bir yönetim şekli olarak demokrasinin de uygulanabilmesi çok zordur.

Bütün bunların yanında demokrasinin bir toplumda kusursuz bir şekilde işleyebilmesi için toplum fertleri arasında hak ve adalet bilincinin, insan hak ve özgürlüklerine saygının ve sorumluluk duygusunun gelişmesine ihtiyaç vardır. Dahası toplumun siyasal ve kültürel olgunluğa erişmesi, kamusal vicdanın ve toplumsal şuurun gelişmesi ve hepsinden önemlisi toplumun faziletli ve erdemli insanlardan oluşması demokrasi bilincinin gelişmesi adına önemli dinamiklerdir.

Bu ifadelerimizden, “Monarşilerin ve krallıkların mevcut olduğu ülkelerde öncelikle demokratikleşmenin önündeki engeller bertaraf edilmeli, toplum fertleri buna hazırlanmalı daha sonra demokrasiye geçilmeli” şeklinde bir mana da anlaşılmamalıdır. Olivier Roy, “Şayet biz demokrasiyi oluşturmadan önce herkesin bir demokrat olmasını beklemek zorunda kalsaydık Fransa hala bir monarşi olurdu.” (Olivier Roy, Secularism Confronts Islam, s. 109) şeklindeki tespitiyle buna işaret eder. Dolayısıyla bir ülkeye demokrasinin gelmesi ve oturmasıyla, halk arasında demokrasi kültürünün yerleşmesi noktasında birlikte mücadele verilmelidir. Hangi toplum söz konusu olursa olsun, demokrasinin benimsenmesi ve istikrar kazanması belirli bir zamana vabestedir.

Buraya kadar ana hatlarıyla demokrasiyle ilgili görüşleri ele aldık, demokrasiye karşı çıkılmasının sebepleri üzerinde durduk ve konunun iyi anlaşılması adına demokrasi kavramıyla ilgili bir kısım tahlillere yer vermeye çalıştık. Bundan sonra ise farklı yönleriyle demokrasi-İslam ilişkisi üzerinde duracak, demokrasiyi savunmanın İslam açısından bir engel teşkil etmediğini ve Müslümanların demokrasiyi savunmaktan başka çıkar yollarının olmadığını ortaya koymaya çalışacağız.

Devam edecek…

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin