Demirtaş ve Timur’un filleri

BÜLENT KORUCU | YORUM

Zaman makinasına binip 12 yıl geriye gidelim: Meclis’te iki partinin genel başkanı, AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı planlarına şiddetle karşı çıkıyor. HDP kürsüsünde Selahattin Demirtaş, tarihin en kısa konuşmalarından birini yapıyor ve ‘Seni başkan yaptırmayacağız!” cümlesini vurgulu biçimde tekrar ediyordu. MHP lideri Devlet Bahçeli ise her zamanki öfkeli ses tonuyla, “İki yanlıştan bir doğru çıkmaz; tekeden süt sağılmaz; balda tuz bulunmaz; suda ateş yanmaz; Recep Tayyip Erdoğan’dan da Cumhurbaşkanı olmaz!” diyordu.

Geçen zamanda neler oldu?

Erdoğan mahsuscuktan, “Bu son seçimim!” açıklaması yaptığında Bahçeli,  “Ayrılamazsın, Türk milletini yalnız bırakamazsın. Yeni yüzyılın kurtarıcı lideri olarak sizi görmek istiyoruz.” diyecek noktaya geldi. İktidarın küçük ama etkili ortağı olarak bir eli yağda bir eli balda, bir eli polis ve adliyede geçinip gidiyor.

Selahattin Demirtaş’a gelince, 9 yıldır cezaevinde. Siyaseten yok edilmek için üzerine demir parmaklıklar üst üste kilitlendi. Kendi tabiriyle ‘ketıldan attığı mesajlarla’ adından hep söz ettirdi. Abdullah Öcalan’a rağmen Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’u almasını sağladı. Kürt seçmen üzerindeki etkisini kıramadılar ancak moralini bozmayı başardılar. HDP ve DEM’in yöneticileri, doğal liderliğinin altında ezildi ve yokluğa mahkum etme ekibi içinde saf tuttu. Hakkari’de bir genç, “Kandildekiler de en az Tayyip kadar nefret ediyor Selo’dan!” demişti. İmralı kızgın, Kandil öfkeli, DEM kıskanç, CHP vefasız…

Timur’dan köye bir fil daha isteyen Nasrettin Hoca gibi Demirtaş da Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’a uzun ve sağlıklı ömür dilemeye başladı.

“Selo Başkan hem kendini hem Kürtleri yaktı!” eleştirisi onu yok edemeyenlerin son kozu ve ne yazık ki Demirtaş’ı bile ikna etmiş görünüyor. Kendisine sahip çıkmayan topluma kırgınlığı mı yoksa pişmanlığı mı onu böyle davranmaya itiyor, bilemiyorum. Ama bir şeyler olduğu kesin.

Batı demokrasileri ‘güvenlik mi demokrasi mi’ dilemmasıyla krize girdi. ‘Daha az demokrasi daha çok güvenlik’ tezine toplumları ikna etmeyi başardılar. Şimdi Türkiye’yi de keskin bir tercihe zorluyor Bahçeli’nin başlattığı süreç. ‘Ya barış ya demokrasi’ dayatması sonuç verecek gibi. Kanı durdurup, silahı susturacak bir otokrasiye herkes fit olmak üzere.

Buradaki can alıcı soru şu: hedefe giden her yol mübah mı? Öyleyse hikayedeki soruyu da sorayım: “Biz bu haltı niye yedik?”

“Bu sonuç kaçınılmazdı, Erdoğan’a baştan teslim olsaydık en azından bu kadar dayağı yemezdik!” diyenler haklı mı?

Erdoğan 10 yıl önceki barış sürecinde, umduğunu bulamayınca, yani seçilmeyi garantiye alamayınca masayı devirdi, ‘Dolmabahçe Mutabakatı’nı yırtıp attı. Bugünkü hedefinin de Kürtlerin desteğiyle Anayasa’yı değiştirmek olduğu muhakkak. Elbette onları da memnun edecek bir kaç cümle yazılacak. Birileri, başta Kürtler olmak üzere toplumu ‘kazan- kazan’ oyununa sürüklüyor. Gerçekten herkes mi yoksa yalnızca ‘kasa’ mı kazanacak?

Cevabı meçhul sorular kafaları kurcalamaya devam ediyor. Mevcut Anayasa’yı tanımayan birinin yeni anayasaya uyacağının teminatı var mı? Kaç defa istediğini aldıktan sonra, ‘çizdim oynamıyorum’ mızıkçılığı yaptığını unuttuk mu? Demokratik güvenceye kavuşturulmamış ve sadece Erdoğan-Bahçeli ikilisinin insafına terk edilmiş bir sulhun uzun ömürlü olacağından emin miyiz?

Demirtaş, “Peki ya seçim diyorsan o da senin işin, senin kararın, senin iradendir canım kardeşim. Sen halksın, son kararı sen verirsin. Kimse bugün senden Erdoğan’a, Bahçeli’ye veya DEM Parti’ye ya da CHP’ye oy vermeni istemiyor, barış ağacına bir damla suyu da senin vermen isteniyor.” cümleleriyle barışanların siyasi bir bedel peşinde olmadığını öne sürüyor.

Buna gerçekten inandığını sanmıyorum. Böyle bir saflık Erdoğan’ı hiç tanımamış olmayı gerektirir. Ya da arkasında kimseyi bulamayınca ikinci fili isteyen Nasrettin Hoca kırgınlığını..

Barışmak bazen savaşmaktan daha zordur denir; haklı bir söz.  Kurumları ve kuralları yok edilmiş ülkede güzel gelişmelerin teminatı, bir ayağı çukurda bir fani olabilir mi?

Bu ikilemi 15 Temmuz mağdurları da yaşıyor. Başları giyotine uzatılmış insanlardan demokrasi havariliği beklemek ne kadar hakkaniyetli olur, bunun da farkındayım. Sadece, keskin dönüş uzmanı Erdoğan ve Bahçeli üstüne bir şey bina etmenin sakıncalarını hatırlatmak derdindeyim.

Demirtaş, barışı reddeden adam konumuna düşmek istemiyor ve bunu anlıyorum ancak ‘uzun ömür’ temenni etmeden de yapılabilir galiba.

Meclis kürsüsünden, “Selahattin Demirtaş teröristtir, haindir, bölücüdür, Türkiye düşmanıdır!” diye bağıran adam bana güven telkin etmiyor; size ediyor mu?

3 YORUMLAR

  1. “Timur’dan köye bir fil daha isteyen Nasrettin Hoca gibi Demirtaş da Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’a uzun ve sağlıklı ömür dilemeye başladı.”

    Tam da hissiyatımı dile getirmiş. Demirtaş bu niyetle mi söyledi, bilemem ama sorgulamıyorum da çünkü Erdoğan’ın niyetini bilir diye tahmin ediyorum.

    Herkes kayanın altında inlerken ‘Ehad’ diyemez ve bunu beklemek de makul değil.

    Zalim zalimliği yapar ama vicdanı kurumuş toplum da ikinci fili istemen için seni imtihan eder. Aslında yaptıklarının ya da diğer bir açıdan göz yummanın bedelini ödesinler istersin.

  2. Muktedir kime hain dediyse o hain, kime barış güvercini dediyse bir anda barış güvercini oluyor. Ve aklını kullanmayı kendine yük gören bir toplum, Büyükler ne derse o modunda olunca, aksini söylemek hainlik, teröristlik olması çok kolay oluyor.

  3. Sayın Ekrem İmamoğlu,

    Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) uzun yıllardır yüzde 25 civarında bir oy oranında sıkışıp kalmasının temel sebeplerinden biri, katı laik çizgide din karşıtı söylemlerle özdeşleşmiş bir algıya sahip olmasıdır. Bu durum, halkın geniş kesimlerinde “CHP eşittir dine karşı” şeklinde bir ön yargıya yol açmıştır. Son dönemde CHP’nin merkez sağa açılması, sizin ve sizin gibi isimlerin partide öne çıkmasıyla birlikte bu algı kısmen değişse de köklü bir dönüşüm için söylem ve siyaset dilinde daha dikkatli olunması gerektiği açıktır.

    Özellikle FETÖ konusundaki yaklaşımınız, halkın önemli bir kesimi tarafından din karşıtlığı ile ilişkilendiriliyor. Bu algıyı göz ardı etmek, siyaseten büyük bir hata olur. Eğer iktidarın ekmeğine yağ sürmek istemiyorsanız, KHK mağdurları konusunda söylem geliştirirken samimi ve tutarlı bir çizgi izlemeniz gerekir. CHP’nin geçmişten gelen katı seküler tutumu, bu meselede yanlış anlaşılan veya eksik bırakılan mesajlarla birleşirse, siyaseten ciddi bir kayba yol açabilir.

    Samanyolu TV yayınlarında sizler o yayınlara çıkarken o insanları çok iyi tanıyorsunuz. İktidarın FETÖ kavramı konusundaki yaklaşımı ile CHP’nin yaklaşımı arasındaki farkı çok iyi analiz etmeniz gerekiyor. Siz “FETÖ” derseniz, siz CHP demek… bu ifadeninin halktaki din karşıtlığı algısını Bilmeniz gerekir ama….

    Sayın İmamoğlu, eğer Cumhurbaşkanı olmayı hedefliyorsanız, bu konuda söylemlerinizi ve siyaset dilinizi çok dikkatli bir şekilde şekillendirmeniz gerekir. KHK meselesinde size kim danışmanlık yapıyorsa ve bu konuda sizi halkın hassasiyetlerinden uzak bir noktaya yönlendiriyorsa, farkında olmadan hem size hem de partinize en büyük zararı veriyor ve iktidara en büyük iyiliği yapıyor.

    Özetle, toplumsal hassasiyetleri göz ardı etmeden, halkın duyarlılıklarına hitap eden, samimi ve kapsayıcı bir siyaset dili benimsemek, sizin için en doğru strateji olacaktır.

    **Eğer Cumhurbaşkanı olmayı istiyorsanız, tüm Türkiye’ye hitap edebilecek bir siyaset dili geliştirmelisiniz. CHP mahallesinin dar kalıplarına ve geleneksel söylemlerine sıkışıp kalmadan, daha geniş kitleleri kucaklayan bir yaklaşım benimsemelisiniz. Adaylığınız engellense bile halkın desteği ve kader, size mutlaka bu yolu açacaktır. Ancak, CHP’nin geleneksel söylemlerini ve siyaset dilini baskın hâlde tutarsanız, adaylığınız engellendiğinde en acı olanı y birkaç ay içinde unutulup gidebilirsiniz.

    Bir umut oldunuz Türkiye için ve bunu tam zamanında başardınız. Şimdi bu umudu koruyarak ve halkın beklentilerini doğru okuyarak siyaset yapmanız gerekiyor.**

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin