Bu bir ‘Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat’ yazısıdır! [AMERİKA GÜNLÜĞÜ]

ADEM YAVUZ ARSLAN | WASHINGTON Tr724

Yaşı elliye yaklaşanlar hatırlayacaktır.

Televizyonların siyah-beyaz, TRT’nin tek kanal olduğu yıllarda ekranlarda yer alan bir ‘Türkiye tanıtım’ videosu vardı. Dünyanın farklı ülkelerinden insanlara ‘Türkiye’yi duyup duymadıkları, biliyorlarsa izlenimleri’ soruluyordu.

Amerika’da mikrofon tutulan kişi purosundan bir nefes alıp düşündükten sonra “Uzaklarda, Asya’da bir ülke olsa gerek” demişti.

Aradan çok zaman geçti, televizyonlar renklendi, kanallar çoğaldı. İnternet çağ açıp çağ kapattı. Dünya ‘küçüldü’.

Ancak ortalama Amerikalı için Türkiye hala ‘uzaklarda, Asya’da bir ülke’. Tabi ki politika yapıcılar, akademisyenler ve gazeteciler Türkiye’yi tanıyor, biliyor. Fakat gerçekte Amerika’da kimsenin Türkiye ile yatıp kalktığı yok. Sıradan, işinde gücünde olan Amerikalı için Türkiye dünyanın 190 ülkesinden biri.

Bir şekilde Türkiye’yi duyan bilen de Erdoğan sayesinde haberdar denebilir.

ABD Başkenti’ne hergün dünyanın dört bir yanından liderler gelir. Birçoğu haber bile olmaz. Bu durumun tek istisnası Tayyip Erdoğan’dır. Çünkü ister New York’ta olsun ister Washington’da, Erdoğan’ın korumaları mutlaka olay çıkartır, ya gazeteci yada protestocu döverler.

Haliyle gündem olurlar.

Öte yandan, Amerikalı pek haber izlemez ama NBA maçlarını kaçırmaz. Milyonlarca Amerikalı Türkiye cezaevlerindeki bebekleri, gazetecileri, akademisyenleri Erdoğan’ın Enes Kanter’i tutuklatmaya çalışmasıyla duymuş oldu.

MACERA DOLU AMERİKA 

Demem o ki ABD ‘Washington ve politikadan’ ibaret değil.

Bu haftadan itibaren Tr724’te haftasonu gazetesinde yayınlanmak üzere ‘Amerika Günlüğü’ başlığında ‘politika dışı’ konularda da yazılar yazacağım. Çünkü -Rafet El Roman’ın bir dönem popüler olan şarkısında dediği gibi-macera dolu Amerika burası.

Devasa bir ülke ve gerçekten çok renkli.

Tarihi (kastım ülkenin kuruluş hikayesi) kadar sosyolojisi de hayli ilginç ve dünyanın geri kalanına örnek teşkil edebilecek tonla tecrübeye sahip.

Özellikle de bizim gibi demokrasinin eksik, hukukun hiç olmadığı ülkelere ibreti alem olarak gösterilebilecek şeyler yaşanıyor. Mesela ABD’nin sıradışı başkanı Trump herkesin bildiği gibi sıkı bir Twitter kullanıcısı.

Akşam yemeğinde mutlaka McDonalds (Beyaz Saray’a dair çok ilginç ayrıntıları merak edenler için saygın gazeteci Bob Woodward’ın ‘Korku’ isimli kitabını ısrarla tavsiye ederim) yiyen Trump televizyon izledikten sonra erkenden uykuya çekiliyor. Sabah hayli erken kalkıyor ve tweet atıyor. Ardından da Fox Tv’de ‘Foxs and Friends’ adlı programı izliyor. (Trump’ın psikolojisini anlamak için bende bir süre güne ‘Fox and Friends’ izleyerek başladım. Artık A Haber gözüme BBC gibi gözüküyor!)

Trump twitterdan bakan atıyor, bakan kovuyor, savaş çıkarma tehdidinde bulunuyor.

Bu arada kendini eleştirenlere de hiç tahammül göstermeyip blokluyor. Ancak bu noktada ‘Amerika’yı Amerika yapan değerler’ devreye girdi ve ABD yargısı Trump’ın Twitter’da ‘kimseyi bloklayamayacağına’ karar verdi. Bırakın gazeteci tutuklamayı, gazete-televizyon basıp yağmalamayı, ABD yargısı fikir ve ifade özgürlüğünü o kadar kutsuyor ki, Trump’ın atadığı hakimler bile başkanın twitterda takipçi bloklamasını ‘ifade özgürlüğünün ihlali’ olarak görüp karar alıyor.

Trump da ‘ben bu kararı tanımıyorum’ diyemiyor ve paşa paşa bloğu kaldırıyor.


BİR ACEMİNİN BEYZBOL VE TRİBÜN İZLENİMLERİ 

Bir gazeteci ve fotomuhabiri olarak efsane foto muhabiri Robert Capa’nın “Bir fotoğraf iyi değilse yeterince yakın değilsinizdir” felsefesini önemserim. ‘Haber’e yakın olmak, toplumun içinde olmak’ önemlidir.

Gazeteci aynı zamanda iyi bir gözlemcidir. Statlar da gözlem yapmak, toplumu tanımak için iyi bir alternatiftir.

Bende ‘nedir şu beyzbol, Amerikalılar bu oyunda ne buluyorlar?’ diyerek Washington Nationals’ın maçlarını oynadığı Nationals Park’ın yolunu tuttum. Amerikalı dostumla maça saatler kala stadın yakınlarındaki bir restoranda buluştuk. Civardaki restoranlar ağzına kadar doluydu. Hem de çoluk çocuk.

Sonra stadın yolunu tuttuk. Benim için dakka bir gol bir oldu; çünkü trübünlerde taraftar bölümleri yok. İstediğiniz yerden bilet alıp rakip takımın taraftarlarıyla beraber maçı izliyorsunuz. Bir an için düşündüm, Fenerbahçe formamı giyip Galatasaray trübünlerine gitsem ne olur ? Ürperip kendime geldim ve ‘fikri bile kötü’ diyerek maça döndüm.

İsterseniz bu aşamada beyzbol maçına bir virgül koyup ABD’deki spor endüstrisi hakkında bir çerçeve çizmekte fayda var.  Çünkü trübün şiddetinin olmamasının sırrı biraz da spor kültüründen kaynaklanıyor.

Öncelikle şunu belirteyim; ABD’de spor deyince bizdeki gibi -tabi dünyanın büyük bir kısmındaki gibi- akla futbol gelmiyor. Hatta onların ‘futbol’u bizim futboldan çok farklı. Amerikalılar bizim oynadığımız futbola ‘soccer’ diyor.

Onların futbol dediği ‘Amerikan futbolu’.

Amerikan futbolu yanında beyzbol, basketbol, buz hokeyi gibi çok popüler ligler var. Yani bizdeki gibi ‘futbol tekeli’ yok. Daha da ilginci Amerikalılar spor endüstrisini müthiş kurmuşlar. Mesela ligler dünyanın geri kalanında olduğu gibi sonbaharda başlayıp yaz başı bitmiyor. Burada ligler ardı ardına sıralanmış. Yılın her ayı ayrı bir heyecan var.

Amerika’da liglerin yapısı da çok farklı. Bir normal ligler var bir de play-offlar.

Mesela mart başında kolej basketbolunun ‘March Madness’ denen playoffu başlıyor. Nisan’da NBA ve buz hokeyi (NHL) play-offu başlıyor. Mayıs başında ise beyzbol ligi başlıyor. Yaz boyu devam eden beyzbol da ekim ayında şampiyon belli oluyor. Eylül ayında Amerikan Futbol Ligi (NFL) başlıyor ve ocak ayında yapılan playoflarla adeta heyecan zirveye çıkıyor. Öyle ki şubat başında yapılan Süper Bowl finalinde ABD’de hayat duruyor. (Süper Bowl ayrı bir yazı konusu ve üzerinde durmayı da hak ediyor.)  Ardından NBA play-offları var. NBA ayrı bir şölen. Neredeyse bir hastalık Amerikalılar için. Birde bizim futbol ligine benzer futbol ligi de var.

Yani heyecan hiç bitmiyor.

Amerikan liglerinde rekabet var ama ligden düşme yok. Her lig kendi içinde alt liglere ve bölgesel alt gruplara ayrılıyor. Bir normal ligler var bir de playofflar. Playofa katılmak için puan değil galibiyet önemli. Bu yüzden her maç önemli. Yani ligin yarısından sonra zirveye çıkmak diye bir durum yok.

ABD liglerini dünyanın geri kalanından ayıran bir diğer özellik ise sistemin ‘sosyalist’ olması. Siz ‘nasıl yani’ demeden ben anlatayım;

ABD sisteminde büyük ve güçlü takımların büyük transferler yaparak parsayı toplaması, sürekli şampiyon olması diye bir durum yok. Mesela Türkiye’de normal sezonda en çok puanı toplayan şampiyon olur. Doğal olarak bu sistem zengin ve büyük takımların hep şampiyon olmasını doğuruyor. Bir nevi kısır döngü; zenginsen büyük transferler yaparsın, büyük transferler daha çok başarı ve daha çok para getirir.

Bu sistemde küçük takımların hiç bir şansı yoktur. Onlar averaj takımına dönerler. Amerikan liglerindeki bölgesel alt ligler ve playoff sistemi küçük büyük takımı ayrımını ortadan kaldırıyor. Amerikan sistemi ‘eşitlik’ espirisini gözetiyor. Büyük takımların transfere büyük paralar harcamasının önünü kapatıyor. ‘Draft’ denilen transfer havuzu sistemi ve transfere harcanacak paranın ‘üst limiti’nin olması küçük takımları gözetiyor.

Bana en ilginç gelen şeylerden birisi de şu; transfer edilecek ve sözleşmesi biten oyuncuların yer aldığı havuzdan transfer yapmada öncelik ligin alt sıralarındaki takımların. Buradaki amaç büyük takımların yıldız isimleri toplamasını engellemek. Böylece takımlar arasındaki çıta açılmıyor ve hep aynı takımların şampiyonluğa oynamasının önüne geçiliyor. Sistem çok teknik gelebilir. Bende uzun süre çözemedim desem abartı olmaz. Ancak okudukça ‘Amerika kapitalist ama ligleri komünist’diyorsunuz.

MAÇ BAHANE AMAÇ EĞLENCE 

Amerikan sistemine dair parantezi kapatıp beyzbol maçına dönelim. Stadın yolunu tutmadan Wikipedia’dan dersime çalışmıştım. Neyse ki Türkiye gibi değil, burada Wikipedia’ya yasak yok. Oyun nedir, kuralları nasıldır, ‘home run’ nedir vs.

ABD’de stadlar çok büyük, çok konforlu.

Bana en ilginç gelen noktalardan birisi stadı dolduran on binlerce kişinin en az yarısının kadın ve çocuk olmasıydı. Amerikalılar maça eğlenmek için geliyorlar. Bezybol maçı saatler boyunca sürüyor. Seyirciler bu esnada bir şeyler atıştırıyor, içiyor, stadın içinde ‘takılıyor’.

Bizdeki fanatiklik filan yok. Hatta kötü söz bile duymuyorsunuz.

Herkes maça çocuğunu, eşini hatta yaşlı anne babasını da getiriyor.Bir de fanatikler var; onlar ellerinde ajandalar sayıları yazıyor. Dediğim gibi maksat eğlence, maç bahane oluyor.

Sıkı bir Milwaukee Brewers hayranı olan Amerikalı dostumla Washington Nationals taraftarları arasında oturuyorduk. Takımı sayı yaptıkça o coştu, ben gerildim. Bir ara “Niye kimse sana kızmıyor” dediğimi de hatırlıyorum.

Saraçoğlu’nda envai çeşit küfür duymuş, bir sürü şiddete şahit olmuş birisi için ilginç bir tecrübeydi.

Maçların öncesi ve aralarındaki saha şovları ise görülmeye değer. Bu konuda Amerikan Futbolu ve NBA’nın ayrı bir yeri var. Öyle ki Amerikan Futbol Ligi’nin şampiyonluk maçı Süper Bowl’un tek başına 15 milyar dolarlık bir ekonomisi var. 30 saniyelik bir tv reklamı ortalama 5 milyon dolar. Maç biletleri ise servet olabiliyor. Mesela geçen yılki Süper Bowl’da bir bilet 40 bin dolara kadar çıkmıştı.  Bu konuyu ayrıca yazacağım ama bana en ilginç gelen şeylerden birisi de şuydu; milyonlarca Amerikalı Süper Bowl ertesi ‘sick day-hastalık izni’ kullanıp işe gitmiyor.

Dedim ya ‘macera dolu Amerika’ diye. Özetle; Amerikan spor sistemi, ekonomisi ve en önemlisi trübün kültürü hakkında öğrenilecek, örnek alınacak çok şey var.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin