Çamur at, kafa yarsın!

YORUM | UĞUR TEZCAN

Çocukluğumdan itibaren çoğunuz gibi ben de siyasi, ailevi ve toplumsal çekişmelerin cenderesinde geçen bir ömür yaşadım. Zaten bizim coğrafyamızda yaşayıp da bu tür girdaplardan nasibini almamak pek mümkün değildir. Bu sosyal hastalıklar güncel hayatta kendilerini belli toplumsal ve bireysel reflekslerle, tepkilerle ve davranış biçimleri ile gösterirler. Yani o tür hastalıkların kendilerini bazen belirgin, bazen de ölümcül kılan bir takım semptomları vardır. Bunlar çok olmakla birlikte ben bugün bizimki gibi toplumlarda çok daha sıklıkla görülen, ‘’çamur at, izi kalsın!’’ yaklaşımını ele alacağım. Sonra da onun, yeni geliştiği evrelere işaret ederek; nasıl ‘’çamur at, kafa yarsın!’’ boyutuna evrildiğine dair birkaç görüş paylaşacağım.

Buna benzer bir yazıyı birkaç yıl önce yazmış ve toplumumuzda hep varolan; ‘’düşene vuran toplum!’’ anlayışından nasıl ‘’herkese vuran toplum!’’ aşamasına geldiğimizi ele almıştım. Bu yazı da ona benzer çizgide bir yazı olacak.

Siyaset yörüngemiz hep bu minvalde ilerledi. Rakipler kendi ekonomik yatırım, toplumsal kalkınma ve ilerleme hedeflerinden çok; birbirlerine çamur atarak, suçlayarak, kendi hitap ettikleri kesimlerin hassasiyetlerine oynayarak yani demagoji yaparak siyaset yapmayı tercih ettiler. Demagoji ifadesi zaten tam da bu anlayışın karşılığıdır: Halkın beklentilerine, hassas refleks noktalarına, hatta bazen korkularına dayalı olarak yapılan siyaset anlayışı; temelsiz laf kalabalıkları… Kısaca; sağlam temellere dayalı politikalar, kapsamlı stratejiler, birleştirici yaklaşımlar ve fikirler üretemeyen siyaset çevrelerinin ve bizdeki şekliyle (derin devlet denilen) devlet aygıtının en haz duyarak kullandığı aygıttır demagojiye dayalı siyaset anlayışı.

Bu demagoji kültürünün ve algı operasyonlarına dayalı söylemler kullanmanın bir ötesi ‘çamur at, izi kalsın!’ şeklindeki anlayıştır. Rakipler birbirlerini fikirler ve sağlam politikalarla yenme gibi bir kapasiteye sahip olmadığı durumlarda sığınılan bir yöntemdir bu. Hatta bizimki gibi toplumlarda hastalıklı (derin) devlet anlayışının, etki edebildiği siyasi aktörlerden beklentisi de hep bu yöndedir. Bir bakıma onlara biçilen rol budur. Amaç ve yöntem; her siyasi erkin kendilerine tahsis edilmiş olan grupların hassasiyetlerine ve korkularına dönük sloganlar üretmeleri ve böylece birbirlerine düşman kılınmış küçük grupların daha kolay bir şekilde yönetilme ve maniple edilebilmelerini sağlamaktır. Bunun için en uygun ortam da o toplum fertlerinin cahil bırakılması ve sürekli olarak bir korku havuzunda yüzdürülmesi, devleti devlet baba olarak görmeye, her şeyi devletten beklemeye ve devleti kutsamaya alıştırılmasıdır.

Bu potensiyelde ilerleyen siyaset rayında insanlar sürekli olarak birbirlerine çamur atarlar; etiketler, ithamlar ve fikir-hüküm kılığına sokulan suçlamalar üzerinden birbirlerine saldırırlar. Zira sloganlar ve hamasi düşünceler üzerinden yörüngelerine soktukları grupları ancak bu şekilde kontrol edebileceklerini düşünürler. Onlar için oy devşirebilmenin, oy ‘’ütebilmenin’’ yegane yöntemi budur. Çoğu, bunu kendi seçmenine karşı bir sorumluluk olarak bile görür ve o çizgide hareket etmeye devam eder.

Halk arasında ‘bel altı vurma’ da denilen bir anlayıştır bu. Çirkefleşmenin zirvesi, cehaletin şiarı!..

Fikri olarak yenemeyeceğiniz, karşısında eziklik hissettiğiniz bir kişi veya grup hakkında yarışı kaybettiğiniz duygusuna kapıldığınız anda sığınabileceğiniz en düşük seviyede bir sığınaktır o! Etiketler, sloganlar, hamasi (içi boş, fikri planda karşılığı olmayan) söylemler, suç isnatları, şüpheler, niyet okumalar ve ithamlar üzerinden karşıdaki insanın onuruna, kişiliğine, temsil ettiği düşünceye ve duruşa direk saldırma ve onu toplum nezdinde itibarsızlaştırma girişimi. Yani linç kültürünün bir uzantısı!

Toplumsal ve sistemsel çarpıklık

İşte bu çizdiğim çerçeveyi alın ve önüne Hizmet Hareketi’ni koyun! Bugün Hizmet Hareketi’ne bu denli saldırılmasının ve kliklere bölünmüş böyle bir toplumda Hizmet Hareketi’nden bu denli geniş kapsamlı bir şekilde nefret edilmesinin en büyük nedeni onun bu çarkın dışında kalmayı tercih etmesi, o çarkın polemiklerine hapsolmadan herkese eşit mesafede kalmayı seçmesi, herkese ulaşabilmeyi hedeflemesi, kendine belirlediği özgür ve şahsi bir plan temelinde hareket etmesi, özgün politikalar ve stratejiler belirlemesidir. Karşı taraf açısından bakıldığında, buna cesaret edebilmesi ve boyunduruk altına girmemesidir; kısaca ‘’haddi aşmasıdır!’’. Buna ilave olarak yukarıda çizdiğim siyasi yapılanma ve ‘devlet’ anlayışına rağmen toplumun o hep kamplara ayrılmış kesimlerine ulaşmaya çalışıp alternatif ve bütünleştirici yeni bir eksen oluşturmaya çalışmasıdır. ‘’Aman Efendim! Hizmet de şu hataları yaptı, şunu yapmadı’’ vb. söylemler içlerinde bazı hakikat kırıntıları barındırsalar da hiçbir zaman esas değil, tali yaklaşımlardır. Olayın özü; bu yazıda resmettiğim toplumsal, bürokratik ve devlet anlayışından kaynaklanan toplumsal ve sistemsel çarpıklık ve buna alışmış bir bünyenin kendi alternatifi olarak gördüğü bir yapıyı baş düşman olarak belirlemesidir.

Bu Hareket’in kaderi de tıpkı tarihteki benzer örnekleri gibi olmuş. Fikirsel planda ona ikna edici bir karşılık verebilecek bir malzemesi olmayan veyahutta kendi aşağılık kompleklerinden kaynaklanan eksikliklerini onu aşağılamakla tatmin etmeye çalışan, ya da bağlı olduğu siyasi, toplumsal veya örgütsel argümanların sığlığından aldığı cesaret ve hamaseti; kin, hazımsızlık ve kıskançlık duygularıyla harmanlayıp fikir gibi sunan kitlelerin hedefinde oldu bu Hareket hep. Bu kesimlerin çoğu sergiledikleri o acziyeti hep ‘çamur at izi kalsın’ anlayışı ile yapmaya çabaladılar düne kadar. Oda TV’ler, birtakım sol organlar, bağnaz dinci gruplar, Kemalist oligarklar, kibirlerine yetişecek merdiven bulunamayan çok bilmiş bazı (cahil) fildişi entelektüeller… Kısaca Ergenekon denilen mafyatik yapının kollarıyla ya bizzat esir aldığı veya tesir edebildiği her kesim! Liste uzayıp gider…

İşte bu ‘çamur at, izi alsın’ anlayışı sonradan hızını alamayıp yeni evrelere doğru gelişim gösterdi ve hala da gösteriyor. Toplum çürüdükçe ondan beslenen bu anlayış iyice semizleşip tırtılın dönüşümü gibi evre atladı. Bugünlerde artık ‘çamur at, kafa yarsın!’ evresini yaşıyoruz. Yaklaşık son 20 yılın Türkiye siyasetine ve Ergenekon’un çirkefliklerine bakın! Ergenekon ve Balyoz davalarında ortaya saçılan delillerde bu Hareket’in öğrenci evlerine silah yerleştirmek suretiyle masum insanları terörist olarak gösterme planları yapıldı. Yıllarca kendileri devlet içinde alternatif hücrelenmelere gittikleri halde o çamuru başkalarına attılar. Bir Hareket’in fertleri hakkında hem bir yandan ‘ülkenin en zeki insanları nasıl o adamın peşinden gidiyorlar’ şeklinde sözler söylediler diğer yandan da ‘’soru çalıyorlar’’ şeklinde iftiralar attılar. Yine Balyoz dönemlerinde atılacak birtakım çamurlarla ‘gerekirse üç milyon kişiyi temizleriz!’ şeklinde stratejiler konuştular. O da yetmedi, ‘’kanunlarla bu yapıyı bitiremezdik!’’ itiraflarının yapıldığı dönemlere gelindi ve kendi kurguladıkları sahte 15 Temmuz tiyatroları ile masum yüzbinlerce insana ‘’terörist’’ çamuru attılar. Onları hapislere doldurup kimilerinin de ölümlerine sebep oldular. Eskiden sırf oy ve salt toplumsal yönlendirme anlayışıyla kullanılan çamur atma yöntemleri işte böylece; ‘çamur at, ama kafa yarsın, yarsın ki düşmanımızı itibarsızlaştıralım ve topyekün derdest edelim’ şeklindeki hain uygulamalara evrildiler.

Amerika’da geçenlerde gerçekleşen Flynn davalarının uzantısı olan Bijan davasına bakmak bile bunu anlamak için yeterli bir örnek. Davaları takip eden gazeteci dostum Sıtkı Özcan’ın ve Adem Yavuz Arslan’ın mahkemeden aktardığı notları hatırlayın: Flynn’e bağlı kurumun çalışanlarından olan McCauley’ın itiraflarına bakalım: ‘’Gülen hakkındaki çalışmamızı Ekim Alptekin’e gösterdiğimizde tavrı saygısızca (dismissive) idi. ‘’Bunları biliyoruz: Ben çamur (dirt) istiyorum. [O amaçla bir suç] çamur üretebilir misiniz?’’ diye sordu. Özellikle bu son cümlenin İngilizcesi ‘’Can you plant dirt?’’ şeklindedir ki, bu tam da ‘’çamur at, kafa yarsın!’’ şeklinde özetlediğim anlayışın karşılığıdır. Hakan Fidan’ın ‘’karşı tarafa üç-beş adam gönderirim, buraya bir kaç füze attırırım, sonra da oraya gireriz’’ demesi gibi ‘suç bulamıyorsan, suç üret ve üstüne at’ döneminin ayak hışırtıları bunlar.

Bijan davasına geri dönelim. Aynı elemanlar ‘’bizden Gülen’i terörist olarak göstermemiz, o şekilde bir molla olarak yeniden tanımlamamız istendi’’ şeklinde bir itiraf da geldi. Bununla da kalmadı ABD’deki [yanlış kullanım şekliyle] Gülen okullarının suça bulaşmış gibi gösterilmesi yönünde faaliyetler içine girdikleri de itiraflara yansımış oldu.

Amerika ile devam edelim. Bu kültürde birilerine çamur (dirt) atılması tabiri pek yaygın olarak kullanılır. Teksaslılar; ‘’birine çamur attığında, sen zemin kaybedersin’’ derler. Ben bunu biraz genişleteyim ve şöyle diyeyim: … çünkü eğilip aldığın çamur, ayaklarının altından elinin ulaşabildiği mesafeden alıp attığın topraktır; maksadın kafa yarmak bile olsa her bir çamur atışında altındaki zeminden eksiltirsin ve bir gün o erozyona uğrattığın zemin çöker ve altında kalırsın. Kendilerine çamur atılan o temiz ruhlu insanlar, Medine gibi, o çamuru uzun süre üzerlerinde tutmazlar; ancak yine Amerika’lıların dediği gibi, ‘’çamur atanların elleri her zaman kirli kalır!’’

Türkiye toplumu bu azmış ve iyice çirkefleşmiş mafyatik azmış azınlığın cenderesinden kurtulamazsa içinden çıkılaması güç tehlikelerin girdaplarında bulacak kendisini. Unutmayın! ‘’Çamur at, kafa yarsın!’’ anlayışının bir sonrası, bugünlerde masum insanlar üzerinde algı operasyonları eşliğinde uygulanmaya başlanmış olan soykırımın icra aşamasıdır ki, o leke yapıştığı elden de toplumdan da asla silinmez!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin