Cemaat Oryantalizmi: “Demokrasi bir bilgi değil, bir deneyimdir; yaşayarak öğreneceğiz”

Kronos News yazarı Cem Kuleli, özellikle son 3 yılda Hizmet Hareketi’ne yönelik ‘haksızlığın ve ötekileştirmenin’ ünlü edebiyat profesörü ve aktivist Edward Said’in “Oryantalizm” tanımına uyduğunu söyledi.

Kuleli, “‘Cemaat Oryantalizmi’ diye tanımlanabilecek bir olguyu her gün deneyimliyoruz. Kesintisiz algı ve imaj bombardımanıyla belli bir inanç grubu gizemli, kuşku uyandıran, çağdışı bir kült gibi sunuluyor. Gönüllüleri ya tehlikeli ve esrarengiz kişiler ya da kurtarılması gereken beyni yıkanmış zavallılar diye zihinlere işleniyor. Bu sunuş biçimi aslında tastamam Edward Said’in “Oryantalizm” tanımına uyuyor. Gelgelelim, Oryantalist söylemin taşıyıcısı olan iktidar aygıtlarının yanında -farkında olarak ya da olmadan- bu söylemi meşrulaştıran bir kesim de var..” ifadesini kullandı.

Kuleli isim vermeden Can Dündar’ın Gökhan Açıkkollu’nun işkence altında ölümünü belgeleyen görüntüler üzerine yaptığı, “İşte devran döndü: Bugün biz, düne kadar zalimle kolkola bize eziyet edenlerin insanca muamele görme hakkını savunuyoruz. Yarın da öyle olacak: Bugünün kudretlileri, yarattıkları vicdansızlık çölünde bu günahlarının hesabını verirken,adil yargılansınlar diyen yine bizler olacağız.” açıklamalarını kritize etti.

Kuleli, “Mağdurları savunmayı bir lütuf olarak gören bakıştan kurtulmadıkça ülkeye demokrasi gelmeyecek. Demokrasi bir bilgi değil, bir deneyimdir—yaşayarak öğreneceğiz. Unutmamalı: ‘Biz’ ve ‘onlar’ söyleminde açığa vurulan düşmanlık, faşizmin yoluna döşenen ilk taştır.” dedi.

İşte Cem Kuleli’nin Knonos News’te yer alın yazısı;

Cemaat Oryantalizmi

Son üç yıldır yaşanan süreç toplumun hastalıklarını ortaya çıkarırken Türkiye’nin zihin tarihindeki birtakım çarpıklıkları da görünür kıldı.

‘Cemaat Oryantalizmi’ diye tanımlanabilecek bir olguyu her gün deneyimliyoruz. Kesintisiz algı ve imaj bombardımanıyla belli bir inanç grubu gizemli, kuşku uyandıran, çağdışı bir kült gibi sunuluyor. Gönüllüleri ya tehlikeli ve esrarengiz kişiler ya da kurtarılması gereken beyni yıkanmış zavallılar diye zihinlere işleniyor. Bu sunuş biçimi aslında tastamam Edward Said’in “Oryantalizm” tanımına uyuyor. Gelgelelim, Oryantalist söylemin taşıyıcısı olan iktidar aygıtlarının yanında -farkında olarak ya da olmadan- bu söylemi meşrulaştıran bir kesim de var.

Bunun son örneğini, bir gazetecinin Gökhan Açıkkolu cinayetine ilişkin yorumunda gördük.“İşte devran döndü,” diyordu o gazeteci, “düne kadar zalimle kolkola bize eziyet edenlerin insanca muamele görme hakkını” yine kendilerinin savunacağını söylüyordu.

Bu cümledeki örtük kibir, ötekileştirme, büyüklük yanılsaması Said’in Oryantalizm dediği ideolojiyle çakışıyor. O üsttenci bakışta, “mağdurlar adına ancak ben konuşabilirim” tavrında Oryantalistçe bir küçümseme de var. “İşte sizin de hakkınızı savunuyorum, bu iyiliğimi unutmayın” lütufkârlığı, göstermelik alçakgönüllülüğün örtemediği bir bencillik… Oysa mağdurları savunurken söze “İşte devran döndü” diye başlamak hem ahlaken hem de entelektüel olarak tutarsızlıktır.

Bu söylemle karşılaşmamızın birkaç sebebi var: Geçenlerde dolaşıma giren, Gökhan Öğretmen’in ölüme giderken kaydedilmiş görüntüleri öyle can yakıcıydı ki (ben sonuna kadar kesintisiz izleyemeyenlerdenim), üç yıldır yaşanan mağduriyetlere tek söz etmeyenleri bile konuşmaya zorladı. Belki bu bakımdan yayımlanması iyi oldu—uyanmamız için yüzümüze bir tokat atılması gerekiyordu. Yine de ben görüntüleri paylaşmadım—son anlarını ‘viral’ hale getirmeyi Gökhan Öğretmen’in anısına saygısızlık saydım.

Konu Hizmet Hareketi olunca bütün rasyonel bakış ölçütleri askıya alınıyor. Bu ülkenin tarihindeki acıları hep romantize etmiş -kariyerini biraz da buna borçlu- bir gazeteci, sarsıcı bir zulüm karşısında kibir anıtına dönüşebiliyor örneğin. Konu belli bir grup olunca demokrat görünen isimler bile duygularını saklayamıyor.

Aslında bu üsttenci bakışın temelinde Türk modernleşmesinin açmazları yatıyor. Başarılı, aydın, dindar bir topluluk Türk modernleşmesinin kodlarıyla uyuşmaz. (Biraz da bunun cezasını çekiyor.) İktidar ve ortaklarının başarısı, bu mirası kullanıp Hizmet Hareketi’ne verilecek tek meşru tepkinin öfke, kuşku ve aşağılama olduğuna yığınları ikna etmekti. Öfkeyle tabanını oyalayıp kuşku uyandırma ödevini medyasına verdi. Aşağılama ise çoğu kez sözde demokratlardan geliyor. Öfke ve kuşku anlamsızlaştığı zaman (Gökhan Öğretmen örneğinde olduğu gibi) bu üsttenci tavır göze batıyor. Said, aydın zümre ile iktidar arasında kurulan ‘mutabakat’ı Oryantalizmin zaferlerinden biri saymıştı. Günümüzde de siyasal iktidarın özel zaferi budur: Adı konmamış geçici bir ittifak (siyasi ittifaktan söz etmiyorum) Cemaat’in ötekileştirilmesini destekliyor, hatta zorunlu kılıyor.

Oryantalizm kendini dilde ele verir. “Sizi yine biz savunacağız” tonlaması akla Marx’ın (Louis Bonaparte’ın 18 Brumairei) cümlesini getiriyor: “Onlar kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir.” Bu Oryantalist bakış, ötekileştirilen grubu kendisiyle eşit görmez. Kendileri ‘sürgün’se ötekiler ‘kaçak’tır. Kendileri ‘mağdur’sa ötekiler ‘işbirlikçi’, kendileri ‘gazeteci’yse ötekiler ‘cemaatçi’. Oryantalist söylemde ötekileştirilen grubun, kendisine çizilen alanda kalması dayatılır. (Aksi “haddini aşma” ya da “sızma” olur.)

Türkiye’nin en dinamik toplumsal hareketlerinden birinin (dinamik olmayan bir grup onca faklı ülkede ve kültürde aynı anda var olamaz) hantal, değişmez bir kült gibi sunuluşunda iktidar şakşakçıları kadar öfkesini (belki bazen kıskançlığını) gizleyemeyen aydınların da payı var. Oysa aydınlar kurtarıcı, modernleştirici, lütufkâr rollerinden sıyrılmadan gerçek anlamda demokrat olamazlar. Aslında Türk modernleşmesinin temelindeki bu sorun (Yaban’ı ve Ahmet Celâl’i anımsayalım) daha kuşatıcı analizleri gerektiriyor.

Ne yazık ki Türkiye’de dinî cemaatlere birer bilgi nesnesi olarak yaklaşılamıyor—Said Nursi kitabı yazan Şerif Mardin’in başına gelenleri biliyoruz. (Tıpkı bazı Şarkiyatçıların İslam yorumu gibi, yeni Oryantalist söylem Cemaat’in gerici, gizemli bir kült mü yoksa dünya sistemine sızmış maharetli bir teşkilat mı olduğuna karar verememiş gibidir.) Sonuçta temel İslami kavramlardan habersiz gazetecilerin ‘İslami hareketler uzmanı’ diye ünlendiği bir manzara ortaya çıkıyor.

Gramsci’nin sivil toplum ile siyasal toplum arasında yaptığı ayrımı bilmeyen ‘solcu’lar (!), siyasal iktidarın yaptıklarının faturasını sivil topluma kesmeyi daha konforlu ve işlevsel buluyor. Son dönemdeki sağır edici sessizliğin düşünsel arka planında böyle sorunlar yatıyor.

Oryantalizmde düşünsel ve insani kusurların yan yana geldiğini unutmamak gerek. “İşte devran döndü” diyen gazeteciye kızıp ilkesizliğini yüzüne vurmaktan daha önemlisi, bu tutumun kökenini anlamaya çalışmaktır.

Mağdurları savunmayı bir lütuf olarak gören bakıştan kurtulmadıkça ülkeye demokrasi gelmeyecek. Demokrasi bir bilgi değil, bir deneyimdir—yaşayarak öğreneceğiz.

Unutmamalı: ‘Biz’ ve ‘onlar’ söyleminde açığa vurulan düşmanlık, faşizmin yoluna döşenen ilk taştır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin