Bir ‘ölen demokrasi vakası’ olarak Erdoğan ve rejimi

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’nin rejim meselesi o kadar akut ki, ister istemez sıklıkla bu konuda yeni analizler, yeni katkılar yapmak, yeni sorularla meseleye yaklaşmaya çalışmak, yaşadığımız dönemin tarihsel köklerini, kuramsal boyutlarını ve pratik olay ve olgularını ele almak gerekiyor. Bugün meselenin karşılaştırmalı bir çözümlemesini deneyeceğim. Arka plan olarak da Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt’ın “Demokrasiler Nasıl Ölüyor” (How Democracies Die?) adlı kitabındaki bazı teori ve bilgileri kullanacağım.

Her şeyden önce şöyle başlayalım: Demokrasinin erozyonu sadece Türkiye’de yaşanan bir mesele değil. Evet, bizdeki tümüyle ortadan kalktı, işin erozyon (aşınma) ve korozyon (yıpranma) boyutları çoktan aşıldı, bunun farkındayım. Ama bahsettiğim, bu tükeniş trendi dünyada tüm demokratik siyasal sistemlerde gözlemlenen bir eğilim trendi son yıllarda. Özellikle ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle beraber, konuya ilişkin akademik çalışmalarda da çok dikey bir artış meydana geldi. Yukarıda bahsettiğim akademik çalışma, bu akademik furyanın en fazla ses getirenlerinden biri olması nedeniyle çok gündemde.

TÜRKİYE BİR DEMOKRASİ Mİ?

Hemen çarpıcı bir tespitiyle başlayalım Harvard profesörleri Levitsky ve Ziblatt’ın: Türkiye demokrasi değil! İlgili resmi rejim kurumları veya “kara gömleklileri” için de hemen ekleyeyim: Harvard Üniversitesi’nin Gülen Cemaati tarafından finanse edilip edilmediğini de, Levitsky ve Ziblatt’ın Cemaat okullarında okuyan çocuğu olup olmadığını ya da herhangi bir Türkiye ziyaretinde misafir edilip edilmediklerini bilemem. Şaka bir yana, rejimin propagandası o kadar yoğun ve saldırgan ki, zaman zaman en doğru tespitlerimizden bile şüphelenir bir paranoyaya kayıyoruz Türk akademisyenleri olarak. Bunu yakın akademisyen dost ve meslektaşlarımdan sıklıkla duyar oldum. Bu nedenle, böyle yüksek seviyeli bir akademik yayında gayet net ve tereddütsüz olarak Türkiye’de halihazırdaki siyasal sistemin demokrasi olmadığının yazılması (yani literatürde artık bariz olarak kabul görmesi) çok önemli. Evet, daha kitabın giriş bölümünde, yani yazarlar konu tanımlaması yaparken, en ciddi bulgular arasında, seçimle gelen liderlerce “katledilen” bir zamanların demokratik ülkeleri sıralanıyor. Bunların arasında Türkiye de var. Yani seçim sandığının demokrasi olmak hususunda yeterli olmadığının altı çizilerek, demokratik seçimlerle nasıl demokrasilerin öldüğü, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı vakalar bazında kitabın ana sorununu vurgulamakta kullanılıyor.

Demokrasilerin artık seçilmiş liderlerce ortadan kaldırıldığı bir çağdayız. Evet, Hitler veya Mussolini gibi örneklerde de işleyen demokrasilerin seçimle gelen liderlerce nasıl ortadan kaldırıldığını görebiliyoruz tarihsel süreçte. Ama bugün yeni trend – askeri darbeler veya ideolojik devrimler ile yıkılan demokratik sistemlerin aksine – seçimle işbaşına gelen liderlerin demokrasiyi sekteye uğratması, felç etmesi ve sonunda da ortadan kaldırması.

TEHLİKEYİ ÖNCEDEN TESPİT ETMEK

Levitzky ve Ziblatt bu nedenle demokrasilerin nasıl kendisini koruması gerektiği üzerinde duruyor. Bu bağlamda potansiyel olarak demokrasiyi ortadan kaldırabilecek liderlerin erken uyarı sistemi ile tespit edilmesi ve bu tür patolojik (fakat çoğunlukla popüler ve karizmatik) liderlerin iktidarı elde etmelerinin önüne geçilmesi, demokratik sistemler için hayati bir zorunluluk. Bu tür liderlerin özellikle merkez partilerin eridiği politik sistemlerde tırmanışa geçtikleri biliniyor. Türkiye’de de Erdoğan’ın ve partisi AKP’nin yükselişi ile, 1980 askeri darbesi sonrası yerleşik orta sol ve orta sağ partilerin (CHP ve AP) ortadan kaldırılması arasında bağ kurmak mümkün. Bilindiği üzere, 1980’lerde merkez partiler önce ortadan kalktı, sonra da SHP-DSP ve ANAP-DYP olarak çifter parti modeliyle tezahür ederek seçmeni böldü. Bunun sonucu olarak merkez sol ve merkez sağ hem iktidarı için yeterli oyu almakta zorlandı, hem de eridi. Sağ-sol koalisyonlar bu erime sürecine katkıda bulundu. Merkezin erimesi, merkez dışı partilere yaradı. Önce Erbakan’ın Refah Partisi (İslamcılar), ardından da peşi sıra gelen sağ nasyonalistler (Milliyetçi Hareket) oylarını arttırdı. Bu süreçte en fazla büyüyen ve etkisini artıran, Türkiye sosyolojisi ile bağlantılı olarak, İslamcılar oldu. Kendilerini tümüyle yerleşik sistemin karşısında konumlandıran ve onun ötekisi olarak piyasaya çıkan İslamcı hareket, dar gelirli ve az eğitimli, kırsal bölge ve varoş büyük şehir ağırlıklı kitlede giderek popülerlik kazandı.

Söylemlerinde “iktidarı millete vermek”, “lobilere” ve “elitlere” karşı olmak gibi öğelere yer veren İslamcı hareket, 28 Şubat sonrası sistem tarafından alaşağı edilmesini kaldıraç olarak kullanarak, Tayyip Erdoğan’ı ön plana sürdü. Erdoğan, karizmatik dışlanmış bir profilde yerleşik sistemin tüm teamül ve kurallarına meydan okuyarak, yukarıda bahsedilen sosyal sınıflar ve kitleler için adeta kendilerinden biri, kendilerini iktidara taşıyacak bir kurtarıcı olarak algılandı. Giderek merkezin dağılmışlığını lehine çevirerek merkez sağı kendisine yaklaştırdı. Bunda AB yönelimine ve başlarda demokratikleşmeye sahip çıkması, güven artırıcı olması bakımından önemli rol oynadı. Fakat gücün kritik momentumunu elinde hissedince, demokrasiyi sınırlamak ve işleyen anayasal demokratik kurumları kendisine bağlamak konusunda tereddüt etmedi. İşin 17 Aralık yolsuzluklar meselesi boyutu ve arkasındaki derin yapı meselelerini daha önce tahlil etmiştim. Burada önemli olan, sistemin (kurumsal olarak) bu tür bir tehdide hazırlıklı olmamasıydı.

Erdoğan, dünyadaki muadilleri gibi, belirli taktikler izledi. Retorikte ve uygulamalarda oyunun kurallarını reddetmesi, karşısındaki muhaliflerin meşruiyetlerini kabul etmemesi, başta muhalifler olmak üzere, sivil hak ve özgürlükleri kısıtlaması, medyanın kontrol altına alınması, bu taktikler arasında başta gelenleri olarak sıralanabilir. Erdoğan popülist ve fırsatçı bir lider. Bu da onu dünyadaki diğer anti-demokrasi ligi figürleriyle ortak paydada buluşturuyor. İşte Türk demokrasisinin çökmesinin ana nedeni, Erdoğan gibi demagog bir uç-sağ politikacıya sistemi yekpare teslim etmekti. Bu konuda anayasal kurumlar kadar, aralarında akademisyenler ve gazetecilerin bulunduğu aydınlar da hatalar yaptı.

TESTE TABİ TUTULDUĞUNDA…

Levitsky ve Ziblatt, kitapta bir demokratik turnusol kâğıdından veya testten bahsediyor. Esasında bu turnusol, Alman siyaset bilimci Juan Linz tarafından geliştirilmiş. Bir liderin iktidara geldiğinde demokrasi için tehdit olup olmadığının yolu, bu testi uygulamak. 1978’de geliştirilen bu test, antidemokratik politikacıların tespiti için gerçekten efektif bir metot. Neler var bu testte? Liderler bu teste göre dört kıstasta değerlendiriliyor. 1- Demokratik değerlerin reddi veya bunlara olan gevşek bağlılık, 2- Siyasal muhaliflerin meşru kabul edilmemesi, 3- Şiddete müsamaha, 4- Anayasal sivil hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması (medya da dâhil). Bu kıstaslara göre Erdoğan tam da bu kategoriye tekabül eden bir politik figür.

Birinci kategoride anayasayı görecelileştirmek, anayasaya uymama eğiliminde olmak, sonrasında da anayasayı rafa kaldırmak gibi tutumları, bariz şekilde orta yerde duruyor. Yani demokrasinin temeli olan anayasal düzene yönelik tutumu kilit önemde. İkinci kategoride muhaliflerini millet dışında sınıflandırmak, onların vatanseverliklerini sorgulamak, dahası onları vatan hainliği ve teröristlikle – terörist destekçisi olmakla suçlamak gibi donelerimiz var. Daha ileri boyutta muhalefet milletvekillerini ve siyasetçilerini görevden almak, seçilmiş belediye başkanlıklarına el koymak gibi uygulamalar sayılmalı. Yani bu ikinci kategori de tartışmasız olarak Erdoğan’da vücut buluyor. Üçüncü kategori, şiddet meselesi. Sanırım 15 Temmuz’un kendisi (kontrollü darbe iddialarının ana muhalefetçe resmi söylem olarak benimsenmesi göz önüne alındığında) ve sonrasında yaşanan sistematik işkenceler, devlet yönetiminde (özellikle yargıda) uygulana gelen keyfiyet, yasalardan kopukluk, adam kaçırma ve kaybetmelere, hapishanelerde meydana gelen şüpheli ölümlere, Boğaz Köprüsü’nde kafası kesilen askerler örneğinde, tutuklanan askerlere yapılan aleni işkencelerde ve orantısız güç kullanımında, Kürt yerleşim birimlerinin bombalanmasında ve son olarak Afrin’de yaşananlar, bu kategoriyi de yeterince doldurur nitelikte. Dördüncü kategori olan anayasal özgürlüklerin ve medya özgürlüğünün kısıtlanması ve ortadan kaldırılması meselesinde de fazlasıyla örnek var. Anayasanın fiilen feshedilmesi ve bireysel özgürlüklerin sıfırlanması, güçler ayrılığının yürütmeye (Erdoğan’a) bağlanması, medyanın tümüyle kontrol altına alınması, Cemaat’e yakın medyaya hukuksuzca el konması ve mallarının gasp edilmesi, son olarak Doğan Medya’nın da baskılarla ölü fiyatına ele geçirilmesi gibi örnekler var – ki bunlar çoğaltılabilir.

Sonuç olarak, akademik ve bilimsel kıstaslara göre yapılan objektif bir testte, nasıl bir liderle karşı karşıya kaldığımız büyük bir berraklıkla ortaya çıkıyor. Bu tipolojideki liderler demokrasiyi önce zayıflatıyor, sonra da onu öldürüyor. Demokrasi ölünce, seçimler sadece formaliteye dönüşüyor. Demokrasiyle gelmek kolay, asıl mesele demokrasiyle gitmek. Türkiye’nin içine düştüğü karadelik, tüm enerjisini yerel seviyede tüketerek ülkenin giderek kan kaybetmesine sebep oluyor. Bu tür rejimlerin iktidardan gitmeleri de kaos ve bunalımlarla dolu istikrarsızlık ortamlarında, halkı perişan ederek gerçekleşiyor. Gittiklerinde geriye ekonomik ve sosyal bir enkaz bırakan bu tür rejimler ve liderler, ülkelerinin onlarca yıllık gelişim birikimlerini tüketiyor. Gelecek nesillere hayat seviyesi ve eğitim düzeyiyle son derece kötü koşullarda bir ülke bırakıyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin