Cemaat, kimlik ve akıl

YORUM | SEYİD NURFETHİ ERKAL

Alman dilinin/aklının kurucu ismi Goethe; “Duygularımız bizi barıştırır, düşüncelerimiz savaştırır” der. İdeolojiler asrının yüzüne çarpılan esaslı bir şamar olsa da şairin bu hükmüne katılmak hayli zor. Aksini iddia etmek ise pekâlâ mümkün. Zira çoğu zaman, kişisel, grupsal veya toplumsal, bizi kavganın kucağına atan; temellendirilmiş düşünceler değil, bilakis fikir elbisesi giyinmiş hislerimizdir.

Bugün aramızda düşünce urbasıyla dolaşan öyle esassız duygular var ki asırlardır şu köhne dünyamızı terk etmiş değil. Bunlardan biri belki de birincisi, eskilerin unsuriyetperverlik, yenilerin etnik milliyetçilik dediği ırka dayalı üstünlük fikri/hissi olsa gerek. Kavmiyetçilik ismiyle aşağılanıp, milliyetçilik adıyla müspet bir kılıfa sokulmaya çalışılan fikir görünümlü bu ilkel his, insanla vâki ve bâki en ilksel duygu olsa gerek.

İbn Haldun ve Hegel gibi dâhi düşünürlerin, (çok yerinde bir tespitle) asabiyetin tarihin belirleyici unsuru olduğunu ikna edici bir dille ifade etmeleri; garip bir yanılsamayla bu ilkel duygunun doğru ve esaslı bir temele dayandığı vehmine de katkıda bulundu. Kavmiyetçiliğin ideoloji statüsü kazanmasıyla, akıl ve ahlak dışı bir vâkanın sebeplerinin doğru tespit edilip, zekice ifade edilmesinin mâkuliyet illüzyonuna ne derece fayda sağladığına hep birlikte şahitlik etmiş olduk.

Halbuki milliyetçi ideolojinin fikir değil ilkel bir his mahsulü olduğunu anlamak için iki farklı milletten aynı üstünlük ideolojisini paylaşan iki şahsın birbirine dost değil hasım kesildiğini bilmek yeterli olsa gerek. Bu narsistik ideolojinin vahim neticelerine dair tarihi tecrübenin ciltlere sığmayacak şahitliği de ne derece tahripkâr olduğunu bilmek için, dini veya felsefi herhangi bir ekstra referansa ihtiyaç bırakmayan, en esaslı delil olarak insanlığın gözü önünde durmakta.

Kişilerde “enaniyet/benlik”, birey olmanın ve kimlik kazanımının gereği olmakla birlikte, en zehirli bir his olan “kibre” kaynaklık ettiği herkesin mâlumudur. Bediüzzaman’ın çok yerinde tespitiyle, milletlerde kavmiyetçilik fikri/hissi fertlerdeki enaniyetin cemiyet çapında zihinsel bir refleksiyonla yansıyıp genişlemesinden ibarettir. Bu anlamda milletlerin/toplumların kimlik kazanımı vetiresinde potansiyel kibir tehlikesinin baş göstermesi her zaman için mümkündür ve vâkidir. (Bu anlamda milliyetçiliğin bireysel anlamda tatmin edilemeyen narsizmin, cemaat veya cemiyet planında üretilmesi olduğu da pekâlâ söylenebilir.) Lâkin bugün muhafazakâr ahlak pratiğinde (nurcu pratik dâhil) bireysel kibre duyulan tepkinin, etnik narsizm karşı gösterilmediği de bir vâkadır.

Geleneksel millet algısında belirleyici unsurun etnik köken değil din olduğu kabul edilecek olursa İslam’ın bu fıtri aidiyet duygusunu, inanç ortaklığına dayanan bir dünya görüşü birlikteliğine çevirdiği söylenebilir. Ancak din de zamanla aynı ırk gibi toplum tarafından anadan doğma bir ayrıcalık olarak algılanıp kabul edildiğinden, “îzandan/kesin inançtan” bir tür “iltizama/tarafgirliğe” dönüşüp, kimlik aidiyetine indirgenmiştir. İslam içi (imamiye ile ehli sünnet arasında baş gösteren) en büyük siyasi ayrımın zamanla itikadi bir farklılığa dönüşmüş olması da etnik kökeni olmayan kimlik aidiyetleriyle, dini dünya görüşleri arasında kurulan bu yakın ilişkiyi destekler mahiyette bir vâkadır.

Dünya görüşü aidiyetinden kaynaklanan benzer bir kimlik kazanımının cemiyetler kadar cemaatler hususunda da geçerli olduğunu söylemek zorlama bir tespit olmasa gerek. Bediüzzaman, İhlas Risalesinde “bir buz parçası” türünden bireysel enaniyetten kurtulmanın yolu olarak “ene”nin, büyük “nahnü” havuzuna atılıp, eritilmesini tavsiye ederken; “nahnü”nün yani cemaat enaniyeti vehminin nasıl buharlaşıp “Hu”ya dönüşeceğine dâir açık bir imada bulunmaz. İhlas Risalesi ismini taşıyan diğer eseri olan 20. Lema’da dini kimlik havuzları olan cemaatler arasında çıkabilecek ihtilafları bertaraf etmeye yönelik tavsiyeleri ise bu yapıların kimlik vurgusu yaptığı nispette donup, büyük buz kütlelerine dönüşebileceğine dâir dolaylı bir kabulü içermektedir.

Bireylerde olduğu gibi cemaatlerde de trajik hâdiselerin hâsıl ettiği travmatik duygu durumunun düşünceyi baskıladığı nispette sıhhatine ciddi zarar verdiği açıktır. Bir de üzerine düşünülen meselenin kendisi, fikir görünümlü bir his olan aidiyet mülahazası ve dolayısıyla kimlik meselesi ise bu baskı kaçınılmaz bir hal almaktadır. Bu anlamda topluluk çapında travmatik hadiseler akabinde (müspet veya menfi anlamda aidiyet mülahazasının tesirinde) millet, din ve coğrafya gibi kimliği oluşturan temel unsurlara dâir fikir görünümlü hissi değerlendirmelerin sıhhatini sorgulamak gerekmektedir. Bunun izlerini Birinci Dünya Savaşı mağlubiyeti sonrası pek çok Müslüman entelektüelin yazılarında gördüğümüzü rahatlıkla söyleyebiliriz.

Türk, Müslüman ve Doğulu olmaya dâir vakti zamanında yapılan fikir görünümlü hissi, hâmâsi kimlik değerlendirmeleri ne derece zaafla mâlul ise bugün bilgi, birikim ve sâlim düşünce eseri olmayan, aceleci ve tepkisel kimi avami değerlendirmelerin de büyük nispette farklı komplekslerle mâlul olduğu, olacağı açıktır. Özellikle varlık, tarih ve hayat gibi düşünce tarihinin binlerce yıllık serüveninde cevabı aranan pek çok büyük soruya, bireysel ve cemaatsel dar çerçeveli acıtıcı bir tecrübe neticesinde (müspet veya menfi) cevap verilebileceğini sanmak ancak bir akıl tutulması olarak adlandırılabilir. Edebiyattan, sanata oradan inanç ve hayatın en ince detaylarına kadar her meseleyi aidiyet ve unsurlarının (reddi veya kabulü) ekseninde okumanın ve dolayısıyla koca bir coğrafyanın (reddedilen kimliğin unsurları olarak değerlendirilip) bütün tarihiyle ademe mahkûm edilmesinin mümkün olduğunu sanmak da, bu tutulmanın travmatik ayrı bir yansıması olsa gerek.

Sonuç olarak Farabi’nin farz ettiği gibi duygulardan bütünüyle soyutlanmış, saf akıl etmeye ulaşmamız muhal olsa da akl-ı selim ile değerlendirme yapabilme adına öncelikle duygu durumumuzu normalleştirecek bir hiss-i selim ve kalb-i selim vasatına muhtaç olduğumuz söylenebilir. Bu vasata ulaşmak için öncelikle duygularımızı baskı altına alan aktüel enformasyon ve onu besleyen aygıtlarla aramıza mesafe koymamız gerektiği de… Göç veya hicretin zor olanı da bu olsa gerek.

5 YORUMLAR

  1. Hocam merhaba
    Yazınızı okudum. Dil ve üslup olarak cokta iyi olduğunu söyleyemem. Bende hissettiğimi veya yazının bende uyandırdığı hissi söyleyeyim. ( Geothe’ye katilmiyorum , Bediüzzaman şöyle dedi ama burda da şu var , Doğulu entellektüel görünümlü adamlar vs.. ) “Kimseyi Beğenmeyen , herkesi eleştiren ama müspet manada birşey ortaya koyamayan bir adamın yazdıkları “

  2. Butun bu kademelere ve tuzaklara dusmenin asıl sebebinin acziyetinin farkında olan insanın kendisinin ne oldugunu bilememesi oldugunun ve bu tuzaklara dusmemenin takılıp kalmamasının yegane caresinin kendisinin ( Bu rabbini tanımasına baglı ) ne oldugunu cok iyi anlamasına baglı oldugu kanaatindeyim. Acziyet icindeki insan her hakikat zannettigi nesnel gerceklige yapısıp guven elde etmeye calisiyor .

  3. “Bu vasata ulaşmak için öncelikle duygularımızı baskı altına alan aktüel enformasyon ve onu besleyen aygıtlarla aramıza mesafe koymamız gerektiği de… ”
    Oldukça cesur bir cümle. Manasına katılmakla birlikte yaşadığımız duygu selinden kurtulmamız ve bu selin yaptığı tahribi nasıl tamir etmemiz hususunda da tavsiyelerinizi bekliyoruz. Çünkü bireysel bazda klinik travmalar halini almış duygu zedelerimiz olduğu gibi cahiliyye adeti olan kan ağlamak için tutulmuş çığırtkan yas tutucuların varlığını da yadsımamak gerekiyor.

  4. Çözüm? Boş küme!
    Yazının konusu: Yok
    Başlık içerikle örtüşmüyor.
    Bir şey demek istiyorsunuz ama ne dediğiniz belli değil.
    Böyle bir yazının yeri Shaber olabilir.
    Veya Çağlayan!
    Ama gazetecilik yapan TR 724 olmadığı açık.
    Dost acı söyler Seyit Hocam!

  5. Selam.
    Seyyid Hocam, Allah ilminizi artırsın. Çok istifadeli yazılar. Hem habercilik yapan hem de fikir mahsülü yazıların yer aldığı bu sitede sizin yazılarınız da olmalıydı. Sizin Risale+Pırlanta+Felsefe+Bilim tabanlı yazılarınızın bazılarımız tarafından anlaşılamaması gayet normal. Aktüalitenin basitliği sıradanlığı içinde vakitlerin ziyan edildiği bu devirde sizi anlayabilmek ancak sizin irfan ufkunuza ulaşmakla olur. Ona çok uzak olanlarda her devirde olduğu gibi alay,aşağılama veya boş tenkid yoluna sapmak kolaylığına başvuruyorlar. Devam edin lütfen. Aro. Selam.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin