Çölde bir nilüfer çiçeği [Harun Tokak-Hac Hatıraları-2]

Bu kutlu yolculukta bambaşka bir âlemin sahillerinde, farklı bir dünyaya doğru yol aldığımızın farkınızdayız.

Tavafın her şavtında Rabbimizin azametini farklı dillerle ilan etmek istiyoruz. Kendimize göre bir sistem geliştiriyoruz. Birinci şavtta istiğfar, ikincide tekbir, üçüncü ve dördüncüyü tesbih, hamd ve senâ ile süslüyor, beşinci ve altıncı da âlem-i İslam ve ülkemiz için dua ediyor, yedinci şavtı tefekkürle tamamlıyoruz..

Tavafa başladığımız yerden yörüngeden çıkıyoruz. Üstümüz başımız sırılsıklam. Bir ışık sağanağından çıkmış gibiyiz. Makam-ı İbrahim’e yakın bir yerde ikişer rekât namaz kıldıktan sonra biraz dinlenmek için Kâbe’nin beyaz mermer merdivenlerine oturuyoruz. Bu saatlerde seyri doyumsuz Kâbe’nin.

Kimi bir köşede oturmuş Kur’an okuyor, kimi huşu içinde namaz kılıyor, kimi de ellerini Yaradan’a açmış dua ediyor. Burada kılınan namazların, dünyanın başka mescitlerinde kılınan namazdan yüz bin kat daha sevaplı olduğunun bilincindeler.

Burada gece, Kâbe’nin güneşiyle aydınlanan başka bir gündüz.

Derken, Kâbe minarelerinden sabah ezanları kanatlanmaya başlıyor.

Kâbe’nin etrafında coşkun akan nurlu nehir, ansızın don tutmuş sular gibi olduğu yere mıhlanıyor ve herkes Kâbe’ye yöneliyor.

Binlerce insan Kâbe’ye dönüyor, Allah’a yöneliyor. Victor Hugo’nun dediği gibi, küçük sonsuzlar, Büyük Sonsuz’un huzurunda duruyor, hem de O’nun evinde. Düz saflar halinde değil, dalga dalga büyüyen daireler halinde.

Az sonra askerlerin arasında, beyaz entarisi üzerine giydiği sırmalı siyah cübbesiyle Kâbe imamı görünüyor. Askerler safları yara yara imamı en öne geçiriyorlar.

Eller göğüslere bağlanıyor ve sihirli bir ses, tatlı bir su şırıltısı gibi yüreklere dolmaya başlıyor. Südeysi Fatiha okuyor. Üzerimizde binlerce güvercin uçuşuyor.  Sanki insanların ara verdiği tavafı onlar sürdürüyor. Namaz biter bitmez, kapakları açılmış baraj suları gibi, bir anda yine coşkunca akmaya başlıyor kalabalıklar.

Biz yine beyaz mermer merdivenlerde Kâbe’nin seyrine dalıyoruz. İstiyoruz ki biz onun ihtişamını seyrederken o da bize bir şeyler fısıldasın. Yüreğimizin kulağını Kâbe’nin hakikatli diline dayıyoruz. Evet, Kâbe ona kulak veren her müminle konuştuğu gibi bizimle de konuşmaya başlıyor:

“Ben Kâbe…

Benim planım, gökler ötesi âlemlerde çizildi.

Hazreti Âdem ile Havva Arafat’ta buluştuktan sonra el ele tutuşarak beraberce geldiler bana doğru. Hakikatim var, ama henüz suretim yoktu.

O zaman burası uçsuz bucaksız çöldü. Hazreti Âdem, Rabbine ibadet etmek istedi. Cennette iken, etrafında tavaf ederek ibadet ettiği nurdan sütuna kavuşmaktı muradı.

Yeryüzünde henüz, harcın, taşın, tuğlanın bilinmediği bir dönemdi. Cebrail aleyhisselam neyi nasıl tarif ediyorsa Hazreti Âdem öyle yapıyordu.

Önce temel kazıldı. Kazma işi bittiğinde durulardan duru, Allah’ın Peygamberi temellerimi kendi elleri ile attı. Meleklerin sürekli tavaf ettiği yedinci kat semadaki Beytü’l Mamur’un izdüşümünde taş taş yükselmeye, cisme bürünmeye başladım. Hazreti Âdem duvarlarımı örüyor, Hazreti Havva da ona yardımcı oluyordu.

“RAHMETİNDEN SÜRGÜN ETME ALLAH’IM”

Çölde, bir nilüfer çiçeği gibi açmaya başladım. Yeryüzünün ilk insanları yeryüzünün ilk binasını inşa ediyordu. Tamamlandığımda, Hazreti Âdem ile Hazreti Havva etrafımda dönerek beni tavaf etmeye başladılar. Tavaftan sonra duaya durdular:

“Bizi cennetinden sürgün ettin, rahmetinden sürgün etme Allah’ım!”

Aslında hakikatim hep buradaydı da, o hakikatin nerede olduğunu gösterecek bir bayrak direği yoktu. İnsan yeryüzüne gönderilince o işaretin konma vakti geldi. Öyle ki, bir gün melekler Hazreti Âdem’le karşılaştıklarında “Sen var edilmeden evvel bizler çok kereler Kâbe’yi tavaf ettik!” diyeceklerdi.

Bugün Müslümanlar dünyanın her yanından bana doğru dönerek namaz kılıyorlar. Hem de kesintisiz, her an!

Namaz vakitleri doğudan batıya doğru güneşin seyrine göre ilerler. Dolayısıyla dünyanın her yerinde dairevi olarak kesintisiz namaz kılınır. Biri bitirirken diğeri başlar. Eğer bu harekete uzaydan bakma şansınız olsa, dünya yüzünde aralıksız namaz kılındığını görürsünüz.

Hakikatim yedinci kat semaya kadar göklerin her katına uzanır. Semada melekler, arzın katmanlarında ise cinler beni tavaf eder.

Beytü’l Mamur yedinci kat semanın kıblesi, ben de yeryüzünün kıblesiyim. Ben sizin bildiğiniz âlemin merkeziyim, Beytü’l Mamur ise makro kozmosun merkezi. Aynı hakikatin iki ucu, Tevhidin iki ayrı yüzüyüz.

Yeryüzündeki bu sürekli tavaf, arzın merkezinden yedinci kat semaya kadar, her kat semada biraz daha genişleyen daireler halinde devam eder. Yedinci kat semada, Beytü’l Mamur etrafında en büyük dairevi dönüş gerçekleşir.

Benim etrafımda tavaf edenler yedinci kat göklerdeki tavafa da katılmış olurlar.

Zerreden küreye, küreden Arş’a kadar uzanan bir dönüştür bu.

ARAFAT: MAĞFİRETİN MEKÂNI

Umreden sonra çıkardığımız ihramlarımızı Zilhiccenin sekizinci günü yeniden giyiyoruz. Mekke sokakları insan seli… Mekke Arafat’a akıyor.

Hac, Kâbe’yi terk etmekle başlıyor. Kâbe Allah’ın evi, Arafat ise evin sahibine yolculuk.

İlk durak Mina…

Arife güneşi karşı dağların ardından göründüğünde milyonlar, Mina’dan, marifetin beşiği Arafat’a akmaya başlıyor.

Arafat kaybettiklerimizi bulma yeri.

Hiç bitmeyen yolculuk…

“Hiç bitmeyen yolculuk” diyorum, çünkü bu yolculuk Allah’a. Allah’a doğru yapılan yolculuk, ‘sonsuzluk’ demek. Mutlak güzelliğe, mutlak ilme, mutlak kudrete, mutlak kemale hareket. Kesintisiz, sonsuz bir hareket…

Her adımımda bir peygamberin ayak izine basıyor olmalıyım. Mahşerde işte böyle yürünür düşüncesiyle, yalın ayak, baş açık yola düşenlerle dolu yollar.

Arafat ovası, kendisine akan nehirlerle her an biraz daha dolan nurlu bir deniz gibi gittikçe kabarıyor.

Arafat ovasını boydan boya geçerek Hasan Abdullahlarla birlikte Arafat Dağı’na tırmanıyoruz.

Rahmet dağı denilen bu mekân, ümidin bütün renklerini bağrında saklayan küçük bir tepecikten ibaret.

Hak rahmetinin sağanak sağanak yağdığı bir yer burası. Ova, bütün ihtişamı ile gözlerimizin önünde. “Bütün ihtişamı” ile diyorum, ama aslında Arafat sade bir düzlükten ibaret. Onu muhteşem hale getiren şey, milyonlarca müminin aynı anda ve aynı niyetle burada toplanması.

Dün evinde, köyünde olanlar bugün, Allah’ın misafiri.
Hakk’ın Habibi’nin “Hac Arafat’tır” dediği mekân burası. Her mümin cennetini yitirmiş bir Âdem.

Güllerin Efendisi burada mağfirete eren kişiyi tasvir ederken, “Anasından doğduğu günkü gibi olur” diyor.

IŞIKLAR SANKİ KUMLARDAN FIŞKIRIYOR

Arafat ovasına apaydın bir gün vuruyor. Işıklar sanki kumlardan fışkırıyor. Hiç bitmesini istemediği en tatlı rüyasında herkes… Varlıklar kendi sükûnuna çekilirken müminler burada tepeden tırnağa ses.

“Lebbeyk Allahümme lebbeyk! (Buyur Allah’ım! Ben geldim Allah’ım!) haykırışları ovayı inletiyor.

Arafat’ı dolduran bu sesler, hacılık makamına erişmiş müminleri, bir ömür boyu takip edecek ve onların gönlünü her daim durulardan duru hale getirecek.

Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar, beyaz ihramlar içinde, başları açık bir halde, o kaçınılmaz günü düşünüyorlar. Yüzleri endişeli. Hesaba çekilmeden evvel nefislerini hesaba çekiyor, günahlarını dergâh-ı İlahi’de itiraf ediyorlar.

Peygamberimizin Veda haccında öğle ve ikindi namazlarını cem ettiği Nemire Mescidi bizi selamlarken, Mina ve Müzdelife de sadakat postuna bürünmüş iki derviş gibi uzaklardan bizi gözlüyor.

Bütün varlıkların, dünyanın yaratılışı öncesi sessizliğine büründüğü bir anda Arafat ovası bizimle konuşmaya başlıyor:

“Dünyada henüz ateş yanmıyor, bacalar tütmüyordu. Sırtı süvarisiz soylu atlar oradan oraya başıboş koşuyor, gözleri sürmeli ceylanlar üzerimde sekiyordu.

Yer altından akan suların uğultusunu duyuyor, serinliğini tenimde hissediyordum.

Dünya tastamam dayalı döşeli idi, ama hep bir şeyler eksik gibiydi.

Bu akıp giden sulara, her mevsim doğum sancıları içinde kıvranan toprağa, etrafına nefis kokular saçan çiçeklere, başıboş koşturan atlara eşlik eden birileri olmalı değil miydi?

Yıllar böylece geçti.

Derken güneşin ışıklarının yeryüzüne diklemesine indiği bir gün, ufukta bir hareketlilik oldu.

Bir kadın geliyordu. Gelenin güzelliği birden bütün ovayı, obayı, dağı, taşı doldurdu. Daha önce böyle bir güzel görmemişti gözlerim. Cennetten inmişe, Cemal’i görmüşe benziyordu. Bilcümle canlılar dikkat kesildiler.

Yaz güneşinin altında, sükûnetin duasında, bir duruyor, bir yürüyordu. Sanki bir yitiğini arıyordu, ya da yitmiş birisiydi.

Genç ve güzeldi.

Bu yerlerin yabancısı olduğu her halinden belliydi.

Rahmet Tepesi’ne kadar geldi, sırtını tepenin yamacına yasladı.

İçime bir sevinç doldu, dalga dalga bütün zerrelerime yayıldı.

O zamanlar burası, bağları, bahçeleri ve ormanları ile her tondan yeşilin saltanatını sürdüğü, su şırıltılarının duyulduğu, aşk ve bahar kokan bir yerdi.

Yaz güneşinin sıcaklığında bir ağacın altına oturdu ve gözlerini uyur gibi yumdu.

Kulaklarına dolan sesleri dinlemeye daldı.

Sonra ellerini açtı:

“Ey Âlemlerin Rabbi, ey benim Rabbim, ister sürgün et, ister kov, gönder bahçenden. Ama beni Senden gönderme. Cennetinden düşürürken, gözünden de düşürme. Kendi rızan için, benden vazgeçme.” (Nazan Bekiroğlu’nun Lâ isimli romanından.)

Beni Âdem’le buluştur.”

Böylece adının Havva, yitiğinin Âdem olduğunu anladım. Sesi ağlamaklı ezgiler gibiydi. Kendisini koca âlemde yapayalnız hissediyordu. Yaşlar süzülüyordu yanaklarından. Neden sonra kendi hıçkırıklarından yoruldu. Ağlamanın sonu yoktu.

Sustu…

Derken güneş, çöl ufkunda kayboldu. Karanlık inmişti. Börtü böcek ötmeye, vahşi hayvanlar ulumaya başladı. Havva yalnızdı, garipti, kimsesizdi. Gece ürperticiydi. Havva’nın cennette hiç gece görmediği belliydi.

Önündeki düzlüğe baktı. Dağlara, çekilip giden buluta baktı. Mehtap beliriverdi aniden gözlerinin önünde. Güneş kadar aydınlatmıyordu ama olsun, gecenin lambasıydı.

Âdem’i düşünüyordu. “Şimdi nerelerdedir, bir başına ne yapıyordur?”

Tepeden tırnağa hasret, tepeden tırnağa pişmanlıktı.

EY RABBİM! BENİ SENDEN SÜRGÜN ETME

Gökler sessizdi, ama o tepeden tırnağa sesti.

Kalplerin sahibine seslendi:

“Ey Rabbim! Beni cennetinden sürgün ettin, senden sürgün etme…

Cennetinden düşürdün, gözünden düşürme!”

Cennette mutlu bir hayatı varmış Havva’nın. Hazreti Âdem’le yaşayıp gidiyorlarmış.

Serapa güzellikler diyarı imiş cennet. Yayılıp uzanmış gölgeleri, gök zümrütleri, kızıl yakutları, köpük köpük akıp giden süt ve bal ırmakları, maîn şarabı ile dolu testileri, sürahileri, kadehleri…

Salkımlar, salkımlardan dökülen parıltıları…

Etraflarında koşuşturan hurileri, gılmanları…

YASAK AĞAÇ

Yasak ağaç, büyülü uykular kadar tatlıymış. Ebedilik vaadi onları yanıltmış. Bir güzellik yanılgısına kapılmış, sürçmüş ama düşmemişler.

Havva üzerime uzandı. Dünyada benden mutlusu yoktu. Ben toprak ana, o da insanoğlunun anası olma yolunda…  İlk defa üzerine bir ağırlık çöktü, yavaş yavaş kapandı gözleri.

Bir Arafat sabahına uyandığında güneşi gördü güzel gözleri. Kendisi için barınacak bir çardak kurdu, etrafını sarmaşıklarla çevirdi. Havva’nın günleri dua ve niyazla geçiyordu. Dinmek bilmeyen yağmurlar gibi akıyordu gözyaşları.

Benim içim içime sığmıyordu.

Günler sanki büyük bir bayrama doğru akıyordu. Hazreti Havva kuşlarla, ceylanlarla arkadaş oldu. Artık hiçbir hayvan ondan kaçmıyordu. Yeni komşularına çabuk alıştı.

“Allah’ım! Bizi birbirimize kavuştur, bizi affet!”  diye dua ediyordu. Gözleri hep ufuklardaydı. Bir elini gözlerine siper ederek uzakları gözlüyordu.

Günler geceler boyunca ağladı Hazreti Havva. Akıttığı her damla gözyaşı Âdem’i ona yaklaştıran bir adımdı.

Aylardan yine Zilhicce, günlerden Pazartesi’ydi. Havva bir ağaç gövdesine yaslanmış, yüzünü bahar güneşine çevirmiş, öylece duruyordu. Gözleri kapalıydı. Cenneti özlüyor olmalıydı. Derken ufukta bir hareketlilik fark edildi.

Âdem olabilir miydi? Âdem olsundu. Âdem’di.

Buluştular…

Bu onların dünya gözüyle birbirlerini ilk defa görüşleriydi. Cennetten sökülen iki fidan benim bağrımda dünya toprağına kök saldılar. Dünya sabahında sular aydınlandı.

Ben, yolların kavuştuğu, ırmakların buluştuğu yer oldum. Cennette yarım kalan rüya tamamlandı.

O günden sonra tüm müminlerin cennet rüyaları benimle tamamlanacaktı. Hazreti Âdem insanlığa baba, Hazreti Havva ana oldu. Yeryüzü misafirlerine, muhataplarına kavuştu.

Âdem ile Havva el ele tutuşarak Müzdelife ’ye doğru bir sevinç dalgası gibi akıp gittiler.

Yarın: 3. Bölüm, ARAFAT’TAN MÜZDELİFE‘YE DOĞRU

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin