Bir Pollyanna beklentisi: Bütün muhalefet birleşse…

YORUM | YAVUZ ALTUN

Son yaşanan acılar – kanser hastası Ahmet’in hayata gözlerini yumması ve Grup Yorum üyelerinden İbrahim Gökçek’in uzun süren açlık grevinden sağ çıkamayışı – Türkiye’deki baskıcı iktidarın “dayağını” yiyenler arasında yeniden şu düşünceyi uyandırdı: 

“İktidara karşı sesimizi birlikte yükseltmemiz lazım, birlikte olursak bize bir şey yapamazlar.”

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. 

Bu düşünce bana, bir hayli naif geliyor. Türkiye’deki grupların, cemaatlerin, mahallelerin aralarındaki husumeti sonlandırması, AKP-MHP iktidarının nihayete ermesinden bile zor bir mesele.

Sebepleri kendimce sıralayayım.

BİR 

Türkiye’deki cemaatleşme, hizipleşme bir zaruret sonucu doğdu. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana devlet ayrıştırıcı ve dışlayıcı bir model üzere oturduğu için, toplum kendini koruma altına alabilmek için çeşitli dayanışma ağları geliştirmek zorunda kaldı. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Seküler tarafta 1960’lar ve 70’lerdeki politik örgütlülük bu dayanışma ağlarının oluşmasında belirleyici oldu. Onun üstüne, seküler mahallelerin modern şehirli ağları bindi. Muhafazakâr, dindar kesimde ise cemaat, tarikat oluşumları hem devlete karşı bir dayanışma, hem de şehirlileşen, modernleşen ve haliyle sekülerleşen hayata karşı bir korunma ihtiyacından ortaya çıktı. 

Bu topluluklar arasındaki husumet, Türkiye’deki devlet modelinin uzun soluklu projesidir. Ancak proje çoktan meyvesini verdiği için artık kendi kendini kolaylıkla üretebilen bir sosyal gerçekliğe dönüşmüştür.

İKİ

İki binli yılların başındaki AKP iktidarı, zaten tam da böyle bir “ezilenlerin koalisyonu” mottosuyla ortaya çıkmıştı. Partinin çekirdeğini her ne kadar Milli Görüş geleneğinden siyasetçiler oluştursa da, AKP kısa zamanda kartlarını doğru oynayarak, “müesses nizam”a karşı bir adres oluşturabildi. 

Bunu, çeşitli enstrümanlar kullanarak başardı. En önemlisi, yandaş işadamlarının finanse ettiği medyaydı. Kendine yakın bir medya kurup “dışlanmışlara” alan açtı.

Burada unutulmaması gereken husus şu: Eğer ortada “bölüşülecek” bir şey varsa, bir ortaklık kurmak kolaydır. Ama yokluk içinde “bölüşmek” çok çaba gerektirir. 

Şu anda Türkiye’de iktidardan dayak yiyen farklı kesimlerin böyle bir lüksü yok maalesef.

ÜÇ 

Hâl böyle olunca ana muhalefet partisi ve AKP’den sonraki en kalabalık parti olarak CHP’den böyle bir hamle bekleniyor. Farklı kesimlerle diyalog köprüleri inşa etsin, bir araya getirsin. Bu bir araya gelme kültürel bir sermaye de oluştursun. 

Ancak muhalefet, bugünlerde insanların canının yandığı, ıstırap makamında icra ediliyor. Başka bir ifadeyle, bugün Türkiye’deki muhalefetin, hatta genel olarak siyasetin, benzini öfkedir ve bu öfke, iktidar tarafından bilinçli olarak harlanmaktadır. 

CHP’nin seçim kazandıracağını hesapladığı “sağ seçmene açılımı” dâhi, kendi kemik seçmeni tarafından kuşkuyla karşılanıyor, çoğu zaman eleştiri sebebi oluyor. Buna rağmen kurulmaya çalışılan köprülerin de ne kadar kırılgan olduğu her geçen gün daha da iyi anlaşılıyor. 

Son günlerde İYİ Parti önde gelenlerinin HDP’yi hedefe alan söylemleri bunun örneği.

DÖRT

Devletin “böl ve yönet” stratejisinin başarıya ulaştığı nokta şurası: Türkiye’deki her kesim, “karşı tarafla” ilgili olumsuz bir takım görüşlere sahip. Bunlar tabi ki kendiliğinden oluşmuyor, tatsız tecrübeler de var. 

Ama bu tatsız tecrübelerin sündürülmesiyle oluşan gerçektekinden çok daha büyük bir algısal uçurum var kitleler arasında. Karanlıkta yol alırken bu uçurumun kenarına bile yaklaşmak istemiyorsunuz. 

Dahası, her kesimin “kanaat önderleri” sıkıştıklarında, bu fay hatlarını gündeme getirerek kendi meşruiyetini sağlıyor. “Karşı tarafa” iyi küfür etmek, kitleniz/cemaatiniz içindeki yerinizi sağlamlaştırıyor. 

Öfkelisiniz, yoldaşlarınızın da sizin gibi öfkeli olduğunu biliyorsunuz; haliyle öfke üzerinde bir ortak aidiyet duygusu kurmak kolaylaşıyor. Hele ki zor zamanlarda.

BEŞ 

Öfke bahsini biraz açayım. Türkiye’deki her grup, devlet tarafından zulme uğrarken “yalnız bırakıldığını” hissetmiş, hissettirilmiş. 

1990’larda Kürtler gözaltında kaybedilirken, sağda solda katledilirken, sahip çıkan bir avuç azınlık olmuş. 28 Şubat’ta yaşananlar karşısında daha geniş bir kitle ses çıkarmayı başarsa da, “ana akım” beklendik refleksler göstermiş. 

Geçmişte farklı dinden azınlıkların yaşadıkları ortada. Alevilerin çektikleri ortada. Son yıllarda tekrar tekrar sahnelenen eziyet ortada. 

Yarasını deştiğinizde herkes, eziyet edilirken sesini duyuramamanın mağduru biraz da. Şimdilerde de her şey herkesin gözü önünde oluyor ve bu “yalnızlık” hissi derinleşiyor. 

Öfkenin kaynağı burası: her grup kendi acısına susan diğer grupları da “işbirlikçi” olarak kodluyor. Bunu da çoğu yerde ifade ediyor. Bu haksız bir öfke değil, o yüzden de kolayca yutulup “diyalog zeminine” geçilemiyor.

ALTI 

Bu öfkenin bir tarihi var. O tarih, sıklıkla karşımıza çıkıyor. 

“Kemalist” düşünce deyince koca bir Cumhuriyet tarihini önünüze dökebiliyorlar. “Kürtler” deyince PKK meselesi ve bilhassa sağcıların ve seküler ulusalcıların rezervleri devreye giriyor. “Sağ-muhafazakâr” ya da “sağ-milliyetçi” cenahların sol-seküler dünyada kabul görmesi de zor. 

“Cemaat” ortak bir nefret objesine dönüşmüş durumda ve karşılığında da Türkiye’deki her gruba hazır bir öfke üretebiliyor. 

Bu gruplar arasındaki meseleler çözülmeyecek şeyler değil fakat bunu çözecek bir “irade” ve o iradenin işlerlik kazanacağı bir “vasat” (bir sosyal sözleşme zemini) henüz ufukta görünmüyor. 

Herkes karşısındakini “hataları” üzerinden tanımlıyor. Bu da bir kabus atmosferinde yaşayıp gitmemize sebep oluyor.

YEDİ

Bugün hiçbir grup tek bir kişi ya da kurumla temsil edilmiyor. Ortada “askerî nizam” yok. Hatta sosyal medya sayesinde harfiyen “her kafadan bir ses çıkıyor.” Topluluklar arası iletişim artık çok daha çetrefilli bir mesele. 

Sosyal sözleşme zemini dediğim şey de burası. AKP iktidarının Gezi Parkı olaylarından sonra ilk yaptığı şey, toplumda 12 Eylül sonrası derme çatma kurulan bu köprüleri yıkmak olmuştu. 

Düşük yoğunluklu devlet şiddeti yöntemi, fay hatlarını daha da belirginleştirdi. Güven duygusu ortadan kaybolunca, her grup kendi kampına çekilmek zorunda kaldı. Gruplaşmalar arttı, söylemler belirli adacıklara hapsoldu. Dışarı doğru azıcık ayağını uzatan, karşısında yine devlet şiddetini buldu. 

Ancak burada bir şey daha oldu: Bu yaşadığımız süreç ortada bir “ahlakî otorite” bırakmadı. Kamplar içinde de farklı görüşler ortaya çıkmaya başladı. Bir nevi fetret dönemi yaşanıyor herkes için ve az çok “iktidarı” olan herkes kendine grup-içi alanlar açmaya çalışıyor. 

Bunu her grupta gözlemlemek mümkün. Mahalle içinde sivrilmenin en kolay yolu da, popülizmdir; yani aynı sosyal cemaatteki insanların hassasiyetlerine hitap ederek prestij devşirmektir. 

Dolayısıyla soğukkanlı değerlendirme ya da duygusallığa yer vermeyen diplomatik bir akılla hareket etmenin “kanaat önderlerine” ya da siyasetçilere kazandırdığı bir şey yok. Çünkü başta da dediğim gibi, ortada yenilip yutulamayan bir öfke var.

SEKİZ

Geçenlerde gazeteci Ahmet Şık HDP’den istifa etti. İstifa öncesi verdiği bir röportajda partinin hantallaştığını ifade etti. 

Hakkı var, Selahattin Demirtaş’ın hapsedilmesinden bu yana heyecan uyandıramayan bir parti HDP. İç dinamiklerini yakından bilemiyorum ama dışarıya yansıyan bu. Hantallaşma, biraz da yorgunluktan ileri geliyor ve her kesim için aynısı söylenebilir. 

Herkesin “Erdoğan’ı devirmeye” odaklandığı bir ortamda, daha aşağısı için proje geliştirmeye kimsenin eli gitmiyor. Bu da, Türkiye’deki entelektüel hayatı olduğu kadar sosyal hayatı da çölleştiriyor. 

Zaten kimse birbirinin dünyasını pek merak etmez, şimdilerde iyice kapılar kapatılmış durumda. Her kesim kendi “tribünlerine” oynuyor, o hazır kitleyi elde tutmaya çalışıyor. Bunu da iktidar üzerinden yapmak kolay ve masrafsız. Başka konu açmaya ne hacet?

DOKUZ

Türkiye’de kültürel olarak birlikte iş yapmak, ortaklık kurmak dâhi çok zor. Yazılı kurallara pek itibar eden yok. Söz, güven teşkil ediyor güya fakat zor duruma gelince söz de değişiyor. Güçlü olanın, zayıfı ezdiği, zayıfın hep güçlünün insafına kaldığı bir iptidaî düzende yaşıyoruz kabaca. 

Normalde modern bir toplumda bu türlü hiyerarşileri adalet yönünden düzleyen bir bürokrasi, bir kurumlar topluluğu vardır fakat Türkiye’de ona da kimse güvenmiyor. Düşünsenize, bir mahkeme bir kişi hakkında müebbet hapis cezası veriyor ve toplumun çoğunluğu bunun bir “uydurma” olduğunda hemfikir. 

Olağanüstü bir absürtlüğü yıllardır gerçekliğimiz olarak yaşıyoruz. Ve bu gerçeklik içinde, birbirine paralel yani birbiriyle pek değmeyen toplumlar türüyor. Bunu engellemesi için kurduğumuzu varsaydığımız kurumlarsa, şu anda rehin durumda. Onları kurtarmadan, işimiz zor.

ON

Mahalleler arası gidip gelmeler, ancak birbirine haset duymayan, başkasının faziletlerini takdir etmekte beis görmeyen, kısaca özgüven problemi yaşamayan kanaat önderlerince başlatılabilir. Bunun da adresi medya olabilir. 

Gelgelelim, Türkiye’de böyle bir medya pratiği çok kısa süreyle 2000’lerin başında uygulanabildi. Orada da bir kültürel dönüşümden çok güç dengeleri rol oynadı. Güçler eşitlendikçe, birbirini kabullenme kolaylaşmıştı. 

Fakat o köprüler çoktan yandı bitti kül oldu. Yeni köprüler kurmaya da kimsenin mecali yok. Güvensizlik o kadar had safhadaki, hemen herkes eşini dostunu konuk ediyor, ne duyacağını bildiği insanlara mikrofon uzatıyor.

Twitter’da “ona da sahip çıkayım, buna da sahip çıkayım” şeklindeki iyi niyetli fakat etkisiz hamlelerden başka bir şey yok elimizde. Üstelik bu da, ilk krizde, ilk kötü sözde çabucak sönüp giden bir saman alevi. 

Güven tesis etmek yıllar alabilecek bir pratik gerektirirken, tekrar cephelere dönmek anlık bir iş.

VELHASIL

Bu maddeler arasında çeşitli öneriler kulağınıza çalınmış olabilir. Yapılabilecekler hususunda bir takım fikirlerim olduğu da doğrudur ve fakat maalesef bu konuda bir umudum yok.

Hayatımıza makul şartlarda devam edebilmek için Erdoğan’ın düşmesini bekleyeceğiz.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin