Demokrasi İslam’ın alternatifi midir? [DEMOKRASİ VE İSLAM – 4]

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Öncelikle demokrasi ve İslam’ı terazinin iki kefesine koyarak karşılaştırmaya çalışan, demokrasiyi İslam’ın alternatifi olarak gören, bu sebeple de onu savunmanın İslam’a zarar vereceğini zanneden bir kişinin nasıl eksik veya çarpık bir İslam anlayışına sahip olduğunu ortaya koymak istiyoruz.

İslam’ın vaz ettiği hükümler, sadece itikat, ibadet ve ahlakî mevzularla sınırlı değildir. Bilakis aile yaşantısından ticaret hayatına, şahıslar arası ilişkilerden devletlerarası münasebetlere, hukukî tasarruflardan yargılama usullerine, harp ve sulh kurallarından yönetime kadar İslam’ın ortaya koymuş olduğu çok önemli ilke ve esaslar vardır. Ne var ki Kur’an ve Sünnet, inanç ve ibadet esaslarına, helâl ve haramlara veya ahlakî değerlere dair detaylı açıklamalarda bulunmuş ve tafsilatlı düzenlemeler ortaya koymuş olsa da muamelata dair hükümlerde aynı usulü takip etmemiş; genel itibarıyla umumî bir kısım ilke ve esaslar vaz etmekle yetinmiş ve detay hükümlerin tespiti adına geniş bir içtihat alanı bırakmıştır.

Hiç şüphesiz muamelata dair hükümlerin ele alınış tarzı ve yoğunluğu da aynı değildir. Mesela Kur’an’a bakıldığında özellikle miras ve aile hukukuyla ilgili mevzulara geniş yer verildiği görülür. Aynı şekilde ayet ve hadislerde, bir kısım suçlara ve bunlara verilecek cezalara, ispat vasıtalarına ve yargılama usulüne dair önemli hükümler vazedilmiştir. Fakat idare ve yönetimle ilgili dinî hükümler için aynı şeyi söyleyemeyiz. İslam, en temelde Müslümanlara adil bir yönetimi emretmiş, bunun sağlanması için de vazifelerin ehil insanlara verilmesini ve yönetime dair meselelerin istişareyle çözülmesini emretmiştir.

Esasen İslam hukukçularının bize bırakmış olduğu fıkhî mirasa bakıldığında, özetle ifade etmeye çalıştığımız bu teşri felsefesi görülecektir. Zira fıkıh kitapları öncelikle ve en fazla ibadetler üzerinde durmuş, ardından aile hukuku, akitler, ticari münasebetler, cezalar ve yargıya dair meselelere genişçe yer vermiş fakat iktidarın kazanılması, kullanılması ve sınırlanması gibi siyasete dair temel meselelere girmemiş; günümüzde Anayasa Hukuku adı altında ele alınan devletin teşkilatlanması ve idare edilmesiyle ilgili mevzular fıkıh kitaplarına mevzu olmamıştır.

Elbette bu alanda yapılmış çalışmalar yok değildir. Müslüman alimler, farklı maksatlarla siyasete dair mevzuları ele almış ve siyasete dair önemli eserler vermişlerdir. Mesela pek çok mütekellimin uleması yazmış oldukları kelam kitaplarının sonuna “imamet” bölümünü de eklemiş, İslam fakihleri tarafından ahkam-ı sultaniyeler, siyaset-i şeriyyeler ve siyasetnameler yazılmış, Farabî ve İbn Sina gibi İslam filozofları tarafından da farklı siyaset teorileri üzerinde durulmuştur.

Yapılan bu çalışmalara yakından bakıldığında şunlar söylenebilir: Kelam kitaplarında yer alan imamet bahislerinin asıl maksadı, devlet başkanının göreve gelme şekliye ilgili Şia tarafından iddia edilen “nas” ve “tayin” yöntemine cevap vermektir. Mütekellimin uleması, devlet başkanı atamanın vacip olup olmaması, devlet başkanının göreve gelme şekli ve devlet başkanının özellikleri üzerinde durmuştur.

Siyasetnamelerin kaleme alınma amacı ise içinde yaşadıkları siyasi sistemin genel bir değerlendirmesini yapmak, yozlaşma ve bozulmanın sebeplerini tespit etmek ve yöneticilere adil ve ahlakî bir yönetim adına öğüt vermektir. Siyasetname yazarları, idarecilerin tasarruflarını ele almış, onların eksik kalan ve aksayan yönlerini düzeltmeye çalışmış, yöneticileri zulümden sakındırmak için uğraşmış ve adil bir sistemin kurulmasına gayret etmişlerdir. Bu eserleri, bağlayıcı hükümler ortaya koyan hukukî metinlerden ziyade, mevcut siyasi uygulamaları iyileştirmeye çalışan ahlaki çalışmalar olarak görmek daha isabetlidir.

Antik Yunan felsefesinin ciddi tesirinde kalmış olan İslam filozoflarının çalışmaları ise oldukça teorik metinlerdir. Onlar, meşgul oldukları ilmin tabiatı itibarıyla devlet yönetimine dair dinî hükümleri tespit etmekten ziyade nazari ve aklî olarak farklı siyaset teorileri üzerinde durmuş ve en ideal devlet yönetiminin nasıl olması gerektiğine kafa yormuşlardır.

Bu alanda yazılmış eserler içerisinde devlet yönetimine ve anayasa hukukuna dair farklı meselelerin ele alındığı en önemli eserler ahkam-ı sultaniyelerdir. Ne var ki devlet idaresiyle ilgili bazı hükümler ele alınmış olsa da bu eserlerin büyük kısmını malî hukuk, adlî teşkilat, yargılama usulü, cezalar ve arazi hukuku gibi meseleler oluşturur. Anayasa ve idare hukukuna dair hükümler ise oldukça sınırlıdır. Bunlar da genel itibarıyla naslardan ziyade dört halife dönemi uygulamalarına dayanır. Ortaya konulan içtihatlarda, o dönemin sosyal ve siyasi hayatının etkisini görmek mümkündür. Dolayısıyla konuyla ilgili hükümlerin tamamını bütün zamanlar için bağlayıcı kati düzenlemeler şeklinde görmek doğru değildir.

Bu ifadelerimizden söz konusu eserlerin önemsiz ve gereksiz olduğu yönünde bir kanaate sahip olduğumuz anlaşılmamalıdır. Bilakis bunlar, devlet idaresi ve siyaset düşüncesine dair çok önemli fikirlerle, nasihatlerle, bilgilerle ve tecrübelerle doludur. Yukarıdaki izahları yapmamızın asıl sebebi şudur: Kur’an ve Sünnet, devlet yönetimiyle ilgili bütün zamanları bağlayan detaylı düzenlemeler getirmemiştir. İslam’ın ortaya koymuş olduğu ne belirli bir devlet biçimi vardır, ne de yönetim şekli. Allah Resûlü’nün kendinden sonra yönetim işini üstlenecek birisini bırakmaması ve dört halifenin her birisinin ayrı bir tarzda hilafete gelmesi de bunu gösterir. Aynı şekilde O, kralları İslam’a davet etmek üzere gönderdiği mektuplarında, Müslüman olmaları halinde onlara tahtlarında kalma ve iktidarlarını devam ettirme garantisi vermiştir.

Burada ifade edilen hususlar, insanın varoluş gayesiyle ve dinlerin temel hedefleriyle de uyum içindedir. Zira en temelde insanın yaratılış gayesi, arzu ve heveslerinin tahakkümünden kurtularak Allah’a hakkıyla kulluk yapabilmek ve insanlara karşı da şefkatle muamele edebilmektir. Allah, indirdiği kitaplar ve gönderdiği peygamberler yoluyla hakiki kulluğa ve güzel ahlaka giden yolu göstermiştir. “Ben, insanları ve cinleri sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 51/56) ayetiyle “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Hüsnü’l-huluk, 1) hadisi de bunu ifade eder.

Dolayısıyla İslam’ın hedefi, yukarıdan inme belirli bir devlet sistemi getirmekten ziyade, İslam’la ikinci bir fıtrat kazanmış fertler ve böyle fertlerden oluşmuş ahlaklı ve temiz bir toplum inşa etmektir. Kurulacak olan idari mekanizmanın şekli ise İslamî terbiye ile belirli bir olgunluğa ulaşmış fertlere havale edilmiştir. Onlar, meşveret yoluyla en adil ve toplum maslahatına en uygun sistemi kurmakla mükelleftirler. İslam’ın bütün zaman ve mekânlara hitap eden evrensel bir din olması ve insanın yeryüzüne halife olarak gönderilmesi de bunu gerektirir.

Kur’an ve Sünnet, yönetim üzerinde çok durmamasına ve ulema da ilmî mesailerini siyasetten ziyade fert ve toplumla ilgili meseleler üzerine hasretmelerine rağmen maalesef günümüzde İslamî söylem aşırı politize edilmiştir. Özellikle siyasal İslamcılar ve İslam adına ortaya çıkan bir kısım radikal gruplar, İslam’ın evrensel ve kuşatıcı mesajını adeta bir rejim projesine indirgemişlerdir. Hatta onların, devleti ele geçirme ve kafalarında oluşturdukları muhayyel bir kısım kurgulara göre insanları idare etme adına dini suiistimal ettikleri ve onu bir ideolojiye çevirdikleri söylenebilir.

İslam dünyasının son iki-üç asırdır yaşamış olduğu acı tecrübelere, maruz kalmış olduğu ağır şok ve travmalara bakılacak olursa, elbette siyasal İslamcıların siyaset ve devlet üzerindeki istek ve taleplerinin haklı bir kısım sebeplere dayandığı görülecektir. Fakat burada meselenin bizi ilgilendiren yönü şudur: “İslamî devlet” talebiyle ortaya çıkma, dinî nasları siyaset gözlüğüyle değerlendirmeye alma, sanki İslam’ın ortaya koymuş olduğu mütekamil bir siyaset teorisi varmış gibi hareket etme hem İslam’ı doğru anlamanın hem de günümüzdeki siyasi rejimleri İslam açısından doğru değerlendirmenin önünde ciddi bir engel olmuştur.

İşte İslam’ın, demokrasinin karşısına bir alternatif olarak konulması, demokrasinin İslam’a aykırı görülmesi, İslamî bir rejiminin demokrasiden üstün olduğunun iddia edilmesi gibi siyasi tavırlar, İslam’la ilgili bu eksik veya yanlış değerlendirmelerin birer neticesidir. Bir tarafa İslam’ı, diğer tarafa da demokrasiyi koyarak yapılacak kıyaslama ve değerlendirmelerle bir yere varılması mümkün değildir. Zira demokrasinin karşısında İslam tarafından ortaya konulan alternatif bir yönetim şekli yoktur. İslam adına demokrasiye karşı çıkanlar da, ikna edici alternatif bir yönetim şekli önerememektedirler. “Hele var olanı bir yıkalım, daha sonra ne yapacağımıza karar veririz.” düşüncesiyle bir neticeye ulaşmak mümkün değildir. Bununla varılsa varılsa ancak anarşi ve kaosa varılır.

Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki hem vahye dayanan ilahî bir din hem de bir medeniyet ve kültür olan İslam’ın siyasal bir rejim olan demokrasi ile mukayese edilmesi yöntem olarak da doğru değildir. Zira tamamıyla birbirinden farklı iki entitenin (varoluşun) birbiriyle mukayese edilmesi yanlış bir kıyas olduğu için, buradan isabetli neticeler elde edilemeyecektir. Böyle bir kıyaslamanın, dini, salt iktidarla özdeşleştirme anlamına geleceğini, dolayısıyla da onun yanlış anlaşılmasına sebep olacağını unutmamak gerekir. Çünkü siyasetle ilgili hükümler dinin çok cüzi bir kısmını oluşturmaktadır. Bu sebeple “ya İslam ya da demokrasi” şeklinde bir düşünce doğru değildir. Pekala bunların ikisinin birlikte var olması ve uzlaşması mümkündür.

İdealler ve Realiteler Kıskacında İslam-Demokrasi İlişkisi

Demokrasiye karşı çıkanların içine düştükleri önemli bir hata, İslam’ın fiilî gerçeklikle bağını koparmaları, onu realitelerin dışında bir yerlerde duran ve ulaşılması gereken bir ütopya gibi resmetmeleridir. Onların söylemleri ve hedefleri, oldukça idealize edilmiş muhayyel İslam kurgularına dayanmaktadır. Ne var ki zamanın ruhu anlaşılmadan ve toplumsal şartlar hesaba katılmadan İslam adına ortaya atılan fikirlerin getirisinden çok götürüsü olacaktır. Peygamber Efendimiz’in, “Eğer kavmin küfür dönemine yakın bulunmamış olsaydı Kâbe’yi yıktırıp İbrahim’in temelleri üzerine yeniden inşa ederdim.” (Buharî, Hac 42) şeklindeki sözleri realitelerin göz önünde bulundurulması gerektiğine güzel bir örnektir.

Günümüzde demokrasi-İslam ilişkisiyle ilgili tartışmaların çoğu oldukça teorik zeminde yürümektedir. Bu yüzden oldukça enfes tahliller yapılsa ve ufuk açıcı eleştiriler ortaya konulsa da bunların çoğu sosyal ve siyasal şartlar açısından uygulanabilir fikirler değildir. Maalesef tarihten ve olgulardan kopuk bir şekilde Asr-ı Saadet ve Dört Halife döneminin idealize edilmesi, mevcut siyasi yapıların iyileştirilmesine bir katkı sunmuyor. Zira toplumsal kabullerin, örf ve telakkilerin, kültür ve medeniyetin göz ardı edildiği bir yerde öne sürülen teorilerle sosyal ve siyasal yapıların kurulmasına imkân yoktur.

Pek çokları ilk dönem uygulamalarından ve naslardan hareketle “İslamî bir yönetim şekli” ortaya koyuyor ve bunun, demokrasi karşısında sahip olduğu üstünlükleri izaha girişiyorlar. Fakat aynı kişiler siyasi katılımın esas olduğu bu yönetim şeklinin dört halifeden sonra nasıl olup da yerini veraset sistemine ve totalitarizme bıraktığıyla ilgili tatmin edici izahlar yapamıyorlar. Dahası onların, günümüz İslam dünyasında devam etmekte olan istibdat rejimleri, hak ihlalleri, kısıtlamalar, baskı ve zulümler hakkında da tatmin edici izahları ve çözüm önerileri yok. Naslara bakarak teorik bir kısım çıkarımlar yapmak kolay. Asıl zor olan elde edilen hükümleri, içinde yaşanılan toplumsal gerçeklere uyarlayabilmek veya naslardan yola çıkarak Müslümanların önüne takip edecekleri bir harekat planı koyabilmek.

Maalesef günümüze doğru yaklaştıkça dinle hayat arasındaki bağ giderek zayıflamış ve fıkıh, hayatın dışına itilmiştir. İslamî kimlik ciddi yara almış, duyarlılıklar aşınmış ve tarih bilinci linç olmuştur. Yönünü ve yörüngesini kaybeden günümüzün İslam dünyası, ürpertici bir medeniyet buhranı, koyu bir fetret dönemi yaşamaktadır. Kendi epistemolojisinden, değerlerinden ve tarihi köklerinden uzaklaşan Müslüman muhayyile ciddi yara almıştır. Batının maddeci, pozitivist ve rasyonalist felsefesi karşısında pek çok Müslüman yolunu şaşırmıştır. Eğitimde, ekonomide, siyasette vs. geri kalan günümüz Müslümanları çok ciddi bir ufuk darlığı yaşamaktadır.

Bu yüzden İslam ve demokrasi ilişkisi üzerine çalışma yapacak kimselerin kafalarını kitap sayfaları arasından kaldırıp en azından Müslümanların genel ahvaline, dünyanın genel gidişatına bir göz atmaları gerekir. Günümüzde insan hakları, temel hak ve özgürlükler, eğitim seviyesi, refah, gelişmişlik vs. açısından Batılı ülkelerle İslam ülkeleri arasında yapılacak bir kıyaslamanın neticeleri herkesçe malumdur. Maalesef pek çoğu itibarıyla totaliter yönetimlerin hâkim olduğu İslam ülkeleri baştan başa insan hakkı ihlalleriyle doludur. Eğitim seviyesi oldukça düşüktür. İşsizlik, fakirlik ve hatta açlık en temel problemlerdir. İhtilaflar, çatışmalar, iç savaşlar, iktidar mücadeleleri sürüp gitmektedir. İnsanın değeri bilinmemektedir. Sevgi, hoşgörü, ötekine saygı, birlikte yaşama kültürü gibi İslam’ın da özünü oluşturan değerin yerini, kabalık, sertlik ve dışlayıcılık almıştır. Maalesef Müslümanların dünyaya katma değer olarak ürettikleri çok fazla bir şey yoktur. Dünyanın ve insanlığın ortak problemlerine ilgilileri zayıf olduğu gibi, bu alanlarda ortaya koydukları çözümler de oldukça sınırlıdır.

İslam coğrafyasında fertler çok rahatlıkla devletin ulvî maksatları uğruna feda edilebilir. Devlet yöneticilerinin asıl vazifesi halkın can, mal, din ve ırz gibi temel haklarını korumak olsa da, çoğu zaman yöneticilerin bizzat kendileri en büyük tehdit haline gelirler. Bu tür ülkelerde devlet gücü hayatın her alanında kendisini öyle hissettirir ki neredeyse özel ve sivil hayata alan kalmaz. İktidarı bir kere ele geçiren bir diktatörü artık bir daha bulunduğu makamdan uzaklaştırmak imkânsız hale gelir. Yönetime geçen kişi başta diktatör olmasa bile, siyasî sistemin yapısı ve halkın devletle ve devlet yöneticileriyle ilgili algı ve düşünceleri kısa sürede onu diktatör yapmaya yeter.

Demokrasiyle yönetilen Batılı ülkelerindeki tablo ise bir hayli farklıdır. Batı, demokrasi ve demokratik değerler sayesinde kendi insanına oldukça rahat ve refah bir hayat sunmuştur. Saygı, nezaket, insana değer verme gibi ahlakî değerler bir kültür haline gelmiştir. Bu yüzden Batı insanı, demokrasi şemsiyesi altında özgürlüğün tadını çıkarmaktadır. Farklı fikirlerin saygı gördüğü demokratik ortam, can ve mal güvenliğinin güvence altına alındığı genel atmosfer, teşebbüs ruhunu canlandırmış, istidat ve kabiliyetleri inkişaf ettirmiştir. Bu da ilim ve teknolojik gelişmeleri, üretim ve sanayileşmeyi beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla sosyal ve siyasal hayattaki gelişmeyi iktisadi gelişme takip etmiştir. Aynı şekilde Batılı devletler siyaset, hukuk ve eğitim gibi alanlarda kurdukları sağlam sistem sayesinde vatandaşlarına insanca yaşama imkânları hazırlamış ve önemli fırsatlar sunmuştur.

Dolayısıyla konuyla ilgili yapılacak yorumlarda mutlaka bu gibi reel gerçeklerin göz önünde bulundurulması gerekir. Batılı devletler, gelişme ve ilerlemelerini büyük oranda demokrasiye ve hürriyet telakkisine borçludur. İslam coğrafyasının geri kalmasının başlıca sorumlusu ise karabasan gibi toplumun ve siyasetin üzerine çöken zorba ve despot yönetimlerdir.

İslamî değerlerin, kültürün ve insanın yozlaştığı ve bütün farklılıkların bir arada yaşamaya çalıştığı bir coğrafyada, “Biz demokrasiden daha ileri bir İslamî yönetim getireceğiz.” şeklindeki söylem ve eylemler ise var olan istibdadın sadece renk ve desenini değiştirecektir. Kimilerinin milliyetçilik, kimilerinin dinsizlik, kimilerinin sahip olduğu ideolojiyi hâkim kılma adına başvurduğu istibdat, bu sefer de dinî bir kılıfa bürünerek varlığını devam ettirecektir. İslam ülkelerinin ve siyasal İslamcıların son yıllardaki tecrübeleri de bunu en büyük şahididir.

Bu sebepledir ki Müslümanlar, gerçekleşmesi mümkün olmayan ve hatta Müslümanların çoğu tarafından dahi kabul görmeyen bir kısım nazariyelerle, ütopyalarla meşgul olmayı bırakmalı; bunun yerine kendileri için tek çıkış yolunun, daha fazla özgürlük, daha fazla insan hakları, daha fazla demokrasi olduğunu anlamalıdır.

Bunu anladıkları takdirde İslam’a ve Müslüman toplumlarına uygun bir demokrasi yorumu yapmak hiç de zor olmayacaktır. Nitekim İslam hukukçuları, şartların zorlamasıyla veraset sistemini dahi meşru görmüşlerdir. Hatta bir kısım fakihler, güç yoluyla yönetimi ele geçiren zorba yöneticilere bile itaatin zorunlu olduğunu dile getirmiştir. Elbette bunlar, Kur’an ve Sünnet’in öngördüğü ideal hükümler değildir; bilakis daha fazla can ve mal kaybının önüne geçme adına zarurete dayalı olarak verilmiş hükümlerdir. Şurası da bir gerçek ki hiçbir şeyin teorisi yüzde yüz pratiğe taşınamıyor. Çünkü burada insan unsuru devreye giriyor. İnsanın olduğu yerde ise hata ve kusurlar eksik olmuyor.

Son olarak şunu da belirtelim ki demokrasinin olabildiğince önemsendiği ve tartışılmaz bir konum kazandığı günümüz dünyasında, ona karşı çıkmanın Müslüman olmayan toplum ve devletler açısından nasıl anlaşılacağı ve böyle bir tutumun İslam’la ilgili telakkileri nasıl etkileyeceği de mutlaka göz önünde bulundurulmak zorundadır. Günümüzde hangi adla ve hangi gerekçeyle olursa olsun, demokrasiye karşı çıkmak istibdat ve totalitarizm yanlısı olmakla eş anlamlı hale gelmiştir. Dolayısıyla böyle bir tutumun İslam’ı baskıcı ve dayatmacı bir din olarak göstereceğinde şüphe yoktur.

Bediüzaman Muhakemat isimli eserinde, “Kim ki dünyanın yuvarlaklığı gibi kesin bir delil ile sabit olan bir hakikati dini koruma bahanesiyle inkâr ve reddetse dine karşı büyük bir cinayet ve hıyanet etmiş olur.” (s. 41) sözüyle önemli bir hakikate dikkat çeker. Dünyanın yuvarlaklığı ölçüsünde kesin delillere dayanmasa bile, demokrasinin doğruluğu konusunda da insanlık dünyasında yaygın bir inanış ve sarsılmaz bir güven oluşmuştur. Demokrasi de artık adalet, ahlak ve dürüstlük gibi ulaşılması gereken bir ideal olarak görülmektedir. Din adına bunun karşısında durmaya çalışan bir insan, her şeyden önce dine zarar vermiş, onun imajını kirletmiş olacaktır. Zira onun bu tavrı Müslümanlığı diktatörlük yanlısı bir din gibi gösterecektir.

Bu sebeple asırlardır diktatörlerden çok çeken ve zorba rejimlerin baskıları altında kıvranan Müslümanların, demokrasiyle uğraşmayı ve ona düşmanlık yapmayı bir kenara bırakarak asıl düşmanlarını görmeleri, güç ve enerjilerini istibadı yok etme istikametinde kullanmaları elzemdir.

Devam edecek…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin