Cumhuriyetin ilk yolsuzluk hikayesi: Yavuz-Havuz Davası

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

İstiklal Harbi sonrasında Ankara Hükümeti’ne bırakılan Yavuz’un, tamir ve bakım amacıyla havuza alınması süreci, kamuoyunu meşgul eden bir yolsuzluk olayına neden oldu ve ilk defa bir bakan, bugün Yüce Divan denilen Meclis-i Âli’de yargılandı. 

YAVUZ ZIRHLISI

 Osmanlı Devleti Balkan Harbi’nde sadece karada değil denizde de büyük facialar yaşamış, Rauf Bey’in kumandasındaki Hamidiye zırhlısının bazı başarılarına rağmen Yunanlıların Averof zırhlısı karşısında tutunamamıştı. Sonuç olarak Ege adaları Yunanlıların eline geçmişti. 

Donanmayı güçlendirmek isteyen İttihat ve Terakki iktidarı, Birinci Dünya Savaşı öncesinde İngiltere’ye Reşadiye ve Sultan Osman adı verilen iki gemi sipariş ettiyse de parası ödenen bu iki gemiyi teslim almak üzere gönderilen Rauf Bey, son anda kötü bir sürprizle karşılaştı. 

İngilizler, Osmanlı Devleti’nin savaşta Almanların yanında yer alma ihtimaline karşı teslimden iki saat önce iki gemiye de el koydular. Ancak İngiliz donanmasının önünden kaçan Goeben ve Breslau gemilerinin Çanakkale Boğazı’na girmeleriyle Osmanlı Devleti, iki büyük zırhlıya kavuştu. 

Enver Paşa’nın “bir oğlumuz oldu” dediği bu gemilerin, satın alındığı açıklandı. Savaşta birçok görev üstlenen iki gemiden “Midilli” adı verilen Breslau, 20 Nisan 1918’de son görevi olan İmroz Harekâtında Çanakkale Boğazı çıkışında mayınlara çarparak battı. “Yavuz” adı verilen Goeben de aynı olayda hasar gördü.

Almanya, 20. Yüzyıl başında dört ağır top taşıyan ve türbinli tahrik sistemiyle çalışan ağır zırhlı yapımına başlamıştı. “Schlachtkreuzer” adını taşıyan bu seriye ünlü Alman komutanların isimleri verilmiş, serinin üçüncü gemisi olarak da yirmi üç bin tonluk Goeben inşa edilmişti. Goeben sahip olduğu özellikler itibarıyla döneminin en iyi savaş gemileri arasında yer alıyordu. 

1912’de açık denizlere gönderilen Goeben’in en önemli özelliği, yüzme güvenliği olup iki ya da üç mayın isabet etse de savaşabiliyordu. Goeben, İstanbul’a ilk defa Birinci Balkan Savaşı’nda gelmiş, Osmanlı denizcileri ve halkını kendine hayran bırakmıştı. 

Bir iddiaya göre Osmanlı Devleti gemiyi satın almak istemişse de Almanlar bu teklifi reddetmişlerdi. Geminin ikinci defa İstanbul’a gelişi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından birkaç ay önce gerçekleşmişti.

İmroz Harekâtındaki hasar sonrasında Dolmabahçe’ye demirleyen Yavuz zırhlısı, o sırada yeterli büyüklükte havuz olmadığından tamirini beklemeye başladı. Ruslarla yapılan mütareke sonrasında da Sivastopol’a götürülerek havuza alındı ve geçici tamiri yapıldıktan sonra İstanbul’a getirildi.

Mondros Ateşkesi şartları gereğince Haliç’te tutulması gereken Yavuz, büyüklüğünden dolayı Haliç’e alınamayınca İngiliz gemileri refakatinde İzmit’e gönderildi. Cephanesi alınan gemide, geri kalan Osmanlı denizcileri geminin bakımını yaparak çürümesini engellemeye çalıştılar. 

Türk ordusunun İstanbul’a girmesinden sonra Ankara Hükümeti’ne iade edilen gemi, yeniden İstanbul’a götürüldü. Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin elinde Hamidiye dışındaki tek büyük gemi Yavuz’du. Ancak Yavuz’dan yararlanabilmek için, önce tamirinin yapılması şarttı. 

BAHRİYE VEKİLİ İHSAN BEY

Osmanlı Devleti’nde Bahriye Nezareti, Tanzimat reformları çerçevesinde 1867 yılında kurulmuştu. Ankara Hükümeti ise Milli Müdafaa Vekâleti’ne bağlı Umur-ı Bahriye Müdürlüğü’nü kurarak denizcilik işlerini yürütmeye çalışmıştı. 

Sonradan Bahriye Dairesi adını alan dairenin en önemli görevi, yaşlı ve eski teknolojiye sahip gemilerin donanmaya kazandırılmasıydı. Bu kapsamda Yavuz’un tamiri düşünülse de bir yandan ekonomik sıkıntılar diğer taraftan personel eksikliği nedeniyle hemen adım atılamadı. 

Donanmanın geniş çapta ele alınabilmesi için denizcilik işleriyle ilgili müstakil bir bakanlık kurulması gerekmekteydi. Ancak bu konuda cumhuriyetin kurucu kadrosu arasında görüş ayrılıkları mevcuttu.  

Başbakan İsmet Paşa, Bahriye Vekâleti’ne bütçeye büyük bir yük getireceği endişesiyle karşı çıkıyordu. Paşa ayrıca, böyle bir teşebbüsün İngiltere, Fransa ve İtalya gibi devletleri rahatsız edeceği düşüncesiydi. Ona göre cumhuriyet rejimi temkinli bir siyaset izlemeli ve önce rejimin istikrarını sağlamalıydı. 

Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da ülke savunmasında kara ordusuna ağırlık verilmesinden ve donanmanın ağır zırhlılar yerine hafif gemilerden oluşmasından yana olduğundan denizcilikle ilgili bir bakanlık istemiyordu.

1924 bütçesine Yavuz zırhlısının da aralarında olduğu eski gemilerin tamiri için ödenek konuldu ve Bahriye Vekâletinin kurulması gündeme geldi. Yeni bakanlığın kurulması ise İsmet Paşa Hükümeti’nin yerine kurulan Fethi Bey (Okyar) Hükümeti tarafından gerçekleştirildi. 

Bahriye Vekili olarak da İhsan Bey (Eryavuz) tayin edildi. İhsan Bey, askeri eğitimini topçu olarak tamamlamış ve Edirne’deki II. Ordu’da görev yapmıştı. Buradaki görevi esnasında İttihat ve Terakki’ye dahil olmuş, 31 Mart Olayı’nda da Hareket Ordusu’nda görev almıştı. 

Birinci Dünya Savaşı’nda çeşitli cephelerde savaşan İhsan Bey, 1919’da binbaşı rütbesiyle askerlikten emekli oldu ve İttihatçı arkadaşı Sapancalı Hakkı Bey’le birlikte ticaret yapmaya başladı. Ardından da Damat Ferit Paşa’ya suikast hazırladığı gerekçesiyle idama mahkûm edilince Ankara’ya geçti ve TBMM’de milletvekili oldu. 

İhsan Bey’in önemli bir görevi de Ankara İstiklal Mahkemesi başkanlığı oldu. İlk ve ikinci mecliste Cebelibereket milletvekilliği yapan İhsan Bey, iyi hitabeti nedeniyle dikkat çekmişti. İş Bankası’nın kurucu yönetim kurulu üyesi olması, M. Kemal Paşa’nın da takdirini kazandığını göstermektedir. Bu güvenin bir sonucu olarak da yeni rejimin ilk defa kurduğu Bahriye Vekâleti’nin başına tayin edilmişti. 

İHSAN BEY YÜCE DİVAN’DA

Bahriye Vekâleti belirlenen hedefler doğrultusunda yeni denizaltılar sipariş etmiş, eski gemileri havuza alarak tamirata girişmiş, Gölcük Tersanesi’ni geliştirmeye çalışmıştı. 

Birçok olumlu adımlara rağmen bakanlık uzun süreli olmadı. 1927 Ekim’inde meclis üçüncü dönemine başladı. Üçüncü defa cumhurbaşkanı seçilen M. Kemal Paşa da başbakan olarak yine İsmet Paşa’yı görevlendirdi. Bu hükümetin bakanlıkları içinde Bahriye Vekâleti’ne yer verilmedi ve 1928 Ocak’ında da çıkarılan kanunla bakanlık resmen kaldırıldı. 

Bakanlığın kaldırılmasına kadar giden süreçte Yavuz zırhlısının tamiriyle ilgili yolsuzluk iddiaları da etkili olmuştu. Bakanlığın kaldırılması sonrasında bu iddialar daha da yayıldı ve eski Bakan, Divan-ı Âli yani Yüce Divan’da yargılandı.

İhsan Bey’le ilgili iddialar, Eylül ayında İsmet Paşa tarafından M. Kemal Paşa’ya aktarılmıştı. İsmet Paşa, bakanın Yavuz’un havuza alınması işinde ilgili firmalardan rüşvet aldığını belirtmiş ve M. Kemal bu konuyu İhsan Bey’le görüşmüştü. 

1927 Aralık sonunda meclise bir önerge veren İsmet Paşa, İhsan Bey hakkında tahkikat açılması ve Yüce Divan’da yargılanması sürecinin başlatılmasını talep etti. Paşa, meclisteki oturumda da talebini tekrarladı.

İhsan Bey ise Yavuz’un havuza alınması sürecinin çok karmaşık olduğunu, tamiratın hızla bitmesi için sorumluluk aldığını ve suçsuz olduğunu söyleyerek hakkında soruşturma açılması talebini desteklediğini belirtti ve mecliste, oybirliği ile bir Tahkikat Komisyonu kurulması kararı alındı. 

Hukukçu ve gazeteci milletvekillerinden oluşan komisyon, İhsan Bey başta olmak üzere hakkında iddialar bulunan kişileri sorguladı. Komisyon, İhsan Bey’in dört konuda suistimal yaptığını tespit etti. Mecliste yapılan oylamada da eski bakanın dokunulmazlığı kaldırılarak Yüce Divan’a sevk edildi.

Ocak 1928’de Yüce Divan görevine başladı ve ilk olarak İhsan Bey’in ve onunla şirket kurdukları iddia edilen, Enver Paşa’nın eniştesi Ömer Nazım Bey’in tutuklanmasını istedi.

Yavuz’un havuzlanması için teklif süreci uzun sürmüş ve sonunda Alman firması havuz inşa, Fransız firması da tamirat işini almıştı. Havuz yapımı işi devam ederken Cumhuriyet gazetesinde övgüler yer alıyor ve son sistem bir havuz inşa edildiği belirtiliyordu. 

Yunus Nadi, daha sonra İsmet Paşa’nın yönlendirmesiyle olması muhtemel bir şekilde İhsan Bey’in usulsüzlük yaptığını iddia edecektir. Ayrıca gazetelerde İhsan Bey’in mal varlığına dair haberler yayınlanacaktır.

Yargılama sonunda İhsan Bey’in, Bakanlar Kurulu’nun onayını almadan pazarlık yapmak, görevini kötüye kullanmak ve rüşvet almaya teşebbüs suçlarından iki sene ağır hapsine, rütbe ve memuriyetten mahrumiyetine karar verildi. Sapancalı Hakkı da İhsan Bey’le beraber hareket etmek suçundan bir sene ağır hapis, rütbe ve memuriyetten men cezasıyla cezalandırıldı. 

Yargılamalar sırasında dokunulmazlığı kaldırılarak Yüce Divan’da yargılanan Bilecik mebusu Fikret Bey ve Ömer Nazmi ise dolandırıcılık ve nüfuzlarını kullanarak maddi menfaat elde etmek suçlarından dörder ay hapis ve para cezalarına çarptırıldılar. 

 YA DİĞERLERİ

Böylece cumhuriyet rejimi ilk defa bir bakanı Yüce Divan’a göndererek cezalandırılmasını sağlıyordu. Aslında bu dönemde yargılanan tek bakan İhsan Bey değildi. Aynı dönemde kaldırılan Ticaret Vekâleti’nin bakanı Ali Cenani Bey de gıda fiyatlarının yükselmesini önlemek için emrine verilen 500.000 liranın harcanmasındaki yolsuzluk iddiaları nedeniyle Yüce Divan’a sevk edildi. Yargılama sonucunda suçlu bulunan eski bakan, bir ay hapis ve 170.000 lira tazmin etmekle cezalandırıldı. 

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yolsuzluklar sadece bunlar değildi. O günlerin tanığı Falih Rıfkı Atay, hatıra ve gözlemlerini aktardığı “Çankaya” adlı eserinde çeşitli yolsuzluk, rüşvet ve irtikap örnekleri verir. 

Onun anlatımına göre; özellikle Ankara’nın imarında birçok spekülasyon yaşanmış, birçok kişi ileride satmak için arsa sahibi olmaya çalışmış, arsalar spekülasyoncuların eline geçmiş ve bu arsaları hükümet, devlet dairelerinin yapımı için bedelinin çok üstünde fiyatla satın almıştı. Atay, bu kişiler arasında Atatürk’ün yakın arkadaşlarının da olduğunu belirtir.

Atay, bu sayede birçok spekülatör ve arsa vurguncusunun zengin olduğunu, bu kişilerden birinin parasını Amerika’ya aktardığını ve ABD’ye gittiğinde bu kişinin bir başka “hırsız mühendisle” ortak şirket kurduğunu gördüğünü ifade etmektedir. Ona göre, İttihat ve Terakki devrinde suistimale ve Kuva-i Milliye çetelerinde vurgun ve yağmaya alışanlar, şimdi de Atatürk’ün yanında ve meclisteydiler. 

Çankaya’da yer alan bir başka hatıra da çok ilginçtir. M. Kemal Paşa, hiç sevmediği bir eski subayı Ankara’da görünce çok şaşırmış ve amacının komisyonculuk olduğunu öğrenince şöyle demişti: “Davanın bütün zahmetini biz çekeceğiz, parasını onlar mı kazanacaklar?”.

Falih Rıfkı, Paşa’yı, Hindistan Müslümanlarının İstiklal Harbi’ne yardım amacıyla gönderdiği para için de suçlar ve şöyle der: “… Mustafa Kemal el sürmemeli idi. Gerçi o sermaye hesabı hep ayrı tutulmuş, parti işleri için kullanılmış ve partiye bırakılmıştır. Ama Mustafa Kemal örnek olmalıydı”.

İşte yeni dönem böyle yolsuzluk, arsa vurgunculuğu, nüfuz ticareti ve rüşvetçilik gibi bir türlü önüne geçilemeyen problemlerle başladı ve ne yazık ki günümüze kadar da devam etti. 

Atay’ın tespitiyle çare olarak, vergiler sürekli artırıldı ve bütün yük milletin sırtına yüklendi. Atatürk ise “realist bir politikacı olduğundan yanında bulundurmayı faydalı saydıklarını feda etmemekle beraber, hükümette ve partide fazilet mücadelesi verenlerin gayretlerini hoş görüyordu”. 

Kaynaklar: A. Mehmetefendioğlu, C. N. Gürel, “Yavuz Havuz Davası”, Tarih Okulu, 2014, S. XIX; E. Afşar, Yolsuzluk ve Usulsüzlük Olaylarının Türk Siyasetine Etkileri, AÜ SBE Doktora Tezi, Erzurum, 2013; F. Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul, Cumhuriyet, 1999, C. IV; TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 3, C. 1, 24 Kanunuevvel 1927. 

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin