Demokrasi ve İslam (1)

YORUM | YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Demokrasi ortaya çıktığı günden itibaren onun İslam’a uygun bir rejim olup olmadığıyla ilgili tartışmalar hiç bitmemiştir. Hem Batılı akademisyenler hem de İslam uleması tarafından şimdiye kadar birbirinden farklı çok sayıda görüş dile getirilmiştir. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış olan Said Halim Paşa, Bediüzzaman Said Nursi, Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Suavi ve Namık Kemal gibi düşünürler istibdada karşı ciddi tavır alsalar ve meşrutiyeti destekleseler de maalesef İslam dünyasında şartlar oluşmadığından onların bu görüşleri neşvünema bulup demokrasi düşüncesinin gelişmesi adına bir zemin oluşturamamıştır.

Konuyla ilgili başlıca görüşler

1950’li ve 60’lı yıllardan sonra gelişen yeni siyasal İslam’ın öncüleri Seyyid Kutup ve Mevdudi’nin demokrasi aleyhindeki görüşleri İslam uleması ve Müslümanlar üzerinde oldukça etkili olmuştur. Daha sonraki yıllarda selefi düşünceyi benimseyen Abdülaziz b. Baz, Takiyyüddin en-Nebhani ve Makdisî gibi düşünürler de demokrasinin karşısında olmuşlardır. Aynı şekilde İslamî hareketlerin de önemli bir kısmı demokrasiyi reddetmiştir. İslam dünyasındaki bu görüşlerin yanı sıra Francis Fukuyama, Bernard Lewis, Ernest Gellner, Nathanael Smith, Charles Rowley, Daniel Pipes ve Samuel Huntington gibi Batılı araştırmacılar da demokrasi ile İslam’ın uyuşmasının mümkün olmadığını ileri sürmüşlerdir.

“Felsefesi ve tekniği ile, demokrasi Müslümanların siyasi sistemi olamaz. Ancak demokratik mekanizma, İslam ve siyaset teorisinin ilkeleri doğrultusunda -daha iyisini buluncaya kadar- kullanılabilir.” (Yeni Şafak, 29.5.2014) diyen Hayrettin Karaman gibi bazı ilahiyatçılar ise meseleye oldukça pragmatist yaklaşmış; demokrasinin özü itibarıyla İslam’a zıt olduğunu belirtmekle birlikte Müslümanlar tarafından daha iyi bir siyasi sistem inşa edinceye kadar muvakkaten demokrasiden yararlanılabileceğini öne sürmüşlerdir. Yani onlara göre demokrasi, amaca ulaşma yolunda binilecek “kullanışlı bir vasıta” olmaktan öte bir şey değildir. Dolayısıyla da amaca ulaşıldığı gün bu vasıtadan inilmelidir.

Buna karşılık İslam dünyasından ve Batı’dan demokrasiyi savunan ve İslam’ın veya Müslümanların demokrasiyle bir problemleri olamayacağını öne süren önemli sesler de yükselmiştir. Mesela Yusuf el-Karadavî, Muhammed Cabiri, Malik b. Nebi, Raşid Gannuşî, Hasan Türabî, Abdülkerim Şuruş, Fazlurrahman, Allâl el-Fâsi, İbn Bâdis, Ahmed Reysûnî, Abdulvehhab Efendi gibi şahıslar demokrasinin yanında durmuşlardır. Ayrıca Asef Bayat,  John L. Esposito, John O. Voll, Abdou Filali-Ansary, Hâlid Ebu’l-Fadl gibi Batılı araştırmacılar da İslam’ın demokrasiyle bağdaşacağını savunmuşlardır.

Bir kısım istisnalar söz konusu olsa da ayrıntılardaki inceliklere girmeden genel bir tasnifle şunu söylemek mümkündür: Batı dünyasında yaşayan, Batı demokrasilerini yakından gören ve tecrübe eden Müslümanlar demokrasiyi savunmakta; buna karşılık İslam dünyasından meseleyi değerlendiren, henüz demokratik kültürün oturmadığı ülkelerde yaşayan ve daha ziyade Batı’nın İslam dünyası üzerindeki baskı ve zulümlerini görenler ise demokrasiyi reddetmektedirler.

Bu konuda ortaya konulan görüşlerin içeriğinden öte henüz bu meselenin nasıl ele alınacağına dair bir mutabakat olduğu da söylenemez. Herkes meseleye kendi demokrasi ve İslam yorumu açısından yaklaştığı için birbirine zıt pek çok görüş ortaya konulmuştur. Birileri demokrasiyi “Batı icadı” veya “küfür sistemi” diyerek yerin dibine batırırken, bazıları da onu insanlığın ulaşabileceği en mükemmel nizam olarak görmüş, dolayısıyla da olabildiğine kutsallaştırmış, tabulaştırmış, idealleştirmiş ve evrenselleştirmiştir. Ne yazık ki bu tür uç yaklaşımlar, demokrasinin hakkıyla tartışılabilmesine ve geliştirilebilmesine imkân bırakmamaktadır.

Demokrasinin İslam’la ilişkisinin ele alındığı yazılara bakıldığında bu konuda olumsuz görüşe sahip olanların ağırlıkta olduğu anlaşılıyor. Fakat bizce bu tablo, Müslümanların bu konudaki genel yaklaşımını yansıtmaktan uzaktır. Zira demokrasinin İslam’la bağdaşıp bağdaşmayacağını gündeme getirenler genellikle “hayır” cevabını verenlerdir. Bunlar, demokrasiyi eleştirmek veya onun eksiklik ve çelişkilerine dikkat çekmek için kalemi ellerine almaktadırlar. Muhtemelen Müslüman ülkelerdeki demokrasi talebi, diğer ülkelerden daha az değildir.

Demokrasiye karşı çıkılmasının dinî sebepleri

Demokrasiyle İslam’ın uzlaşamayacağını savunanların öne sürdükleri en önemli argüman, hakimiyet meselesi ve yasama yetkisidir. Onlar egemenliğin yalnız Allah’a ait olduğunu öne sürerek demokrasilerin onu halka vermesine şiddetle karşı çıkmışlardır. Aynı şekilde meclise yasama yetkisi verilmesi de onlara göre Allah’ın vazettiği hükümlerin beşeri iradeye göre değiştirilebileceği ve tahrif edilebileceği anlamına gelmektedir.

Bunların yanı sıra demokrasinin Batıdan gelmiş olması, bireycilik, özgürlük ve eşitlik gibi Batılı değerlere dayanması ve bu değerlerin İslam’a aykırı görülmesi de ona şüpheyle yaklaşılmasına veya karşı çıkılmasına sebep olmuştur. Maalesef Müslümanların önemli bir kısmı Batıda neşet etmiş ve gelişmiş değerlere şüpheyle yaklaşıyor. Zihinlerde sanki Batı kültür ve medeniyetine ait olan her şeyin ilahî vahye zıt olacağı şeklinde bir önyargı mevcut. Bu yüzden demokrasinin bütün yönleriyle ele alınıp incelenmesi dahi gereksiz görülüyor.

Çağın gereklerinin ve insanlığın ulaşmış olduğu seviyenin yeterince farkına varamayan bazı Müslüman bilginler, demokrasilerin vazgeçilmez unsuru olan özgürlüğü, salıverilmişlik, başıboşluk ve ibahiye mezhebi olarak görüyor; bu yüzden de onun Müslümanları dejenere edeceğini düşünüyor. Aynı şekilde onlara göre mutlak özgürlük anlayışı, bütün aşırılıkların, ahlaksızlıkların ve marjinalliklerin Müslüman toplumda normalleşmesine sebep olacaktır. Ayrıca onlar, Müslümanlarla gayrimüslimler arasında mutlak bir eşitliğin kabul edilmesini, klasik fıkıh kitaplarında ele alınan “zımmî hukukuna” aykırı görüyor ve reddediyorlar.

Demokrasiye karşı çıkılmasının sebeplerinden bir diğeri de onun çoğulculuk anlayışı üzerine oturmasıdır. Demokrasi muhalifleri, çoğulculuk neticesinde hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün birbirine karışacağını ileri sürmüşlerdir. Bu ise hakikatin temsilcisi olan ilahî dinin özüne aykırı bir anlayıştır.

Demokrasi konusunda olumsuz tavır alınmasının altında yatan diğer bir sebep de geleneksel İslam anlayışına, klasik öğretiye sıkı sıkıya bağlı kalınması ve İslam’ın evrensel mesajının çağın şartlarına uygun olarak yorumlanamamasıdır. Yüzyıllardır devam edegelen ve Müslümanların fikrî dünyalarına derinden nüfuz eden İslam yorumu, onların değişen dünya şartlarına ayak uydurmalarına mâni olmaktadır. Uzun asırlardır Müslüman düşüncesi ciddi bir durağanlık ve tıkanıklığa maruz kaldığı ve içtihat müessesesi hakkıyla işletilemediği için değişimden korkulmakta ve çağa uygun yeni yorumlar yapılamamaktadır. Bu da katı, sert ve mutaassıp bir İslam anlayışına sebep olmaktadır.

İki üç asırdır kurulu geleneksel düzenin tamamen bozulması, geleneğin akışının durması, insanla ilgili telakkilerin tamamen değişmesi, yepyeni bir toplum ve devlet modelinin ortaya çıkması gibi köklü, kalıcı ve karşı çıkılamaz değişimler de maalesef demokrasi karşıtlarına bir şey ifade etmiyor. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla en büyük müfessir olan zaman çoktan hükmünü izhar etmesine rağmen, onlar zamanın bu hükmüne direnmeye devam ediyorlar.

Bu gibi kısmen de olsa makul bir kısım argümanların yanında oldukça sığ, duygusal ve tepkisel bir kısım yaklaşımlara rastlamak da mümkündür. Mesela bazıları, “Kur’an ve Sünnet’te demokrasi mi var?” veya “Peygamber Efendimiz ve Raşit Halifeler döneminde demokrasi mi uygulanmış?” gibi lafza ve isimlere takılarak oldukça basit bir mantıkla demokrasiye karşı çıkmakta ve onu bir “bidat” olarak görmektedir. Bazıları ise demokrasiyi sadece katı laik, seküler ve din karşıtı bir rejim olarak gördüğünden onu “şirk sistemi”, “tağut düzeni” veya “küfür rejimi” olarak isimlendirmektedir. “İslam’da bulamadığınız ne var ki demokraside arıyorsunuz?” türünden bağnazca düşüncelere rastlamak da mümkündür.

Demokrasiye karşı çıkanların genel itibarıyla onu sadece bir siyaset tekniği, yönetim tarzı veya siyasal bir örgütlenme aracı olarak ele almadıklarını; bilakis demokrasiyi bir dünya görüşü, bireylerin dünyayı algılama biçimi hakkında ilke ve değerler koyan bir ideoloji ve hatta bir din gibi gördüklerini ve dolasıyla da onu İslam adına bir tehdit olarak algıladıklarını da hatırlatmakta fayda var.

Demokrasiye karşı çıkılmasının siyasî sebepleri

İslam dünyasında oluşan demokrasi karşıtlığının önemli bir sebebi Batılı devletlerin uluslararası ilişkilerde takip etmiş olduğu salt çıkara dayalı politika ve Batı emperyalizmidir. Demokrasinin bayraktarlığını yapan ülkelerin iki-üç asırdır devam ettirdikleri gizli-açık sömürgecilik faaliyetleri, son yarım asırdır demokrasi getirme iddiasıyla Ortadoğu’da sebep oldukları yıkımlar, demokrasiyi dayattıkları aynı anda İslam ülkelerindeki diktatörlere vermiş oldukları destekler haklı olarak Müslümanların tepkisine sebep olmuştur.

Hususiyle Türkiye gibi ülkelerde yöneticilerin demokrasiyi laiklikten ayrı düşünememeleri, laikliği din karşıtlığı gibi algılamaları ve dayatmaları da Müslümanlar arasında demokrasi düşmanlığına veya en azından demokrasiye şüpheyle yaklaşılmasına yol açmıştır.

Öte yandan İslam dünyasında iktidarı elinde tutan siyasi elitler de demokrasinin önünde ciddi bir engel olmaktadırlar. Onlar, gerçek bir demokrasi geldiğinde, ellerinde tuttukları güç ve imkânları kaybedeceklerinden korktukları için ya açıktan demokrasiye karşı çıkmakta ya da sözde demokrasi adı altında vesayetlerini devam ettirmekte ve istibdat rejimlerini korumaktadırlar.

Bütün bunların yanında şunu da ifade etmek gerekir ki bugüne kadar İslam dünyası tam anlamıyla demokrasiyi tecrübe etmemiş, henüz onun nimetleriyle tanışmamış, bu yüzden de demokrasi vasıtasıyla elde edebileceği hak ve özgürlüklerden habersiz kalmıştır. Farklı bir ifadeyle demokrasinin sağlayacağı avantajlar hakkında yeterince bilgi sahibi olunamaması da ona karşı alınan olumsuz tavrın sebepleri arasındadır.

Demokrasiyle ilgili bir kısım belirsizlikler, uygulamadaki bazı arızalar, demokrasinin bir sistem olarak barındırdığı eksiklik, boşluk ve zafiyetler de demokrasi düşmanlarının onu reddetme adına sıkça üzerinde durduğu konular arasındadır.

Demokrasi karşıtlığının diğer bir sebebi de Müslüman halkların uzun asırlardır alışmış oldukları siyaset ve devlet anlayışıdır. Ebed-müddet devlet anlayışı, otoriter ve güçlü liderler tarafından yönetilme arzusu, bireyi devlet karşısında önemsizleştirmektedir. Müslümanlar arasında hâkim olan “kurtarıcı beklentisi” çoğu zaman tek adam yönetimlerini meşrulaştırıcı bir rol oynamaktadır. Her şeye muktedir bir devlet anlayışı ve yumruğunu masaya vurduğunda ses getiren lider özentisi, Müslümanların, demokrasinin değil otoriteryan rejimlerin tarafında  yer almalarına sebep olmaktadır.

Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere esasında demokrasiyle ilgili yapılan itirazların ve yaşanan sorunların kökleri dinî öğretinin kendisinde değil; başta onun anlaşılma ve yorumlanma şeklinde, sonrasında da Müslümanların içinde bulundukları sosyal, ekonomik ve siyasal şartlarda gizlidir.

Yöntem ve metot

Maalesef Müslümanlar arasında gerek demokrasi gerekse demokrasi ve İslam ilişkisi etrafında cereyan eden tartışmalar oldukça yüzeysel, ön yargılı ve ideolojik karakterlidir. Hangi kavramdan kimin ne anladığı belli değil. Tam bir kavram kargaşası söz konusu. Konu popüler olduğu için herkes bu konuda bir şeyler yazma çizme ihtiyacı duyuyor. Fakat konuyla ilgili yazılara bakınca hem demokrasi hem de İslam konusunda ciddi bir belirsizlik ve bilgisizliğin hâkim olduğu görülüyor. Herkes meseleye kendi kültür dünyası ve ideolojisi açısından yaklaşıyor. Bu konuda ciddi ön yargılar, ezberler, mevhum bir kısım endişe ve korkular söz konusu. Kanaat ve inançlar fikirler üzerinde etkili oluyor. Bu konuda yeterli bilgi ve kuşatıcı bir bakış açısı olmayınca da bir türlü derinlikli tartışmalar yapılamıyor, ilmî ve akademik düzeyde kaliteli çalışmalar ortaya konulamıyor.

Birileri İslam’ı salt bireysel alana hapsetmeye çalışırken, başkaları Müslümanların maruz kaldıkları tüm sorunların İslam’a dönüşle çözülebileceğini savunuyor. Aynı şekilde birileri demokrasiyi, kültürler ve zamanlar ötesi evrensel bir olgu olarak algılarken, başkaları onu, insanı, toplumu, siyaseti ve dini yozlaştıran çarpık bir ideoloji olarak anlıyor. Birbirine tamamıyla zıt bu kadar farklı görüşten hareketle bir yere varmak gerçekten çok zor. Demokrasi ve İslam ilişkisine bu ölçüde katı ve sert bir şekilde yaklaşan kimselerin ne Batıda demokrasiyle ilgili ortaya konulan muazzam külliyat hakkında bilgileri var, ne de İslam’la ilgili derinlikli anlayışları.

Genelde din korkusu özelde İslamifobya tartışmaları ciddi etkiliyor ve yönlendiriyor. Bu konularda yazıp çizenler özgürce fikirlerini dile getiremiyor. Ciddi bir mahalle baskısı var. İnsanlar dinin, özgürlüklerini kısıtlayacağından, hayatlarına müdahale edeceğinden korkuyor/korkutuluyor. Yakın tarihte ve zamanımızda radikal grupların hakimiyetinde ya da ideolojik baskıcı rejimlerin sultasında yaşanan bir kısım tecrübelere bakılacak olursa, bu korkularında tamamen haksız da sayılmazlar.

Dinin devlet ve siyasetle ilişkisine dair ciddi ezberler, ön kabuller ve hatta tabular var. Bu tabuları yıkabilmek hiç de kolay değil. Kendilerini liberal, laik veya seküler gören bir kısım insanlar, dinle ve İslam’la ilgili belirli meseleleri açıkça ve özgürce tartışmaya kapalılar. Bir tarafta demokrasiyi “şirk” veya “bidat” olarak gören dindar mutaassıplar var, diğer tarafta dinle demokrasinin adını bile birlikte zikretmekten kaçınan laik yobazlar. Batının, uzun asırlar tecrübe ettiği ve acısını hala unutamadığı Kilise gerçeği, din-siyaset ilişkisiyle ilgili tartışmalarda oldukça etkili. Ayrıca Batının İslam’la ilgili fikirlerini hala büyük oranda oryantalist literatür belirliyor. Bütün bunlar Müslümanların demokrasiyle yüzleşmesi önündeki önemli engeller.

Konuyla ilgili bütün bu zorluklara rağmen eğer demokrasinin, İslamî bakış açısıyla değerlendirilmesi düşünülüyorsa, öncelikle konuya yaklaşım tarzı ve bu konuda takip edilecek yöntem iyi tespit edilmelidir. Öncelikle hem bir yönetim mekanizması olarak demokrasinin hem de bu mekanizmayı ayakta tutan temel değerlerin çok iyi bilinmesi gerekir. Demokrasiyi anlamak için sadece dinî ilimlerin bilinmesi yeterli değildir; mutlaka siyaset bilimleriyle sosyal bilimlerin diğer verilerinden de istifade edilmeli ve yaşadığımız zamana damgasını vuran modernitenin, karakteristik özelliklerine vâkıf olunmalıdır. Bu konuda üstünkörü yapılacak yorumlarla bir yere varılması mümkün değildir.

Bu açıdan öncelikle tarihiyle, teorisiyle, pratik uygulamalarıyla, farklı çeşitleriyle, sistem ve değerleriyle, ideal ve hedefleriyle, güçlü ve zayıf yönleriyle demokrasinin çok iyi bilinip anlaşılması; demokrasiyi teokratik, monarşik ve totaliter yönetimlerden ayıran temel özelliklerin net olarak ortaya konulabilmesi; demokrasinin bir toplumda uygulanabilmesi için gerekli olan sosyal, iktisadî, kültürel ve siyasi asgari şartların tespit edilmesi gerekir. Bunların yanı sıra âdeta demokrasiyle bütünleşen veya çok yakın ilişkisi bulunan hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, parlamenter sistem, anayasacılık faaliyetleri, modern devlet gibi nesnel gerçeklikleri ortaya çıkaran ihtiyaç ve gereksinimlerin de iyi tahlil edilmesine ihtiyaç vardır.

Bütün bunlar demokrasi ve İslam ilişkisini doğru bir şekilde ortaya koyabilme adına yapılacak çalışmanın birinci aşamasıdır. Meselenin diğer yönü ise İslam’ı doğru anlama, bütüncül bir Kur’an ve Sünnet bilgisine sahip olmadır. Biraz daha açacak olursak İslam’ın demokrasiyle ilişkisinden önce siyasetle ilişkisi ele alınmalı, daha doğrusu yönetimle ilgili ortaya koyduğu ilke ve prensiplerin mahiyeti ve bunların İslamî hükümler içerisindeki yeri bilinmelidir. Dinî sabiteler ve değişkenler doğru tespit edilmelidir. İslam hukukuna esneklik ve enginlik kazandıran örf, maslahat, istihsan, sedd-i zerai gibi yöntem ve deliller hakkında bilgi sahibi olunmalıdır.

Aynı şekilde fesad-ı zaman, umum-ı belva, ihtiyaç veya zaruret gibi isimler adı altında farklı dönemlerde ortaya çıkan ve kaçınılması mümkün olmayan bir kısım olgu ve gerçekliklerin fukaha tarafından nasıl dikkate alındığının, bunların içtihat faaliyetini nasıl etkilediğinin ve bir kısım ruhsatları nasıl devreye soktuğunun göz önünde tutulması gerekir. Dahası ayet ve hadislerde emredilen veya yasaklanan maruf-münker, hayır-şer, tayyip-habis, ıslah-ifsat, adalet-zulüm gibi kavramların uygulama genişliğinin göz önünde bulundurulması oldukça önemlidir.

Bütün bunların yanında naslarda bilinçli bırakılan kanun boşluklarının farkına varma, mubah alanın genişliğini görebilme, “Dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz.” (Müslim, Fedâil 141) nebevî beyanındaki enginliği anlayabilme, nasları yorumlama veya hakkında nas bulunmayan olaylar hakkında içtihatta bulunma yetkisinin insan aklına bırakılmasındaki espriyi kavrayabilme de İslam hukukunun ruhuna vâkıf olma adına oldukça önemlidir. İslam düşüncesinin ana karakteristiği bilinmediği ve sosyolojik gerçeklikler göz önüne alınmadığı takdirde, İslam yerini dogmalara bırakacaktır. Oldukça esnek ve dinamik bir yapıya sahip olan İslam hukuku yerini şabloncu ve katı bir anlayışa bıraktığında ise İslam, yaşanılan zamanın ruhuna uygun olarak yorumlanamayacaktır.

Bu sebeple biz de öncelikle demokrasiyle ilgili genel bir çerçeve çizmeye çalışacak, daha sonra ise farklı açılardan İslam ve demokrasi ilişkisi üzerinde duracağız.

Devam edecek…

1 YORUM

  1. Bende bazı hocalardan demokrasi karşıtı görüşler işitmistim özellikle demokrasinin hakimiyeti halka vermesi konusunda. Yazınız çok bilgilendirici oldu benim için devamını merakla bekliyorum.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin