NECİP F. BAHADIR | YORUM
Yaralı kalbi 18 gün direnebildi. Ve durdu! Doktorlar ‘çoklu organ yetmezliği’ dedi. Sırrı Süreyya Önder’in ‘dünya sürgünü’ bitti. 62 yaşındaydı. Gerçi, her ölüm erkendir. İşleri yarım kaldı. Öte tarafa işlerini tamamlayarak giden yok zaten. Hiç değilse barış sürecinin ete kemiğe büründüğünü görebilseydi. Onu anlatanlar hep ‘barış elçisi’ sıfatını kullandı. Doğru bir niteleme…
Barışın, hoşgörünün adamıydı. Yüzünden tebessüm eksik olmadı. Sadece kendisi gülmedi, güldürdü de… Neşesini yitiren topluma kara mizahı hatırlattı. Siyasete nükteyi geri getirdi. Asabı bozuk, asık suratlı adamların içinde ‘nüktedanlığı’ ile sivrildi. Ankara’nın gülen yüzüydü. Tebessümü çalınan bir ülkenin son temsilcisiydi.
Boşluğunu doldurmak mümkün değil. Onun ölümüyle Meclis ve siyaset çok şey kaybetti, ‘tebessümünü’ yitirdi.
İsmini ilk kez Zaman’da yayınlanan Nuriye Akman’ın röportajında duydum. ‘Beynelmilel’ filmi yeni vizyona girmişti. Klasik sol ve sanatçı yönetmen profili beklerken bambaşka bir sentezin ürünüyle karşılaşınca sempatim arttı. Sanatının yanında kişiliği ve hikayesi de oldukça renkliydi. Gülen ve güldüren yüzünün arkasında trajik ve dokunaklı bir aile öyküsü barındırıyordu. ‘Beynelmilel’ filmi onun ve ailesinin hayatından izler taşıyordu. “O senin halkın var ya halkın… Ben onun tokadını doğduğum gün yedim!” demesi boşuna değildi.

Solcu baba, Nur talebesi anne
Solcu bir baba ve Risale-i Nur talebesi bir anne… Baba tarafı sosyalistti. Siyaset ve din ailenin dinamiğiydi. Her iki damardan da beslendi. Risale derslerine de gitti, babasının TİP toplantılarına da… Bunları Nuriye Akman’a açık yüreklilikle anlattı. O dönemler sol ve sanat dünyasında din ve kutsallara sempatiyle bakmanın ve yaklaşmanın bir bedeli vardı. O bedeli ödemeyi göze aldı. Doğru bildiğini söylemekten çekinmedi. Farkını gösterdi.
Risale okuyan dayılarını Nuriye Akman’a anlatırken şunları söyledi: “O zamanlar üzerlerinde büyük bir polis baskısı vardı. 15-20 kişilerdi ve her gün bir eve toplanıp birlikte kitap okurlardı. Ben de o dönem bu toplantılara katıldım. 13 yaşıma kadar Risale-i Nur kitaplarını okudum… Evet, kitaplığımın en üstünde durur külliyatım. Ben defalarca farklı gözlerle bakmaya çalıştım Risale-i Nur’lara. Bediüzzaman’ı hayatımın çok önemli bir yerine koydum. Hayatının bütün dönemlerinde zulme uğramış bir insan. Bediüzzaman’ı sadece Kürt kimliğiyle okuyanlar hataya düşer. O, Kürt milliyetçiliği yapmamıştır. Nurların en önemli yanı imanın ihyasıdır. Bugün çözüm için Bediüzzaman Said Nursi, bir aydın, bir öncü olarak kabul edilebilir. Çok geç değil.”

Bugün bile çok cesurca sözler… Bediuzzaman’ı hakkını teslim etmek sol ve Kemalist cenahta hele sanat camiasında ‘yürek’ ister. Sırrı Süreyya ne kadar koca yürekli olduğunu daha o dönem gösterdi. Dosta düşmana ispat etti. Sosyalist bir baba ve Nurlu bir anneden nasıl bir çocuk doğar sorusunun cevabı Sırrı Süreyya’dır. Bir siyasi sentez o. Sol ve muhafazakar sentezi. Ne yazık ki örneği yok denecek kadar az.
Ya babam tutuklu, ya dayılarım!
O röportajdan bir paragraf daha: “Adıyaman’ın iki-üç sosyalist ailesinden birinin çocuğu olarak doğdum. Babam berberlik ederdi, sonra arzuhalcilik yaptı. Belki yazıcılık hüneri oradan geliyordur. Dayılarım da Said-i Nursi’nin talebeleriydi. Ve ben memleketin ahvalini o yaşta anladım: Ya dayım sürgünde ya da hapiste, ya babam cezaevinde ya da değişik mahrumiyetlerde. Hiçbir zaman ikisinin birden dışarıda olduğu bir zaman dilimini görmedi bu ülke…”
Bugün farklı mı? Değil. Yıllar geçti, iktidarlar geldi gitti, dünya değişti ama devletin zulüm politikasında milim gerileme olmadı. Hapishaneler yine ‘siyasi suçlularla’ dolu. Üstelik ağzına kadar… Sırrı Süreyya’nın dayılarının dostları da var hapishanelerde, babasının yoldaşları da…
Değişen bir şey yok yani. Bu toprakların kaderi ve çocukları… Neylersin acıyla yoğrulmuş.
Sırrı Süreyya siyasi tercihini babasından yana yaptı. Sosyalist ve devrimci oldu. Daha lise yıllarında hapisle tanıştı. Üniversite yılları ülkenin en ateşli dönemine denk geldi. Mülkiyede okudu. 12 Eylül rahat bırakır mı? Göz altına alındı, işkenceden geçti ve Mamak’a gönderildi. Tam 7 yıl hapis yattı. Dile kolay. Anlatılmaz, yaşayan bilir ancak. Yaşamının en güzel ve dinamik yılları çalındı.

Hapishaneler insandan çok şeyleri alıp götürür. Mümtazer Türköne’nin sosyal medyadan paylaştığı mesaj çarpıcıydı: “Aynı yıllarda Mamak A Blok’ta hapis yattık. Tam bir vahşet ortamıydı. İşkencelerde, açlık grevlerinde ölenler unutuldu gitti. Bir çoğumuzda kalıcı arazlar kaldı. Bazılarımız bu yüzden erken göçtü. Bana kalırsa Sırrı Süreyya Önder de onlardan biri oldu…”
Acılar, dertler, hayal kırıklıkları aşındırmaz mı insanı? Hele naif ve sanatçı ruhlu Sırrı Süreyya’yı?
Yıllar sonra milletvekili olarak işkencecisiyle yüzleşti Sırrı Süreyya. Sorular sordu, psikolojisini anlamaya çalıştı. Nasıl devletin zulüm yüzü değişmediyse Mamak işkencecisi de aynıydı, hala 12 Eylül 1980’ın şartlarında yaşıyordu. En ufak pişmanlık emaresi göstermedi. Sağ ve soldan o kadar insan ‘Mamak yarasıyla’ yaşamını sürdürmek zorunda kaldı. İşkencenin izlerini bir ömür boyu taşıdılar.
Son hapsini AKP döneminde yattı
Sırrı Süreyya ‘babasının ayak izlerinden gitti’ fakat annesinin dünyasını da ihmal etmedi. Muhafazakar dünya ve değer ve kutsallara barışık ve dost yaşadı. Dini literatür ve jargona hakimiyeti olağanüstüydü. Ölümü anlatırken, “Her nefis ölümü tadıcıdır!” ayetinin Arapçasını okuyabildi. Süleyman Soylu’ya bile, “Hakkımı helal ediyorum!” diyecek kadar gönlü engindi. “Hapishaneler de memlekettendir!”’ dedi.

Son hapsini AKP döneminde yattı. Bugün arkasından göz yaşı döken AKP’liler o gün onu yalnız bıraktı. Yanında hiç kimse yoktu. Sosyal medyada gördüm, Mustafa Varank arkasından güzellemeler yapmış. “Zor zamanında neredeydin? Hapishanede ziyaret edebildin mi?” diye sorarlar adama. Erdoğan da ‘çok üzüldüm’ demiş. Rahatsızlanmadan bir gün önce Saray’daydı. Erdoğan, “Kaç çocuğun var?” diye sormuş. Önder ‘bir’ diye cevap vermiş. Erdoğan, “Az değil mi?” deyince, “Hapishanelerde yatmaktan çocuk yapmaya fırsat bulamadım!” karşılığını vermiş.
Sonrası sessizlik… Erdoğan’ın buna vereceği bir cevap yok çünkü! Onun hapisliğinin en büyük günahı Erdoğan’ın… Herkes biliyor bunu.
Siyaset onu ‘zenginleştirmedi’!
Sırrı Süreyya Önder yıllardır milletvekilliği yaptı fakat siyasetin zenginleştirmediği ender adamlardan biriydi. Yoksul olarak doğdu, babasını küçük yaşta kaybetti, garip yaşadı ve yetim olarak öldü. Kendisi anlattı; başını sokacak ‘benim’ diyebileceği bir evi bile olmadı. Annesine aldığı ev depremde yıkıldı. “Bu hayatı anlamlandırmaya çalıştım. Yetemediğimiz şeyler oldu. Evladım bir de torunum var. Onlar ‘Acaba babamız, dedemiz bizi utandıracak bir şey yaptı mı?’ diye ilerde bakarlarsa yapmadım, yapmamaya çalıştım!” dedi.

Siyasette derin izler, gök kubbede hoş sada bırakıp gitti. Mazlumların sesi oldu. KHK’lıları anlattığı Meclis konuşması yıllarca unutulmayacak. AKP sıralarına dönerek söylediği “Nesiniz siz milletin ekmeğiyle bu kadar oynuyorsunuz?” çıkışı Meclis’in duvarlarında yankılanıp duracak.
Mazlumun rengine kimliğine bakmadı. Çeneden değil yürekten konuştu. Onun için söyledikleri herkesin kalbine dokundu.
Sırrı Süreyya’nın siyasi mirası neydi? Çözüm süreci, KHK sorunu ve mazlumların derdi… Arkasından ahkam kesenler, yeri göğe sığdıramayanlar acaba bu mirasa sahip çıkar mı? Eğer AKP söylediklerinde samimiyse Sırrı Süreyya’nın mirasını sahiplenir, sözlerini yerde bırakmaz.
Ama zor…
AKP dediğin ‘söz ve retorikten’ ibaret. Vicdan, yürek kalp ara ki bulasın… AKP ‘dil ve çene’ demek.
Evet, bu alemden hoş bir sada bırakarak bir Sırrı Süreyya Önder geçti. Hassas ve ince bir kalbi vardı. Bu dünya yufka yürekliler için bir cehennem…
Umarım ötesi ‘cennet’ olur. Allah rahmetiyle muamele etsin…

Allah gani gani rahmet eylesin. Cok uzuldum, sanki bir yakinimi kaybetmis gibi uzuldum. Rabbim ondan razi olsun, Cennetin e kabul buyursun. Bu zalim dunya duzeninde cektikleri an itibariyle bitmistir insallah.
Ardından ağlamak da bir erdem ama ailesi için bir ev alınabilse güzel olurdu…
Yahu siz gerçekten hain misiniz?! Anlamadım gitti. Nedir bu bölücülere, teröristlere mecnun oluşunuz. Yuh! dememek için kendimi zor tutuyorum. Halinizden utanmalısınız!
Ben Sırrı Süreyya olamam elbette.Ama onun mesajlarını anlayabiliyorum.Ben de Nakşı bir baba namazında niyazında bir annenin çocuğuyum.27 Mayıs darbesinde Lise 1 de idim.Bu ülkenin en büyük problemi kendini kurumlar üstü gören Ordu ve işkenceyi tutkuyla yapan polis olmuştur.S.S.Önder de bu ikisinden nasibini alan biriydi..Elbette rey veren ya da verilen AKP liler bu ülkeyi onun binde biri kadar bile sevseydi.Şu anda çok farklı bir konumda olur Hapishaneler de kapasitesini. %30 fazlası çile çekmezdi.