Cezaevindeki Muaz bebeğin babası: ‘Oğlum beni tanımadı; o an kollarım yana düştü’

15 Temmuz sonrası cezaevlerine giren yüzlerce bebekten biri olan Muaz Bebek, 9 aydır Mersin Tarsus Cezaevinde tutsak durumda.

Annesi Nurhan Erdal Bahadır ile birlikte 11 aylık iken cezaevine giren Muaz bebeğin babası Levent Bahadır, geçen hafta yaptığı açık görüşte yaşadıklarını kaleme aldı. Son 8 ayda, oğlu ve eşini 4 kez ziyaret edebildiğini söyleyen baba Bahadır, “Oğlum beni tanımadı, o an kollarım yana düştü” dedi.

Bold Medya’dan Sevinç Özarslan, baba Levent Bahadır’ın görüş gününü anlattığı yazısını yayınladı. İşte o mektup;

“Gâh hüzünlü geçen, gâh neşe içinde geçen bir açık görüşün ardından yazıyorum bu satırları.

İşlerim bittikten sonra, bedenimi ittire ittire yazı masama getiriyorum. Çünkü ruhum hâlâ Tarsus’ta, Ali Fakı (cezaevinin bulunduğu yerleşke) dolaylarında dolaşıyor…

15 Ağustos 2019’da yola çıktım. Bulunduğum şehirden Mersin’e varmak otobüsle çok zor. Bu nedenle uçak yolculuğunu tercih etmek zorundayım. Ama biliyorum ki birçok aile otobüslerle gece yarıları gidiyor görüşlere. Sabah saatlerine indim Adana’ya.

İner inmez boğucu bir sıcaklık karşılıyor bizi. Havanın ne kadar çok sıcak olduğu şikayetleri arasında iniyorum merdivenden.

‘Tarsus’ta bulunan 90 bebek bu sıcakta ne yapıyor’

Ya cezaevindekiler ne yapıyorlardır acaba? diye geçirdim içimden. Bu sıcakta nereye kaçıyorlardır? Ya çocuklar, ya bebekler, ya Muâz’ım, Tarsus’ta bulunan toplam 90 bebek ne yapıyor acaba bu sıcakta? dedim.

Betonun hapsettiği o sıcaklık akşama kadar sürer cezaevlerinde…

Hâlet-i ruhiyem bitap bir hâlde, bu düşüncelerle indim yolcu merdiveninden. Valizimi banttan aldıktan sonra hemen Tarsus’a doğru yola çıktım.

Pırıl pırıl bir güneş var… Yolun her iki tarafından akan dağ çiçeklerine takılıyor gözüm. Biraz daha gidince uçsuz bucaksız lahana tarlaları karşılıyor beni. Omuzunda lahana taşıyan işçiler…

Mütemadiyen uzanan tarlalarda birbirini neşe içinde kovalayan çocuklar… Müdanasızca uçan kuşları seyre dalıyorum. Hava bir açıyor, bir kapanıyor. Sanki havada güneşle bulutların saklambaç oyunu var.

Tagor düşüyor, aklıma. Şehre vardığımda öğlen saatleri olmuştu. Önce kalmak için bir pansiyon buldum kendime. Görüş günümüz bir sonraki gündü. 16 Ağustos 2016, saat 10.30. O saatler geçmek bilmiyor.

8 ayda dört kez ziyaret edebildim 

Vuslatımızın nihayete ereceği saatler geldi çattı. Sabah olunca Ali Fakı dolmuşlarıyla cezaevi yerleşkesinin olduğu bölgeye doğru yola çıktım. 45 dakika sürüyor bu yolculuk.

Eşimi ve oğlumu görmek için bu dördüncü ziyaretim. Çalıştığım firmanın çalışma koşulları nedeniyle ancak bu kadar izin alabiliyorum. Dolmuşta yaklaşık 10-15 kişiydik. Bayram sonrası olduğu için çok yoğun değildi ziyaretçi sayısı.

Güvenlik kontrol aşamalarından tek tek geçerek heyecanla açık görüş salonunda beklemeye başlıyorum.

Açık görüş salonunun pencerelerine yapıştırılan tabiat manzaralı resimlere acı bir tebessümle bakıyorum.

Bekleyen herkesin içi kıpır kıpır… Buğulu gözlerimiz içeriye heyecanla girecekleri o an da… Derken… Eşimle, oğlum içeriye girdiler.

Maşaallah! Barekallah!

Şirinliğin başkenti

Aman Allah’ım! Şirinliğin başkenti!.. Oğlumun ne diş çıkarma dönemine ne de emekleme macerasına şahitlik ediyorum.

Ne kadar da çabuk büyüyor kerata!.. Davranıp kucağıma alayım derken, ağlayarak annesinin koynuna iyice sokuluyor, Muâz’ım. Eşim, elindeki şekeri göstererek: “Bu şekere bayılıyor! Oturalım. Biraz aşina olsun sana. Bir kez daha deneriz.” dedi.

Kollarım iki yanıma düşüyor. Bir kez daha, bir kez daha bitap düşüyoruz. Eşimin gözleri nemleniyor… İstemsizce oturuyor sandalyeye… O anda birinin ayakta durması gerekiyordu. Bazen o yapıyor bunu… Bazen de ben… Bitap düşmüş ruhumu zor da olsa yerden kaldırıyorum. “Az kaldı!..” diyorum. ‘Az kaldı!..”

Atlatacağız hepsini, inşâllah!” diyorum. Eşim, mütebessim bir çehreyle; sanki Stefan Zweig’e nazire yapıyor. “Çünkü sadece paramparça olan bilir tamamlamanın özlemini.” diyor, Zweig.

Patiska gibi beyaz elleriyle… 

O kavuşmalar, ağlamalar, hasretler çocukların anne babalarına yapışması… Görüş salonu nasıl anlatayım bilmiyorum. Her köşede bir hikaye ve yıkık bir dünya vardı.

Küçük Yusuf’cuğum şekeri benim elimden değil, annesinin elinden alıyor ama teşekkür mahiyetinde de bol bol öptürüyor kendini…

Patiska gibi beyaz elleriyle elimi tutuyor. Eskisi gibi, “Muaz, oğlum!” diyorum. Dikkat kesiliyor. Ve kocaman bir gülümsemeyle mukabele ediyor bana. Kuvve-i hayâlim donduruyor o eşsiz lahzayı…

Oğluma gelirken söylediğim şiiri;

Tagor’u fısıldıyorum kulağına.

“Çeltik tarlasında güneşle bulutların saklambaç oyunu var bu kez /

Mavi gökte ak buluttan sallar/

Girmesek bugün evden içeri…/

Boş versek göğü bugünde/

Rüzgarla gülüşler koşuyor./

Boş versek işi gücü…”

O gün, öyle yaptık bizde.

Sonra, Muaz’ımın cennetten tebellür eden gülüşü geldi.

HABERİN DEVAMI İÇİN TIKLAYIN

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin