Brexit çağında demokrasiyi ayakta tutma sancısı

YORUM | SÜMEYYE KOCAMAN (OXFORD ÜNİVERSİTESİ, ŞARKİYAT BÖLÜMÜ, ARAŞTIRMACI) 

İngiltere’de yaşayan bir Türkiyeli ve bir tarihçi olarak 2016 yılı benim nazarımda bir dönüm noktası. O yıl, Türkiye’de darbe, dünyada Brexit ve Fransa’da Tarık Ramazan’ın hapse girmesine şahitlik ettik. Aynı yıl, takip ettiğim Amerikalı Müslüman liderler hakkında da çeşitli suçlamalar yaşandı. O yıldan sonra üniversitelerde kolonyalizm karşıtı söylemler yıpranmaya başlayan demokrasi inancına karşı ortaya çıkan gür seslerden biri hâline geldi. Bir taraftan kolonyalizm savunması yapan akademisyenler de tabi ki tartışmaya dahil oldu. Bütün bunlar fikir ve ekonomi tarihinden analizler değil. Nitekim, bu tartışmalar, insanların duygu dünyalarını alt üst etti.

Duygu tarihi çalışmalarında ‘duygusal cemaatler’ şeklinde bir tanımlama var. Bu kavram, önemli kırılma noktalarında ayrışan veya yakınlaşan insan kitlelerini birer duygu etrafında birleşen sosyolojik örnekler olarak ele alıyor. 2016 yılı duyguların havada uçuştuğu, fikir ve duyguların birbirinden ayrılmasının çok zor olduğu bir yıldı ve artçı şiddetleri hala devam ediyor. İstediğimiz kadar okumuş yahut okumamış olalım, duygular hepimizi yönlendirebiliyor. İçimizde düğümlenmiş kalmış ve rahata erememiş duygular zamanla içimizde bataklıklar oluşturup bizi içine çekiyor. O bataklıkları temiz hava, bol nefes, ve bol güneş ile, salim bir akıl ile kurutmak ve travma tedavileri almak ise, içimizde kaybettiğimiz gün ışığı ve ısısını yeniden hissetmemize vesile oluyor. Bir bakıyoruz ki, duygularımız iyileşince fikirlerimiz de değişiyor.

Bunu yıllardır dünyanın önde gelen üniversitelerinde araştırmacı olarak çalışan bir insan olarak hem kendimde hem de çevremde, birçok “sarık üzerinde beyin”de, yani hayatını beyni ile kazanıp yaşayan entelektüel, araştırmacı ve düşünürde de yakından gözlemliyorum.

18. asır sonrası dünya tarihi çalışan insanlardan biri olarak radarımda belli kavramlar var. Bu kavramlar, ne zaman yüzeye farklı isimlendirmelerle çıksa, bir kriz kapıda demektir ve bunun duygusal kodları yazılmaktadır. Bu kavramlardan başlıcaları: İslam, Doğu-Batı tartışması ve serbest ticaret. 18. asırda İslam’ın adı “Muhammedanism” idi ve bir “Doğu problemi” vardı. İslam hukuku ve teknolojik gerilik de bu Doğu sorununun en büyük parçası idi. Şimdilerde Türkiye üzerinden yeniden bir “Doğu sorunu” canlanıyor. O zamanlar İngiltere’nin öncülük ettiği bir serbest ticaret ve beraberinde gelen anayasacılık akımı vardı, şimdi İngiltere liderliğinde sınırlı ticari ilişkiler eksenli bir dünya ortaya çıkıyor. Bu iki süreçte de ortaya dökülen ve ayağa düşen kelimeler aynı: İslam, Doğu-Batı, ve serbest ticaret (bu sefer karşıtlığı).

Bu kavramlar etrafında dünya savaş ve barış tarihi yazılabilir. Şimdi de hayli tartışmalı olan bu kavramların çokça konuşulduğu 2021 yılında, pandeminin de etkisi ile ekonomi gittikçe küçülüyor ve sınırlar kapatılıyor. Keşke bu sınırlar sadece maddi sınırlarla sınırlı kalsaydı. Toplumlar da birbirine karşı sınırlarını agresif biçimde belirginleştiriyor. Ekonomik milliyetçilikler artıyor, hatta pandemi milliyetçiliği diye de bir kavram türedi. Bu konjonktürde organize olabilme motivasyonu yüksek her türlü sivil toplum örgütüne önemli görevler düşüyor. Bunların başında da demokrasi kültürünün muhafaza edilmesi ve yaygınlaştırılması geliyor. Ancak bu nasıl yapılabilir?

***

Burada sözü Hizmet felsefesine gönül vermiş kitlelere getirmek istiyorum. Ben Hizmet Hareketi’nin içinde doğdum. Küçüklüğümden beri birçok hizmet anlayışı ve yorumu gözlemledim. Birçok farklılık ve benzerliklere şahit oldum. Bu bana, hem Hizmet’in içinden hem de dışından bir perspektif kazandırdı. Hizmet’i çoğu zaman babamın ve arkadaşlarının dünyası olarak gördüm. Kişisel olarak aklıma yatan şekli ile elimden geldiğince bir parçası olmak istedim. Ancak kendimi sürekli bir katılımcı, gözlemci olarak hissettim. Bunda babamın Hizmet ile ilgili evde istemeden sergilediği tutum, stres ve üzüntü kaynaklı hastalıkları, büyük bir etken idi.

Akademisyen çocuklarının, anne babalarının çilesini görünce sanata yahut başka mesleklere kayması gibi, Hizmet’in içine doğan birçok çocukta da benim yaşadığım mesafeli bir destek verme kaygısı ortaya çıktı. Bu yazıda bu konunun analizini yapacak değilim, o analizi şimdilik başka araştırmacılara bırakıyorum. Burada bunlardan bahsetme nedenim, kırk yıl sonra babamın aslında bir içselleştirilmiş demokrasi mücadelesi verdiğini anlamam ve bu değerin de yaşadığımız Brexit Çağı’nda ne kadar da kıymetli ve yitik bir değer olduğunu fark etmemdir.

Şerafettin Kocaman, Hakk'a yürüdü

Babam Şerafeddin Kocaman 2012 yılında bir emekli öğretmen olarak aşure gününe denk gelen bir öğretmenler gününde bir Cuma sabahı vefat ettiğinde çok stresli bir işi olduğunu biliyorduk ancak hiçbir insan hakkında konuşmadığı için neler olduğunu hiçbir zaman öğrenmedik ve araştırmak da istemedik. Çünkü babamın sessizliği ve kastî yumuşaklığı onun için tasavvufi bir ahlak ve tecrübe idi. Uzun uzun kıldığı namazlarında duygularını harmanladığını, sindiremediği sıkıntılarını hazmettiğini düşünüyorum. Katlanmak zorunda kaldığı acıları seccadesinde Allah ile sohbet ederek sağaltıyor olmalıydı.

Vefatından önce bir ziyaretçi hastanede bana dedi ki, “Hararetli konuşmalara ve tartışmalara katılmazdı. Ona sorardık, sizin hiç mi şikayetiniz yahut derdiniz yok. O da derdi ki, burada tartışılan konularda temel kaynaklarımızda ne denmiş, bilmiyorum. Onu öğrendikten sonra yorum yapabilirim.” Hakikaten eve yorgun argın gelir, kitaplığındaki yeşil kırmızı siyah renkli kurşun kalemlerini ve kitaplarını çıkartır, bir lise öğrencisi gibi masaya oturur, altını çize çize okur, sonra da uzun uzun namaz kılardı. Kimseye laf çarpıtmak için değil, gerçekten yeniden öğrenmek için okur ve sürekli ana kaynakları defalarca döne döne okumayı teşvik ederdi.

Yıllarca hizmetin çok zor ve acı verici bir tecrübe ve hayat olduğuna inandım ve hep kenarında durdum. Bunda kendi yaşadığım incitilmişlikler ve dışlanmalar da etkili oldu. Şimdi anlıyorum ki babamın verdiği mücadele bir demokrasiyi hazmetme, içselleştirilmiş demokrasi kazanma ve hayatına hayat edinme mücadelesiymiş. Demokrasi kitaplarında bu kadar derin bir demokrasi anlayışının tartışıldığını görmedim. Tasavvufi eserlerin de bu nazardan ele alınıp alınmadığını bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla böyle bir analiz yok. Bunlar yeni şeyler. “Örnekleri Kendinden Bir Hareketin” ortaya koyduğu ve henüz dünyanın belki de tanımadığı anlamadığı ve tanışmadığı felsefi, tasavvufi ve pratik hayat örnekleri.

Böyle bir mücadele için bir ömür verilebilir. Acısından insanlar dünyadaki hayatlarına veda etse de Hakk’ın huzuruna değerleri için yaşamış ve öylece ölmüş bir insan olarak çıkmak, onca acısına rağmen, bence dünya hayatını çok değerli kılıyor. Bizim Hizmet diye tartıştığımız, filan falan isimler kim ne demiş şeklinde takip ettiğimiz şey, aslında global tarih ve şu anki dünya konjonktüründe bir demokrasi hareketi. Şu an bunu idrak edemiyor olmamız bunun böyle olmadığı anlamına gelmez. Hz Mevlana’yı da yaşadığı çağda çok az insan anlamıştı.

Hizmet’e, 18 ve 19. asrın din algısı ile yaklaşan insanlar, hala Bernard Lewis akımı gibi akademide çok geride kalmış ama günlük hayatta hala çokça konuşulan ve maalesef kabul gören İslam ve demokrasi çelişkisi şeklinde yaklaşabilirler. Hakeza alt yapı üst yapı analizi de eskimiş Marksist felsefenin en eski versiyonu. Sosyal bilimlerde bir sürü post-Marksist teori ve sonrasında da değişik ilim ve fikir akımları ortaya çıktı. Gücün merkezden ziyade bir etkileşim sürecinde ortaya çıktığını ve sürekli el değiştirdiğini anlatan Michel Foucault bile nispeten eski ama eskimeyen bir teorisyen.

Ne var ki onun analizleri hala halka inememiş gibi duruyor. Din ve Hizmet analizleri hala 18. asır retorikleri içinde ele alınıyor. Şöyle düşünün, yirmi birinci asırda on sekizinci yüzyıl felsefesi ile İslam’ı ve Hizmet’i tanımlıyor yaygın söylem. Ve sizi de tüketim aracı olarak kullanıyor. Oysa ‘Örnekleri Kendinden Bir Hareket’ ifadesi Hizmet’i kendi geliştirdiği terminolojinin kültür ve ortamı dışında anlamanın mümkün olmadığını ifade ediyor. Buna rağmen bir tarihçinin kendi nazarını bir metne dikte etmesi gibi, Hizmet analizleri de manipüle ediliyor. Tarihte buna zaman aşımı anlamında ‘anakronistik’ okuma denir, her zaman diliminin kendi zemini içinde ele alınması gerekir, ve bunu bilemeyiz, onun için tarihçi araştırma yapar.

Bugün bir Osmanlı tarihçisi nasıl Batı’da gelişmiş kavramları doğrudan Osmanlı tarihinde ‘modernite’ var mıydı şeklinde soramaz çünkü o kavramın Osmanlı’daki karşılıklarını bilmesi araştırması ve nasıl bir anlayış olduğunu anlaması gerekir, aynı şekilde, Orta Doğu’da ortaya çıkan hareketleri de bildiğimiz kavramlarla değil o hareketlerin  kendi ortamları, zeminleri, ve onları nasıl tartıştıklarını araştırarak anlayabiliriz. Ancak, şu an Hizmet anlayışı, bocalama bir Batılı literatür daha da kötüsü, hatta aktüel Batılı bile değil, 18. asır din algısı ve mantalitesi üzerinden tartışılıyor. Bilindik tartışmalardan biri de “neo-Osmanlıcılık”, ama meselenin bir başka yönü daha var. ‘Doğu problemi’ aynı II. Abdülhamid devrindeki gibi yeniden hortluyor. Hizmet insanları bu zeminde tüketici ve üretici olmayı reddetmeli. Hizmet ettiğini zannederken kendinden başka bir şeye dönüşmemeli. Bunun yolu da ana kaynakları defalarca ve yeniden öğrenmekten geçiyor.

***

Twitter's free speech dilemma | The Indian Express

Twitter’da birçok tartışma var. Bir tarihçi ve duygular üzerine düşünen bir insan olarak biliyorum ki, yaşadığımız zamanı anlamak için içinde yaşadığımız şartlardan biraz dışarı çıkabilmek gerekiyor. Tarihçiler geçmişe bakarken o dönemin şartlarını öğrenip  zamanın ruhunu anlamaya çalışırlar. İnsanların verdikleri tepkileri, geliştirdikleri anlayışları, bulundukları şart ve zeminlerde ne gibi eserler ortaya koyduklarına, yahut koymadıklarına bakarlar. Oysa bence Twitter, insanı hem bulunduğu ortamın şartlarına iyice gömüyor hem de kendini ve çevresini sağlıklı değerlendirme mesafesini ortadan kaldırıyor. O yüzden aktif bir Twitter kullanıcısı değilim. Orada yazılacak şeylerin ‘duygusal rejimler’ icat etmede devletler ve çeşitli güç odaklarınca çok verimli bir platform sağladığını düşünüyorum. Bu konuda bir çok çalışma da var, sosyal medya kullanımının Arap (Son)Baharı’na etkisi gibi.

Eskiden farklı teknolojilerle yapılan sosyal mühendislik için bugün Twitter oldukça verimli bir zemin. Duyguların çatıştığı bir zeminde fikirler sesini yitiriyor ve insanlar manipülasyona açık hale geliyor. Tabi ki dünyaya sesini duyurmak isteyenler için sosyal medya önemli. Ne var ki, orada icat edilen ve piyasa sürülen duygusal rejimler ve cemaatler hakkında herkesin bilgili olması ve ona göre perspektifi yeniden ayarlaması, sesini duyurmaya çalışan Twitter kullanıcılarının ve haberleri oradan takip edenlerin farkında olması gereken gerçekler.

Mesela, orada bir İslam imajı oluşuyor ve İslam’ın derinliğini 140 harfle katledebiliyor. Birçok inişi çıkışı olan hislerin içinde felsefi ve manevi derinliği asırlardır mücelletler oluşturmuş ve araştırılmayı bekleyen bilgi birikimi bir duygusal şiddetin içinde yok olabiliyor. Oysa benim İslam’ım içselleştirilmiş demokrasinin en kuvvetli yaşandığı bir zemin. Bu İslam’ı Hizmet felsefesi “başkası için yaşamak ve insanlara rağmen beraberliği tercih etmek” şeklinde özetliyor. Bu kadar kıymetli bir hazineyi, duygusal rejimlerin kol attığı gayet sığ tartışmaların döndüğü bir zemine taşımak ona haksızlık olacaktır.

Asırlardır insanlar İslam ve demokrasinin uyumunu veya uyumsuzluğunu tartışıyor. Hizmet felsefini bu noktada tekrar hatırlamaya ihtiyacımız var. İnsanlar niye hizmet etti? Temelde “insana hizmetin Allah’a hizmet olduğu” inancı vardı. Ne var ki bu inancı hayata hayat edinmek hiç de kolay değildi. En başından beri Hizmet Hareketi içinde birbirine çok zıt fıtrat ve alt yapıdan gelen insanlar arasında birçok uyumsuzluklar yaşandı. Bunları bilmiyor olmamızın nedeni gıybetin haram olduğuna inanan bir dinin öğretisini hayatına geçiren kadın ve erkeklerden dolayıdır.

Bir çocuk olarak babamın iş yerinde geldiği zamanki yorgunluk ve üzüntülerine hep şahit oldum. Ama hiç anlatmadı. Tek bir kelime ile dert yanmadı. Çıra oldu yandı ama gıybet etmedi. Çünkü babam için asıl mesele Allah ile olan ilişkisiydi. En acı ve şiddetli hadiseleri bile seccadesinde hazmetti. Biz seyrettik, elimizden geldiğince destek verdik. Ama ne olduğunu onun gıybet hassasiyetine saygımızdan ötürü ne biz sorduk ne de o anlattı. Yeri geldi, benim derdim için beraber ağladık, ama onun iş yerinde ne oldu, ne derdi vardı, hiçbirimiz bilmeyiz. İçten içe yanan ama etrafına ısı, ışık, şefkat saçan bir soba gibiydi.

Bu tartışmalar olduğunda hayıflandım. Dedim ki keşke babam bana biraz Hizmet içi diplomasi dersi verseydi. Ayrıca, niye Hizmet’in dışlanma geçmişini Hizmet’tekiler dahil kimse bilmiyor, niye İslamcılar’ın baştan beri daha ilk günden itibaren nefreti olduğunu insanlar anlatmıyor, diye düşündüm. Şimdi anlıyorum ki, derslerin en büyüğünü vermiş: İman, huzur, edep, ve aşk ahlakı dersi.

Dünyanın sizi dünyaya çekip kendi bataklığında yutmaya çalıştığı zamanlarda eteğini silkeleyip seccadesine koşma ve çözümü orada arama dersi vermiş. Toplumsal problemler karşısında konuşma değil, ana kaynaklara tekrar dönme ve bir çocuk heyecanıyla yeniden öğrenme dersi vermiş. Tartışma ortamının hakikatlerin doğmasına mani olduğu, üstüne üstelik de ‘rüzgar’ımızı, topluma inancımızı, birlikteliğimizi yok edeceği dersi vermiş. Herkesi pür heyecan ve dikkat dinlerdi. Çocuklarından bile öğrenmeye son derece açıktı. Benim gibi her şeyin nedenini niçinini sürekli soran ve her şeyi konuşup sorgulayan bir çocuğunu bile bir ömür hiç bıkmadan sesini mimiklerini değiştirmeden büyük bir şefkat ve sabırla dinledi. Ders verir gibi tepeden konuşmak yerine hep ana kaynaklara ve okumaya ve kendim için araştırıp öğrenmeye teşvik etti. Ne var ki, Hizmet’te herkesin onun gibi olmadığını öğrenmek çok zamanımı almadı. (Bilvesile babam için bir Fatiha okursanız çok sevinirim).

Bir idareci olarak onun işi çok zor olmalıydı. Yıllar sonra birçok üniversitede idarecilik yapan Amerikalı, İngiliz diplomat ve hoca arkadaşım oldu ve hepsinde aynı zorluğu ve yorgunluğu gördüm. O zaman bunun Hizmet değil, bir insan sorunu olduğunu anladım. Ancak problemleri çok olan yerlerde verimlilik çok düşük oluyordu. Hizmet kurumlarında bunun böyle olmadığını düşündüm. Sonra nedenini anladım: Rağmenlere rağmen, Allah rızası için beraber iş yapmaya devam etmek, yani tasavvufi bir zeminde içselleştirilmiş bir demokrasi ahlakının ortaya çıkması.

İsterseniz buna bir çeşit Protestan ahlakı ile beraber bir çeşit kapitalizm ve onun beraberinde burjuva, ‘fikir işçileri’ ve demokrasinin doğuşu şeklinde yaklaşıp Osmanlı’dan itibaren bu kavramları ele alıp Batı’daki benzerine benzerlik ve farklılıklarını bir akademik çalışma yapabilirsiniz.

Benim şimdilik acizane kanaatim, bunun, ‘örnekleri kendinden’ ve içselleştirilmiş bir demokrasi kültürü olduğudur. Neticeleri de Türkiye tarihine emanet edilmiştir. Hizmet Hareketi’nin ülkeden kovulması ve hapse atılması ile ülkede geride kalan demokrasi kültürünün ne kadar zayıf olduğunu hep beraber görüyoruz. Bu da böyle bir kültürün bir zamanlar Türkiye’ye kattığı değeri ispat eden delillerden biridir. Allah bize hadiselerin eli ile diyor ki, şimdi bu kültürü gidin bütün dünyaya yayın.

İnsanlık demokrasinin can çekiştiği bir dönüm noktasından geçiyor. Kendi derdinizi bırakın, insana hizmet edin, demokrasiyi her yerde savunun, ve yaşanan bir kültür olarak temsil edin. İnandığınız değerler evrensel değerler, onlar için kimseye hesap vermeniz gerekmediği gibi başta Türkiye olmak üzere birçok yerde demokrasiye katkılarınızdan dolayı ödüllendirilmeyi hak ediyorsunuz. Her şeye ve herkese rağmen kendiniz olarak kalın ve demokrasiye tekrar sahip çıkın. Kavgalarınız da her şeye rağmen değerlerinize sahip çıkmanız da sizin içselleştirilmiş bir demokrasi ahlakınız olduğunu ortaya koyuyor. Kimin size ne dediği, nasıl tanımladığı önemli değil, siz kendinizi tanıyor ve biliyorsunuz.

***

Bütün bunları niye yazdım? Şunun için: Hizmet bir odadaki fil gibi, hiçbirimiz şu an onu tanımlayacak uzak bakış açısına sahip değiliz çünkü yaşadığımız zamanın çocuklarıyız. Bu akvaryumdaki balığın kendisini suyun dışından bir nazarla anlamaya çalışması gibi. Zaman ve zemin duygularımıza ve fikirlerimize hükmediyor. Tarihi açıdan bakmak belki uzaktan ve nispeten biraz daha objektif bir bakış getirebilir.

Hizmet’in geçmişine bakalım. Orada olanlar şimdi kader defterlerinin sayfalarında. İman nazarı ile bakınca, her şeyin Yaratanı nazarından ikinci bir okuma yapmak mümkün. Buradan da şöyle bir neticeye varılabilir: Hizmet’in ilk başlarından beri bir sürü kavga olmuş, kalan da olmuş giden de, bir sürü insan fitne ve iftiraya da maruz kalmış, şimdi de bunlar olmaya devam ediyor. Geçmişteki hararetli tartışmalara şahitlik edenler yeniden düşünmeli, bizim gibi yetersiz insanlara rağmen Allah bunca nimet verdi ise, burada konu sen ben o değil, Allah’ın lütufları olmalıdır. Bunun da bir nedeni olsa gerek. İnsana hizmet Allah’ın yeryüzünde olmasını istediği bir felsefe olsa gerek.

Hizmet felsefesi bir barış kalkanı gibi. O olmasaydı belki de toplumda fitne ve fesat daha çok yaygınlaşacaktı. Hapisteki hali ile, onu zindana koyan ülkesinin ikinci dünya savaşına girmemesine şükreden Bediüzzaman Hazretleri’ni hatırlayın. 1970’lerde sokak kavgalarının ortasında köy köy kasaba kasaba şehir şehir, gece gündüz gezip “Sokağa dökülmeyin, şiddete sarılmayın,” diyen Hocaefendi’yi hatırlayın. “Bu ağlamayı durdurmak için yavru” başlığı ile çıkan ilk Sızıntı nüshasında gelecek nesillere barış dolu bir dünya bırakma motivasyonun insana hizmette en büyük hedef olduğunu hatırlayın.

Ve günümüze gelin: Brexit ile parçalanma eşiğinde bir Avrupa Birliği, otoriterliğin alternatif olabileceğine inancının İngiltere’de ve en yüksek diplomatlar arasında bile artmaya başlaması, Brexit sonrası garip bir paradoks olsa da halkın oyuna güvenin zayıflaması ile otoriterliğin bir ihtiyaç olduğuna inanların çoğalması beni aşırı derecede endişelendiriyor. Ve çocukluk hafızamın en derinlerine yerleşmiş, Hocaefendi’nin cümlesini hatırlıyorum: “Demokrasi’den geri dönüş yok.” Ama en akıllı insanlar bile yan çizmeye başladılar.

Bir otoriterlik duygusal rejimi dünyayı sarsıyor. Bizi bir bataklığa çekiyor. İngiltere nükleer silahlarını artırdı, asker sayısını azalttı. Hocaefendi’nin hep vurguladığı bir endişedir nükleer silahlar. Ve hep tavsiyesi barış adaları kurmak olmuştur. Belki en çok bilinen vecizesi şudur: “Aç sineni açabildiğin kadar, ummanlar gibi olsun, gönlüne sığdıramadığın tek bir gönül kalmasın.” Rusça’yı kaba bulur sevmezdim, sadece bu tavsiye için Rusça harika bir polisiye dizi izledim ve önyargım kırıldı. Ne var ki, kalbime sığdıramadığım şeylerin sayısı 2016’dan bu yana bayağı arttı. O yüzden yeniden kendim olup tekrar Hizmet’le tanışmaya ihtiyacım var. Sanırım buna travma sonrası hepimizin ihtiyacı var.

Sevgili Hizmet gönüllüleri, kendi kavgalarınızdan lütfen başınızı kaldırıp inandığınız değerlerle Allah’ın 2016’dan sonra, yani Brexit sonrası, sizi dünyanın dört bir yanına niye savurduğuna bakın. Bu Hizmet şan şöhret falan filan, onun bunun için değil, bir şeylere, insanlara ve hadiselere rağmen yapılan o yüzden de sadece ‘Allah için’ olan bir insanlığa hizmet hareketidir. Bugünkü kavgaların çok daha fazlası Hizmet’in eski günlerinde de vardı, ancak insanlar meseleleri, birbirlerine rağmen, nefislerine çok zor gelmesine rağmen, Allah katında makbul olması ümidi ile, aktif bir dua olarak ele aldı ve insana hizmeti insana rağmen yapmaya devam etti.

İlk günden beri Hizmet insanları, çile insanı olmayı kabul etti. Kenara çekilip dervişlik yerine insan içinde kalıp kardeş acısı yaşamayı tercih ettiler. Bir dünya barışı için siz, size yapılan acımasızlığı ve haksızlığı affetmişsiniz, çok değil. Belki Allah da bizim hatalarımı örter. Belki acısını çektiğimiz insanlar bizim olumsuz ibadetler hanemizde bizlerin de ahiretinin kurtulmasına birer vesile olur. Belki de yaşadığımız  asır, biz hakkıyla ibadet edene kadar bizi, olumsuz ibadetler yapma ve insan çilesi çekmeye bizi mahkum etmiştir. Sonsuzluk yolculuğunda biraz acı çekmiş olmamız da bir lütuf olarak görülebilir.

***

Üç yıl Kur’an Kursu’nda okudum. Oradaki ahlakın müdür değişmeden önce ve sonra da nasıl olduğunu ve ortaya çıkan İslam anlayışının farkını da gördüm. Yeni müdürümüz çok daha liberal, anlayışlı, ve sevecendi. Kestane Pazarı’ndan Hocaefendi’nin öğrencilerindendi. O geldikten sonra hafızlık yapanların ellerine hata yaptıklarında terlikle vurmak yasaklandı. Gündüzlü olarak Arapça okumama izin çıktı. Kursta Risale-i Nur bulundurma yasağı sona erdi. Ben küçükken Hizmet henüz bir hareket değildi ama daha o günlerden beri Kur’an Kursu’nda ablalarımın öğretmenleri derslerde olmadık yerde Hocaefendi’ye hakaret etmeyi vazife biliyorlardı. Oysa Hizmet dediğimiz birkaç Nakşi, Kadiri ve Risale-i Nur okuyan kadının uzun uzun Kur’an okuması sonrasında da önemli ehl-i tarik liderlerin ve Risalelerin okunduğu küçük sohbet gruplarından ibaretti.

O günlerden bugünlere bu kadar büyük bir hareketin doğacağını hiçbirimiz tahmin edemezdik. Elbette bunda bastığı halıya eskitme parası veren hassasiyette, yaşadığı söylediklerinden en az on kat fazla olan bir dini lider portföyünün etkisi vardı, ama Hekimoğlu İsmail’in dediği gibi, yıllardır İslami hayatı da yazıları da göz önünde olan insanların hiçbiri böyle bir hareket oluşturamamıştı. Ve bundan bu işin ardında Allah olduğunu çok net görmek mümkündü. Tabi ki bunu görmek ve kabul etmek, Allah’ın yoktan var eden, kudret ve şefkat sahibi bir Allah olduğuna inanmayı gerektiriyor öncelikle.

Kader açısından ve imani noktadan bakılırsa, Hizmet dediğimiz felsefe, senin benim onun üzerinde ve ötesindedir. Dünyanın şu an demokrasiye tekrar inanmaya ihtiyacı var. Hizmet insanları demokrasiyi tasavvufi bir erdem olarak içselleştirmiş bireyler olarak bu noktada önemli bir sorumluluk altında. Bu tarihi bir vazife. Kendi dertlerimize heba yahut feda edemeyiz. Başlarımızı cemaat, hizmet, vs. tartışmalarından çıkarıp dünyayı görme zamanı. Cemaat içinde yok ise bir teftiş ve uzmanlar heyeti kurulsun, bütün tartışmaları takip eden, gelen taleplere cevap veren onlar olsun. Kaldı ki benim küçüklüğümde bile vardı. En başından beri her kuruşun kaydı ve hesabı açıktı. Şimdi ne nedir, ne değildir bilemiyorum. Demokrasinin zamanı geçmeden harekete geçmek gerekiyor. Dünya kritik bir eşikte.

Umulur ki, bizim demokrasi aşkımızı Allah bir dua olarak kabul eder ve başta içimizdeki travmalar olmak üzere bu aşk ile şahsi acılarımızı da tedavi eder ve Yemen’de Afrika’da açlıktan savaştan ölenlerden İngiltere’de sokakta kalmış çocuklara kadar, kendini çocukların göz yaşlarını dindirmeye adamış bir insanlığa hizmet felsefisi bizlerin de elinden tutar da dünyamızı cennetlere ve ötelere olan yolculuğumuzu da sonsuzluğa ve Peygamberlere komşuluğuna çevirir. Belki bizden sonraki nesiller bizden daha mutlu bir  dünya bulsun diye, şimdi her şeye ve herkese rağmen yeniden insana hizmet etme ve yeniden demokrasi aşkı ile kıtaları aydınlatmak için birer çıra olmak zamanı.

Şimdi her şeye rağmen ve sadece Allah için yeniden hizmet zamanı. Şimdi dünya barışı ve demokrasinin hayatta kalması için kendimize ve birbirimize rağmen yeniden insana ve insanlığa hizmet zamanı. İnsanın değerini yeniden öğrenme zamanı.

Bütün dünyadaki bu ağlamanın dinmesi için yavru… Senin için. Ömrümüz yetsin yetmesin, her ırktan dinden dilden ve renkten nesiller için. Ve sadece Allah için. Çünkü, O razı olsa fakat herkes küsse ne önemi var, herkes peşinden koşsa fakat Allah razı değilse ne değeri var.

İyilik yap, denize at, sadece Hâlık bilsin. Arada Twitter’a da atabilirsin. Bol kötülük olan bir yerde azıcık iyilik bir insana bir tebessüm getirse, bir hizmet demektir.

Hemen ifade edeyim, bu yazı bir “konuşmayın tartışmayın soru sormayın” yazısı değil. Bu yazı her şeyi her zaman yapabiliriz, birisi diğerine mani değil, önemli olan kendi üslubumuzu bulalım ve kendi değerlerimizden ve evrensel insani değerlerden uzaklaşmadan yeni ülkelerimizde yeni kimliklerimizi edinelim ve insana hizmet aşkı ve felsefesini, yeniden kendimiz ve yeni dünyalarımız için keşfedelim yazısı. Bu yazı, daha iyi bir içselleştirilmiş demokrasiyi nasıl elde ederiz, bunun tasavvufi dinamikleri neler, bunu toplumsal olarak nasıl uygulayabiliriz sorusunu sormaya, düşünmeye, araştırmaya teşvik yazısı.

Her Orta Doğu uzmanının yaşananların dehşetine birebir şahit olmasına rağmen yaşamaya devam edebilmesi için azıcık Leyla, azıcık Mecnun, biraz da komedyen olması gerekir, diyordum ki yaşadıklarımız neticesinde abdallara karışmanın çok da kötü olmadığını Yunus Emre hatırlatmış oldu. Şiirini aşağıda göreceksiniz.

Yolunuza çıkan Hızır, kapınızı çalan Hazret-i Mevlana, elinizden tutan Peygamber (sas) olsun. Herkese ‘yüzlerin güldüğü’ bir öte dünya buluşmasına layık güzel bir ömür dileyerek, sizi dertleri ‘aşk elçisi’ bilen Yunus’un çölleri gülistana, zindanları cennetlere çeviren iman nazarını,  yaşadığı dertler neticesi, kendine sakladığı Allah aşkının kamuya malum hale gelişini anlattığı şiiri ile baş başa bırakıyorum…

Yine geldi aşk elçisi,

Yine doldu meydânımız.

Yine teferrücgâh oldu,

Sağlı sollu dört yanımız.

Yine mahfiller düzüldü,

Yine badyalar kuruldu.

Yine kadehler sunuldu,

Esrik oldu bu canımız.

Ev içi aşk ile doldu,

Ulu kişi âşık oldu.

Canlarımız hayran oldu,

Aşk tahtına binenimiz.

Bir nicemiz Leylî oldu,

Bir nicemiz Mecnûn oldu.

Bir nicemiz Ferhâd oldu,

Aşktan haber alanımız.

Meydanımız meydan oldu,

Canlarımız hayran oldu.

Her dem arşa seyrân oldu,

Hazret oldu revânımız.

Düşmüş idik O kaldırdı,

Birliğin bize bildirdi.

İçimize aşk doldurdu,

Dürüst oldu imânımız.

Sorar isen aşk nerdedir?

Nerde istersen ordadır.

Hem gönülde hem candadır,

Hiç kalmadı gümânımız.

Yunus aşkın vasfın söyler,

Gerçeklere haber eyler.

Mahrumların canı göyner,

Aşkâr oldu pinhânımız.

Yunus Emre

9 YORUMLAR

  1. Sayın Kocaman güzel bir yazı kaleme almış.
    Ancak konu o kadar dağılmış ki bir çok kişi muhtemelen sonuna kadar okuyamayacak.
    Tavsiyem daha kısa ve net bir şekilde, bir plan dahilinde meramını anlatması. Bunun için alt başlıklar kullanılabilir.
    Bu eleştiri lütfen aşkını şevkini kırmasın.
    Yeni sesler her zaman bir zenginliktir.
    Teşekkürler

  2. “2016 yılı benim nazarımda bir dönüm noktası. O yıl, Türkiye’de darbe, dünyada Brexit ve Fransa’da Tarık Ramazan’ın hapse girmesine şahitlik ettik.” (Sümeyye KOCAMAN)
    İyi de Tarık Ramazan, Fransa ve İsviçre’de üç kadına tecavüz suçlaması ile tutuklandı. İddialar karşısında ne kendisi ne de avukatları bir açıklama yapamadı. Daha sonra da şartlı tahliye edildi.
    Şimdi soru şu. Tarık Ramazan’ın tutuklanması, sizin nazarınızda niçin bir dönüm noktası oldu? Bu tutuklamanın Türkiye’de darbe ve Brexit’le ortak yanı ne?

  3. Enfes bir yazı, biraz uzun ama kesinlikle her cümlesi okumaya değer. Türkiye’de din sosyolojisi alanında Hizmet Hareketiyle ilgili makaleleri okuduğumda benzer şeyleri hissedip düşünmüştüm, batıdan uyarlama değerlendirmeler o kadar sırıtıyordu ki.. Gerçekten “örnekleri kendinden bir hareket”..

    “Bu İslam’ı Hizmet felsefesi “başkası için yaşamak ve insanlara rağmen beraberliği tercih etmek” şeklinde özetliyor. Bu kadar kıymetli bir hazineyi, duygusal rejimlerin kol attığı gayet sığ tartışmaların döndüğü bir zemine taşımak ona haksızlık olacaktır.”

  4. Güzel bir insanın değerli evladı Sümeyye Hanımefendi, ne iyi etmişsiniz bu yazıyı yazarak!
    Bütün kalbimle bahsettiğiniz taraftayım.
    Haklı olarak metnin dağınıklığına takılan okuyucular olmuş, evet ama bu bir duygu patlaması, hatta bir isyan içinden geçtiğimiz ifritten dönemin hadisatına karşı.. O nedenle, bir deneme yazısında arayacağım hususları aramadım bu yazıda. ‘Dertli söylegen olur’ kabilinden bakıyorum yazının uzunluğuna da…
    Elinize, kolunuza, yüreğinize sağlık…

  5. yazı yazarın zihninden geçenlerin bir düzenlemeye tabi tutulmadan kağıda boca edilmiş izlenimi veriyor. yazarın babasının yaşadıklarından yola çıkarak bir demokrasi tanımı yapılıyor ama çok anlaşılır değil. Babası mücadelesini tartışarak değil, seccadesine kapanıp işin aslını öğrenerek yapmış. Ama bu öğrendiklerini ve edindiği manevi tecrübeleri karşı tarafa aktarmış mı bilemiyoruz. Yazıdan anladığımız içine attığı şeklinde… Buradan bir demokrasi mücadelesi çıkmaz ama iyi bir insan iyi niyetli bir hizmet eri profili çıkarılabilir. birileri bir yerlerde hizmet felsefesine aykırı Emevi kuşatmasını yaparken yaşadıklarını içine atmasından onun demokrasi mücadelesi verdiği anlamı çıkmaz. Nefis mücadelesi veren bir derviş portresi çıkar ki o zaman konunun ana fikrinden farklı bir sonuçla karşılaşırız. Rahmetli pederinin erken vefatını bununla açıklaması daha yerinde olurdu. Yazar iyi niyetlerle duygusal bir yazı yazmış. Mebzul miktarda sosyal bilimler alanındaki mevzulara referans vermiş ama çoğu hedefini bulamamış referanslar. 18. yüzyıl bakış açısı ile hizmete bakmamalı, Foucault’un teorisine göre bakmalı ama nasıl… bunu göremiyoruz. Hizmet içi demokrasi mücadelesi aynı zamanda hizmet içi demokrasi karşıtlarının da varlığını anlatıyor. Bunun nedenleri üzerinde de bir şeyler yazmak gerekebilirdi. Sonuca bakılırsa bu demokrasi mücadelesini babası kaybetmiş görünüyor. O da bu yazının ümit veren havasına ters bir sonuç. Dil ve gramer sorunlarının yazının çalakalem masından kaynaklandığını tahmin ediyorum. Bir de TR724 editörlerinin işlerini iyi yapmamalarından…

  6. Hem akademisyen/araştırmacı kimliği, hem de hizmet hareketine mensup bir babanın kızı kimliği ile yazmak zordur. Bunun zorluğu, yazıda konuların iç içe geçmesi ve bunları birbirine bağlamadaki noksanlıklarda tezahür etmiş.
    Yazarın babasının yazıdan anlaşıldığı kadarıyla hassas bir insan ve müslüman olduğu ortaya çıkıyor ancak babanın herşeyi Allah’a arzeden yaklaşımından nefsî olarak bazı dersler alınabilse de buradan demokrasi çıkarımı çok zorlama.

    Ayrıca Tarık Ramazan’ın bu yazıya dahil olması çok absürt olmuş.

    Batı-İslam tartışması ve ticaret serbestisi vs ticari nasyonalizm falan birbirinden tamamen bağımsız konular. Bazı kavramları boca etmiş gibi sanki yazar.

    Lâkin bunların yazarın cesaretini kırıcı değil, kamçılayıcı olması gerekir. Zira insan yaza yaza yazmayı öğrenir..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin