Cumhuriyet rejiminin tedip yöntemi olarak sürgün

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU 

Osmanlı döneminin sürgün uygulamaları Cumhuriyet dönemine de intikal etmiş ve hem şahıslar hem de kitleler bazında uygulanmıştır. Özellikle cumhuriyetin ilk yılları buna ait pek çok örnekle doludur.

Cumhuriyet rejimi de sürgünü bir tedip yöntemi olarak görmüştür. Sürgünle bir taraftan şahıslar “itaatkâr vatandaşlar” olmaya zorlanıp halka gözdağı verilirken kitlesel sürgünlerle de Osmanlı döneminde olduğu gibi “etnisite mühendisliği” devam etmiştir.

YENİ REJİM KURULURKEN

“Tedip (te’dib)” kelimesi TDK Sözlük’te “uslandırma, yola getirme, terbiye etme” olarak tanımlanmaktadır. Cumhuriyet dönemi boyunca devam eden sürgünleri en iyi ifade eden kelime “tedip” ifadesidir.

Yeni rejimin kişiler indeksli ilk sürgün uygulaması olarak “Yüzellilikler” gösterilebilir. Lozan Antlaşması ile Ankara Hükümeti’nin genel af ilan etmesi kararlaştırılmış ve sadece “150 kişilik” bir liste yaparak bu kişileri yurtdışına gönderme imkânı sağlanmıştı. Yeni rejim de “tehlikeli” gördüğü veya İstiklal Harbi sırasında ihanet ettiğini düşündüğü kişileri yargılamak yerine savunma hakkı bile vermeden sürgüne göndermeyi tercih etmiştir.

Liste incelendiğinde, listede bulunma ihtimali olmayan kişilerin de yer aldığı görülmektedir. TBMM zabıtlarına göre her milletvekili kin duyduğu kişileri dahil etmek için uğraşmış, Yusuf Akçura’nın “önce kriterlerin belirlenmesi” teklifi, zaten bu kişilerin vatan haini olduğu” gerekçesiyle reddedilmiştir. Bu kişiler 1927’de vatandaşlıktan çıkarılmış ve mallarına el konulmuştur.

Liste kapsamında “Mülkiye ve Askeriye”, “Sevr Antlaşması’nı imzalayan heyet”, “Polisler”, “Çerkez Ethem ve avenesi”, “Gazeteciler”, “Çerkez Kongresi’ne Katılanlar” gibi gruplar oluşturulmuş ve kişiler buna göre belirlenmişti. Ayrıca “Diğer Şahıslar” adı altında Anzavur isyanına katıldıkları gerekçesiyle Gönen ve Manyas köylerinden Çerkezler sürgüne gönderilmiştir. TBMM Hükümeti’ne karşı asıl muhalefeti İstanbul Hükümeti yaptığı halde, Yüzelliliklerin çoğunluğunu seksen altı kişiyle Çerkezlerin oluşturması çok tuhaf bir durumdur.

Yeni rejimin diğer sürgün uygulaması, Halifeliğin kaldırılmasıyla Osmanoğulları hanedanının yurt dışına çıkarılması oldu. 3 Mart 1924’te kabul edilen kanunla hanedanın kadın ve erkek mensupları hatta damatlar sınır dışı edildiler. Emniyet kayıtlarına göre sayıları 258 olan sürgün hanedan üyelerinden kadınlar 1952’de, erkekler de 1974’te Türkiye’ye dönebildiler. 

GÖNEN-MANYAS ÇERKEZ SÜRGÜNÜ

Yeni rejimin hışmına uğrayan ilk etnik grup ise Çerkezler oldu. Kuzey Kafkasya’nın otokton (autochtone-yerli) halklarından olan Çerkezler, Rus ilerleyişiyle birlikte Osmanlı topraklarına sığınmışlar ve Osmanlı iskân politikasının bir sonucu olarak ülkenin çok değişik yerlerine dağıtılmışlardı.

Osmanlı Devleti’nde ordu ve bürokrasi alanında öne çıkan Çerkezler, devlet tarafından bir taraftan gayrimüslim nüfusu dengeleme unsuru olarak görülürken diğer taraftan da bu unsurlara karşı hızla seferber edilecek güçler olarak düşünülmüştü.

Çerkezlerin yerleştiği yerler arasında Gönen ve Manyas da yer alıyordu. Bu bölgede yaşayan Çerkezlerin sürgün kararı, Büyük Taarruz ile Yunanlıların bölgeyi terk etmelerini müteakip 1922 Aralık’ında alındı. İlk önce Manyas’ın Mürüvvetler köyü halkı sürüldü, sonra da on üç köy öküz arabalarıyla jandarma eşliğinde sürgüne gönderildi  

Gönen ve Manyas köylerinden sürülen halkın sayısı 3,750 olarak tahmin edilmektedir. İlk gruplar Kayseri, Niğde, Malatya ve Van’a sürülmüşlerdi. Köylülerin sadece bir kağnı arabasını geçmeyecek kadar eşya almalarına izin verilmiş ve bu durum mallarını “bir bardak su pahasına” elden çıkarmalarına yol açmıştı.

Asıl ilginç olan sürgünün nedenlerinin açık bir şekilde belirtilmemesidir. En kuvvetli gerekçe, Yunan tarafına geçen Çerkez çetelerinin bu bölge halkıyla bağlarını koparmak ve Çerkezlerin isyanını önlemektir. Asıl nedenin ise Çerkezlerin bir kısmının Anzavur isyanına katılmasından dolayı onları tedip etmek olduğu anlaşılmaktadır.

Böylece yeni rejim daha ilk yıllarında “öteki” olarak gördüğü gruplara karşı takip edeceği politikaların örneklerini vermiş ve Çerkezlerin cumhuriyetin “makbul vatandaşları” olmaları yolunda önemli bir adım atmıştır.

MÜBADELEDEN TRAKYA OLAYLARINA

Cumhuriyet rejiminin kuşkusuz İttihatçılardan devraldığı ve başarıyla uyguladığı etnisite mühendisliğinin en önemli örneği, Lozan Barış Antlaşması’nda yer alan mübadele kararıdır. Buna göre Batı Trakya Müslümanları hariç Yunanistan’daki Müslüman ahaliyle İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada Rumları hariç Türkiye’deki Rumlar karşılıklı olarak yer değiştirmiştir.

Bunun sonucunda Yunanistan’dan yaklaşık 500 bin Müslüman Türkiye’ye gelirken 1 milyon 200 bin Hıristiyan Rum Yunanistan’a gönderilmiştir. “Mübadele” din esaslı olarak yapılmış, Gagavuz ve Karaman Türkleri de Ortodoks olduklarından Yunanistan’a gönderilmişlerdir.

Bu kapsamda Yunanistan’dan da Bulgarca ve Makedonca konuşan Pomaklar ve kendi dillerini konuşan Arnavutlar, “Müslüman” olmaları nedeniyle Türkiye’ye gönderildiler.  

Böylece Cumhuriyet rejimi Türkçülük politikası çerçevesinde asimile edemeyeceğini düşündüğü Hıristiyan grupları, Türk kökenli olmalarına rağmen Yunanistan’a göndermeyi tercih etmişti. Bu amaç doğrultusunda önemli aşamalardan birisini de 1934 yılında yaşanan Trakya Olayları oluşturmuştur.

Olaylar bölgede bir “Umumi Müfettişlik” kurulması ve bu göreve atanan İbrahim Tali Bey’in bölge valilerine verdiği “Yahudilerle ilgili” talimatlardan sonra Müfettişlik bölgesindeki Çanakkale’de Yahudilerin darp edilmesi ve evlerinin yağmalamasıyla başlamıştı. Nihal Atsız ve Cevat Rıfat Atilhan da yazılarıyla Yahudi karşıtlığının hızla tırmanmasını sağlamışlardı.

Olaylar Edirne ve Kırklareli’ye yayılmış, büyük bir yağma yaşanmış ve Museviler Trakya’yı terk ederek İstanbul’a göç etmek zorunda kalmışlardı. Böylece Umumi Müfettiş’in “işin sıkıntısız bir şekilde halledilmesi” isteği yerine getirilmişti. Bu hadise, Yahudilerin kendilerini güvende hissetmemeleri nedeniyle İstanbul’dan Filistin’e ilk büyük Yahudi göçünün gerçekleşmesine yol açmıştır.

DERSİM SÜRGÜNLERİ

Osmanlı döneminde olduğu gibi genç cumhuriyetin yönetimi de Dersim’le ilgili çalışmalar yapmış ve çeşitli raporlar hazırlatmıştı. Bu raporlarda büyük bir kafa karışıklığı göze çarpmaktaydı.

Bölge halkı General Abdullah Alpdoğan tarafından “sanki Türkmüş gibi yaşayan Ermeni” olarak tanımlanırken Fevzi Çakmak’ın da aralarında bulunduğu kişiler “Kürtleşmiş Türk” olarak değerlendirmişlerdi. Jandarma Genel Komutanlığı ise Dersimlileri “Horasanlı Türk ya da Zazaca konuşan Türk” olarak görmekteydi.

Raporların vardığı sonuç, “bölgenin Türklüğe yeniden kazandırılması” olmuş ve bölgede önce valiye geniş yetkiler verilmiş, ardından Atatürk ve Fevzi Çakmak’ın da katılımıyla toplanan Bakanlar Kurulu’nda “tenkil harekâtı” yapılması kararlaştırılmıştı. Askerî harekâtla bölgede “otorite” sağlanmış ve harekata karşı çıkan sınırlı sayıda aşiret önde gelenleri, Seyit Rıza başta olmak üzere idam edilmişlerdir.

2009’da dönemin başbakanının açıkladığı rakamlara göre tenkil sırasında 13,806 kişi öldürülmüştü. Ancak silahlı tediple yetinilmemiş ve Dersim halkından 11,683 kişi Batı vilayetlerine sürgüne gönderilmiştir. Bunların resmi rakamlar olduğu düşünüldüğünde gerçek rakamlar çok daha fazladır.

“Sürgün” bir devlet politikası olarak günümüze kadar devam etmiştir. 6-7 Eylül Olayları ile hedef alınan Rumlardan, Yunan pasaportuna sahip olanlar 1964 yılında yanlarına “20 dolar ve 20 kilogramı aşmayacak bavulla” Yunanistan’a gönderilerek sürgünün bir başka çeşidi uygulamaya konulmuştur.

Devletin Kürt sorununda başvurduğu yöntemlerden birisi de yine sürgün olmuş ve 1990’larda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da önemli sayıda Kürt köylerinin boşaltılması tercih edilmiştir. Bu örnekler, sürgünün “rejim politikası” olarak benimsendiğini ve bir çözüm yolu olarak görüldüğünü göstermektedir.

En acı olansa sürgünlerle insanların dramatik bir şekilde yerlerinden yurtlarından uzaklaşmak zorunda kalmalarıdır. Bunca travmaya rağmen iktidarlar değişse de bu acılarla yüzleşmekten ısrarla kaçınılması ve muhafazakâr iktidarların da aynı yöntemi benimsemeleri, Türk idare yapısının “insana” karşı bakışını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

***

Kaynaklar: E. A. Göker, “Erken Cumhuriyet Döneminde Demografik Mühendislik ve Devlet İnşa Pratikleri: Gönen Manyas Çerkez Sürgünü’, Mülkiye Dergisi, S. 43; R. N. Bali, “Yeni Bilgiler ve Trakya Olayları I, II”, Tarih ve Toplum, 1999, S. 186-187; Z. Toprak, “1934 Trakya Olaylarında Hükûmetin ve CHF’nin Sorumluluğu”, Toplumsal Tarih, 1996, S. 34; B. Acar, “Cesaret Et, Hatırla! 1938 Dersim 1938 Tertilesi”, SBF Dergisi, C. 68, 2013, S. 3.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin