Bugünün Kadızadeleri: Devleti İlah edinen din alimleri

Kendilerine ve yandaşlarına sorarsanız Türkiye’nin, son 100 yılın en Müslüman ve en dindar ekibi tarafından yönetildiğini söylerler. ‘Müslüman’, ‘dindar’ kimliklerinden dolayı yıllarca horlanan, dışlanan nesillerin çocukları nihayet ülkenin kaderine hükmeder hale gelmişlerdir. 150 yıllık siyasal İslamcılık rüyası gerçekleşmiş ve İslam’ı iktidarı ele geçirmenin ideolojik bir aracına dönüştürenlerin ‘Kızıl Elma’sı nihayet erişilmiştir.

Neticede artık devletin tepesinde yeri geldiğinde ezberden ayet okuyan, yeri geldiğinde mitinglerde elinde Kur’an sallayabilen bir adam vardır. 120 bin kişilik personeliyle Diyanet en muktedir (muteber değil) dönemini, İHL’liler altın çağını yaşamaktadır. Her yerde camiler inşa edilmekte, minareler yükselmekte, yeni medreseler olarak görülen imam-hatipler tabii ihtiyaç ve gelişim seyrinin ötesinde her yerde pıtırcık gibi bitmektedir.

ANLATILAN FARKLI, GÖRÜLEN FARKLI

Hâlbuki kemmiyet üzerinden propagandası yapılan ile keyfiyet açısından yaşanan farklıdır. Öte yandan, siyasal İslamcıların daha düne kadar “tağut” dedikleri devlet, bugün kendi ellerine geçince aniden yaygın hak-hukuk ihlallerini bir eleştireni küfre götürecek bir kutsallığa bürünüvermiştir. Din ile devlet birbirinin yerine geçmiş, (hâşâ) Allah’ın kadir-i mutlaklığına dair sıfatlar devlete ve devleti ele geçirenlere atfedilir, Allah’ın rahmet, lütuf veya gazabı devletten ve devleti ele geçirenlerden beklenir hale gelmiştir.

Bu arada, İslam perdesinin arkasına saklanarak adeta yeni bir din icat edilmiş ve devlet bu dinin yeni mabudu haline getirilmiştir. Binlerce din âlimi, ilahiyatçı, imam, hoca ise, imandan, ahlaktan, insaftan yoksun bu yeni dinin tapınak şövalyelerine dönüştürülmüştür. Öyle ki, devlet ne yaparsa ya da devlet adına ne yapılırsa yapılsın kutsallık atfedilen, devlet kılığında işlenen cinayetlere, haydutluklara, zulümlere karşı çıkmayı küfürle eş tutan bir noktaya kadar gelinmiştir.

Söylemde İslamcı olduğu müddetçe, İslam’ın asla cevaz veremeyeceği devletin insanlık dışı her eylemi, haksızlığı, hukuksuzluğu ve zulmü İslam adına alkışlanır hale gelmiştir. Sorsan materyalizmle savaşa savaş bu noktalara geldiklerini savunacak olan siyasal İslamcı dinbazlar, tıpkı kendi elleriyle yaptıkları helvadan putlara tapınan cahiliye devri putperestleri gibi kendi inşa ettikleri yüksek binalarla fahirlenir olmuşlar, ülkede insanlık ve ahlak güneşi battıkça o binaların uzayan gölgelerinde kendilerine bir kudret ve kutsiyet üretmenin tadını çıkarır hale gelmişlerdir.

KUL HAKKININ AFFINI KULA BIRAKAN ALLAH’A İNANILAN İSLAM’DAN…

Sonsuz bir kudrete, adalete ve mağfirete sahip olduğu halde kul hakkının affını hakkı yenilene terkeden yüce bir Allah’a inanılan İslam’dan iktidar devşiren siyasal İslamcı dinbazların devr-i iktidarında, İslam’ın en yüce değer olarak gördüğü kul hakkı hiç görülmedik ölçüde payimal edilmiştir. Değil zerre kadar imanı, azıcık ahlakı, insanlığı ve insafı olanın diyemeyeceği sözler, din adına söz söyleme yetkisini kendilerinde görenler tarafından bu dönemde edilmiş; insanlık ve ahlak dışı en alçakça fetvalar din adına bu dönemde verilmiştir.

Kendi kontrollerindeki devleti ve devlet kılığına girmiş olanları birer mabud haline getiren Hayrettin Karaman ve benzerleri, devlet kılığında işlenen insanlıkdışı tüm suçlara kapıları sonuna kadar aralayan sapkın fikirleriyle bu ifritten döneme damgalarını vurmuşlardır. İnsanların dini hislerini sömürerek devleti ele geçirmiş yoz soysuzları korumak adına “Yolsuzluk başka şey, hırsızlık baka şeydir. Yolsuzluğa hırsızlık demek dinen iftiradır,” diyecek kadar İslam’ı istismara yönelenen Karamangiller, sapkınlıklarını zerre kadar insanlığı olanın dinen, hukuken, ahlaken asla savunamayacağı “‘Kimin suçu ispat edilirse o cezasını çeksin,’ demek, devleti hainlerin tasarrufuna açık halde bırakır,” diyebilecek noktaya taşımışlardır.

Bu yolla, yandaş kitlelere adeta yeni bir ilahmış gibi sundukları, ama sanırım örnek olsun diye ilk önce kendilerinin tapındıkları, kendi kontrollerindeki devlete suçsuz masum insanların kurban edilmesi gibi bir sapkınlık çığırını başlatmışlardır. Bugün elebaşları kanserle cebelleşen Karamangillerin açtığı bu çığırı dört gözle bekleyen harami dinbazlar, ülkeyi adeta talan etmiş, masum insanların malını, canını, ırzını kendilerine helal görmelerini sağlayan bu sapkınlığa dört elle sarılmışlardır.

Karamangillerin cevaz verdiği bu coşkun sapkınlıkla binlerce eğitim kurumu gaspedilmiş, 150 binden fazla masum asla suç ya da günah olmayan ve hatta insanlığın yüz akı diyebileceğimiz eylemlerinden dolayı işlerinden güçlerinden edilmiştir. Bir o kadarı gözaltına alınmış, 50 binden fazlası hapse atılmıştır. Binlerce şirkete, işyerine el konulmuş, onbinlerce insanın evi-barkı elinden alınmıştır. İslamcı geçinen bir dönemde Müslümanlar tarihin hiçbir devrinde maruz kalmadıkları kadar büyük zulümlere maruz bırakılmış, 560’ı bebekleriyle birlikte olmak üzere, 17 bin civarı kadının bileklerine kelepçeler vurulup hapse atılmıştır.

Yine bu dönemde insanların yaşadıkları köyler, şehirler aylarca kuşatılmış, evleri başlarına yıkılmıştır. Öldürülen anaların cesetleri günlerce sokak ortasında, öldürülen çocukların cansız bedenleri ailelerinin buzdolabında tutulmak zorunda bırakılmıştır. Ellerinden zorla alınarak yıkılmak istenen evlerinde, barklarında Kerbela zulmüne maruz bırakılan binlerce insan aziz mübarek Ramazan günlerinde elektriksiz ve susuz konulmuştur. Sırf barışçıl bir şekilde işlerini aşlarını geri istedikleri için akademisyeni, öğretmeni görülmedik eziyet ve suçlamalarla hapse atılmıştır.

NE DİRİYE, NE ÖLÜYE ZERRE HÜRMETLERİ VAR

Ne diriye, ne ölüye zerre hürmetin kalmadığı ahlak yoksunu siyasal İslamcılığın devr-i iktidarında gündüz gözüne kaçırılıp kaybedilenlerin sayısı 11’i bulmuş, şüpheli şekilde ölenlerin sayısı ise 75’i aşmıştır.

Nasıl ki bugün 1600’lü yıllar türlü zulümlere zemin hazırlayan bağnaz ve yobaz Kadızadeler ile anılıyorsa, bu dönemin alçakça zulümleri de emin olun gelecekte “Karamanzadeler” dönemi olarak anılacaktır. Çünkü, Hayrettin Karaman ve tesiri altındaki yüz binlerce imam, ilahiyatçı, cahil ve yoz dindar ile devlet kademelerini ele geçirmiş siyasal İslamcı dinbazların insanlık dışı her eylemlerinde baz aldıkları sapkın referansları Hayrettin Karaman ve Karamangiller sağlamıştır. Kadızadeler gibi bir çeşit Selefiliğe zemin hazırlayan Karamangillerin zulüm dönemi de bir gün biter bitmesine ama sebep oldukları acılar ve korkunç bir zulme zemin hazırlayan sapkınlıkları asla unutulmaz.

Karamangiller de, Osmanlı’nın duraklayarak gerilemesinde önemli etkisi olan tıpkı Kadızadeler gibi Türkiye’nin son dönemdeki sosyal ve siyasal çözülmesinin baş müsebbibidirler. Türkiye bugün demokrasiden, haktan, hukuktan, ahlaktan ve insanlıkyan uzaklaşmış, dünyadan kopmuşsa bunun sebeplerini işlediği insanlık suçları ve yaptığı hırsızlıklardan dolayı köşeye sıkışmış Erdoğan kadar, İslam’ı yozlaştırıp Erdoğan’ı kutsallaştıran Karamangiller de aramak lazım.

KADIZADELER’DEN KARAMANGİLLERE

Kadızadeler de bugünün siyasal İslamcı yoz Karamangilleri gibi halkın dinî duygularını okşayan söylemlerde bulunmuşlar, dönemin aydınlarına ve mutasavvıflarına karşı düşmanca bir tavır takınmışlardı. 17. yüzyılın ortalarında devletin işleyişine dahil oldukları ölçüde devlete kutsallık atfetmişler ve yer yer devletin hükümlerini Allah’ın hükümlerinin yerine koyarak, tıpkı bugünün Karamangilleri gibi haramı helal, helali haram haline getirmeye kalkmışlardır. Mesela, IV. Murad’ın tütün ve kahve yasağını desteklemişler, tütün ve kahvenin Allah tarafından yasaklanmadığı hatırlatanlara, “hükümdarın yasakladığını ve bunun kâfi olduğunu” söylemişlerdir.

Tıpkı bugünün Karamangillerinden feyz alarak devlete hükmeden yobaz dinbaz güruhun normalde suç olmayan okul-üniversite açmayı, okul-üniversitede çalışmayı, gazete çıkarmayı veya okumayı, yoksullara bağışta bulunmayı, fakir öğrencilere burs vermeyi, yasal bir faizsiz bankaya para yatırmayı, yasal dernek veya sendikalara üye olmayı suç ve haram sayması gibi Kadızadeler de sırtlarını yasladıkları devrin devletinin gücüne dayanarak günah olmayanı günah, haram olmayanı haram, helal olmayanı helal sayacak bir küstahlığa ve cürete düçar olmuşlardı.

Bugünun Karamangilleri ve Görmezgilleri gibi onlar da kendi yobaz ve bağnaz düşünceleri çerçevesinde, ehl-i tarik ve mutassavıflar başta olmak üzere, başka dindar kesimleri din dışı ve kafir ilan edebilmişlerdi. Yer yer bu kesimlerden insanları tecdid-i imana davet edecek kadar küstahlaşmış ve pek çoğunu katletmişlerdi.

YOBAZLIKLARI GİBİ MÜRAİLİKLERİ DE AYNI

Tıpkı günümüzdeki Vehhâbîler gibi Peygamber Efendimiz döneminden sonraki bütün yenilikleri kaldırmak isteyen Kadızadeler, don giymek ve kaşık kullanmak gibi İslam dünyasında sonradan yaygınlaşan şeyleri yasaklamak istemişlerdi. Devlet bürokrasisinde etkin oldukları dönem boyunca Kadızadeler, haram olmayan şeyleri haram ilan etmeyi ve bunları yapanları kâfir saymaya devam etmişlerdi. Mesela yalnız tütün ve kahve içen değil, kaşık ile çorba, billur bardak ile su içen, pantolon giyenleri, hatta camilerine birden fazla minare yaptıran padişahları bile küfürle itham etmişlerdi. Güzel sesle Kur’an okumak, Cuma Namazı’nda salavat getirmek, tıpkı bugün Kutlu Doğum Haftası’na tavır alınması gibi onlar da Mevlid Kandili’ne karşı çıkmışlardı. Zikir ve sema gibi Allah’la yakınlaşma yollarını günah sayarak tehditle önlemek istemişlerdi.

Niyazî-i Mısrî’nin mücadele ettiği Kadızadelerden Vanî Mehmed Efendi ile ilgili bir olay, Kadızadeli zihniyetinin ikiyüzlülük ve mürailik bakımından da günümüz Karamangillerine ve kalabalıklara “Biz, açlığını hurma ile bastıran Peygamber ümmetiyiz,” derken kendisi 1150 odalı saraylarda şatafat içinde yaşayan Karamangillerin ilahlaştırdığı harami despota benzerliklerini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır:

Vanî Mehmed Efendi’nin hayranlarından birisi ona vaazlarında dünyanın zevk ve sefası aleyhinde şiddetli konuşmalar yaptığını, diğer taraftan kendisinin, altın ve gümüşe, samur ve ipekli giysilere, cariyelere sahip olmasının çelişki olup-olmadığını sorduğunda, Vani Efendi’nin cevabı ilginçtir: “Behey nadan, dünya aslında çirkin ve kötülenmiş değildir. Herkesin dileği ve rağbeti bir nimete kavuşmaktır. Kötülenen yön kazanıldığı ve harcandığı yerdir. Kazanma ve harcamada sen bana benzer ve denk değilsin. Bir lokma yemek sana haram iken ilmî kuvvet ve aklî tasarruf gücümle ile bana helâl olur.”

Bu müraice ve bağnaz görüşlerini İmam Birgivî gibi bir büyük âlime dayandırmaları neticeyi değiştirmemiş, devletteki nüfuzlarının azalması oranında düşüncelerinin tesiri azalmış ve zamanla yok olup gitmişlerdir. Darısı günümüz Karamangillerinin başına. Tez elden İnşallah…

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin