Bir İçişleri Bakanı portresi: Namık Gedik

HABER PORTRE | MUHSİN AHMET KARABAY

Bir ülkede, içişleri bakanının adı çok gündemde ise o ülke demokrasi anlamında hayli bir sorunlu demektir. Bizim tarihimize baktığımızda da bu çerçevede iki önemli isim karşımıza çıkıyor. Biri Tek Parti iktidarının sembol ismi Şükrü Kaya, diğeri Demokrat Parti iktidarının korkulan ismi Namık Gedik.

Namık Gedik, Tıbbiyeli bir isim. Kız kardeşinin bir verem yüzünden hastalanıp vefat etmesinden sonra tıp okumaya karar verir ve İstanbul Tıp Fakültesi’ne girer. Sonrasında da ihtisasını dahiliye üzerine yapıp Anadolu’nun farklı şehirlerinde doktorluk yapar.

Aydın Çine’de görev yaptığı dönemde halk tarafından çok sevildi. O yıllarda doğan pek çok çocuğa Namık ismi verildi. İşini titiz yapan, şiirler yazan duygusal biri olan Namık Gedik’in şiirleri Servet-i Fünun dergisinde yayınlanacak değerde görülür.

Eşi Melahat Gedik’in yönlendirmesi ile siyasete girdi ve kendisi de Aydınlı olan Adnan Menderes’in bizzat daveti üzerine Aydın’dan aday oldu 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’den (DP) milletvekili seçildi. Gedik’in siyasete giriş öncesi ve siyasetteki ilk dönemine ilişkin pek çok bilgiye Hacı Veli Gök’ün doktora çalışmasından ulaşabiliyoruz (1).

SAĞLIK, ÇALIŞMA VE DIŞİŞLERİNDE GÖREV ALDI İÇİŞLERİNE ATANDI

39 yaşında bir doktor olarak siyasete giren Namık Gedik, çalışkanlığını Meclis faaliyetlerine de yansıttı. Sağlık, Çalışma ve Dışişleri komisyonlarında görev aldı. Meclis’te görüşülen her konuya saatlerce hazırlanır ve o konu ile ilgili görüşlerini kürsüden dile getirirdi.

Parti içinde Menderes’e yakınlığının verdiği rüzgarla tanınan bir isim oldu. İzmir parti müfettişliğine atandı. Bir yandan Menderes’in gözüne girdi, öte yandan da kamuoyunun tanıdığı isim haline geldi. (2)

Namık Gedik, DP iktidarı döneminde iki dönem İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturdu. 1954 seçimlerinden sonra Menderes, Gedik’e “Dahiliye Vekaleti”ni teslim etti. 1950’den daha güçlü bir şekilde halktan onay alan Demokrat Parti’nin ilk toplumsal sınavı, tarihe “6-7 Eylül Olayları” diye geçen kara günlerde yaşandı.

Gedik’in ve DP’nin bu konuda takip ettiği politika hep tartışılır oldu. Türkiye’nin Yunanistan ile yakınlaştığı bir dönemin ardından Londra’da Kıbrıs konusu ele alındı. İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’yi Londra’daki bir konferansta buluşturdu. CHP lideri İsmet İnönü de Kıbrıs konusunda hükümete açık destek verdiğini duyurdu (3).

HER ŞEY SELANİK’TEN GELEN HABERLE BAŞLADI

Anadolu Ajansı, 5 Eylül 1955 gecesi Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalandığı haberini geçti. Bu haber önce dikkate alınmadı. 6 Eylül’de saat 13.00’te devlet radyosunda ardından da İstanbul Ekspres gazetesinin yaptığı yıldırım baskı ile “Atamızın Evi Bomba ile Hasara Uğradı”, “Menfur Saldırı” manşetleri ile duyurması ardından ülke gündemine oturdu (4).

Haberin duyulmasından sonra İstanbul, Ankara ve İzmir’de hareketlilikler yaşanmaya başlandı. Bu sırada bir program için İstanbul’da bulunan Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile Başbakan Adnan Menderes Ankara’ya uğurlandı.

Gösterilerin başlaması üzerine İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, İstanbul Emniyet Müdürü Alaeddin Eriş’i telefonla arayarak, olayın taşkınlık boyutu varsa askerden yardım isteyeceğini bildirdi ve buna ilişkin emri imzaladı.

Vali Gökay da İstanbul’da bulunan bakan Gedik’i arayarak, Yunan Konsolosluğu önündeki protestocuların dağıtıldığı bilgisini paylaştı. Kıbrıs Türktür Cemiyetinin organize ettiği kalabalık Taksim’de Atatürk Anıtı’na çelenk koyup Selanik’teki bombalama olayını kınadı.

Bütün olaylar buradaki protestodan sonra yaşanmaya başlandı. Sıradan bir protesto gösterisi gibi başlayan olaylar hızla şekil değiştirdi ve birden bire yağmalama, yakma ve yıkmaya dönüştü. Rumlar başta olmak üzere azınlıkların ev ve işyerleri hedef oldu. Polis, Eminönü-Karaköy bağlantısını sağlayan köprüyü kapatmasına rağmen olaylar durulmak bilmedi.

Beyoğlu bölgesindeki kiliseler ateşe verildi, Bahçekapı, Sirkeci ve Mahmutpaşa’daki dükkanlar yağmalandı. Şişli, Karaköy, Boğaziçi, Gedikpaşa, Yenikapı, Samatya, Yedikule, Bakırköy, Sarıyer bölgesinde saldırıdan nasibini almayan azınlık ev ve işyeri kalmadı. Basına yansıyan bilgilere göre gösteri ve yağmaya karışan insan sayısı yüz bini buldu (5).

GEDİK: GÖSTERİCİLERE NAZİK VE YUMUŞAK DAVRANIN

Hükümet, aynı gece İstanbul ve İzmir’de olağanüstü hal ilan etti, şehrin asayişine askerler hakim olmaya çalıştı. Olayın başladığı saatlerde İçişleri Bakanı Namık Gedik, İstanbul Valiliği’ne giderek yapılan çalışmaları koordine etti. O dönem Anadolu Ajansı’nın sahadaki muhabiri olan Selçuk Emre, Bakan Gedik’in olaylara müdahale eden güvenlik güçlerine, “nazik” ve “yumuşak” davranma talimatı verdiğini anlatıyor.

Bu sırada İstanbul’da bulunan Nafia Vekili (Bayındırlık Bakanı) Kemal Zeytinoğlu, bakan Gedik’in karşı tarafa, “Sen anlamazsın, bu bir milli galeyandır. Önüne geçilemez. Sen, yollarınla meşgul ol. Biz, yapacağımızı biliriz” dediği iddia edildi (6).

Hazırlanan raporlar incelendiğinde, İstanbul Valisi Gökay ve Nafia Vekili Zeytinoğlu ile İçişleri Bakanı Namık Gedik ve Başbakan Menderes arasında ciddi görüş ayrılığı olduğu görülüyor. Olayı “milli galeyan” olarak görüp göstericilere “nazik” davranılmasını isteyen Menderes’in birlikte hareket ettikleri anlaşılıyor.

Menderes’in yakın çevresinden olan Devlet Vekili (Devlet Bakanı) Dr. Mükerrem Sarol da olayların ilk saatlerinde Vali Gökay’ı arayarak, yaşananların vahametinden söz etti. Gökay, konuşmayı yarıda kesip telefonu yanında bulunan Bakan Gedik’e verdi. Gedik, Dr. Sarol’un olayları 31 Mart Vak’asına benzetmesi üzerine şunları söyler:

“Mübalağa etmişler! Durum öyle değil! Selanik’te, Atatürk’ün evine bomba atılmış. Radyo bunu öğle yayınında verdi. Bazı gazeteler, olayı manşete çıkarıp halkı heyecanlandırdı. Sana anlatılanlar, bu haberden üzüntü ve heyecana kapılan vatandaşların protestolarıdır. Bunu daha çok, milli bir kıyam olarak değerlendirmelidir.” (7)

Bu sırada Başbakan Menderes, gelişmeleri yolda haber aldı ve Sapanca’dan İstanbul’a geri döndü.

İstanbul’da yaşanan olayların biraz daha küçük boyutu eş zamanlı denebilecek bir şekilde Ankara ve İzmir’de de yaşanmaya başlandı. İzmir Fuarı’nın açık olduğu sıraya denk geldiği için kalabalık, Yunan bayrağının olduğu pavyonu basıp dağıttı, ateşe verdi. Ardından İzmir Konsolosluğunu tahrip etmeye yöneldi. Olaylara 20 bin dolayında kişi katıldı. Rum işyerleri ve kiliseleri tahrip edilip ateşe verildi (8).

AZİZ NESİN VE AHMET HAMDİ TANPINAR HÜKÜMETİ SORUMLU TUTTU

Ortaya çıkan tablo üzerine İstanbul ve İzmir’de sıkıyönetim ilan edildi, sokağa çıkma yasağı getirildi. İstanbul’un iki yakası arasındaki vapur seferleri iptal edildi, muhtemel yangınların önlenmesi amacıyla şehre verilen hava gazı kesildi.

Yaşananlar, Meclis’te olduğu gibi iktidar partisi içinde de tartışmalara yol açtı. Namık Gedik, halktan yükselen tepkileri hafifletmek amacıyla İçişleri Bakanlığından 10 Eylül’de istifa etti. Menderes, olayları, temiz duygularla protesto eden vatandaşların şüpheli unsurların tahriki ile yaşandığı şeklinde yorumladı. Bir suçlu arandı ve komünistlerin üzerine yıkılması kararlaştırıldı (9).

Olaylar sadece siyasiler tarafından değil, aydınlar arasında da gündem idi. Aziz Nesin, 6-7 Eylül olaylarının bizzat iktidar tarafından çıkarıldığını, ancak seyrinin iktidarın istediği tarzda gitmediğini yazdı. Gedik’in olaylardan sorumlu tutulacak 60-70 kişilik komünist listesi hazırlanmasını istediğini de öne sürdü. Yazar Ahmet Hamdi Tanpınar da olayların iktidarın bir tertibi olduğu görüşünü ortaya attı.

Tanpınar, “6-7 Eylül hadiselerinin iktidar tarafından tertiplenmiş olduğu daha ilk günden belli olmuştu. Yalnız, neticelerinin bu kadar vahim olacağını düşünememişlerdi” diye yazdı (10).

Başbakan Menderes, kamuoyunun tepkilerinin biraz azaldığını düşündükten sonra yakın arkadaşı Namık Gedik’i 12 Ekim 1956’da yeniden İçişleri Bakanlığı’na atadı. Ufukta görülen 1957 seçimlerine ülke gergin girdi. 15 general ve 150 albayın görevden alınmasının gerginliği vardı.

DP’ye oy vermeyen iller cezalandırılmış, Malatya bölünüp Adıyaman il, il olan Kırşehir de ilçe yapılmıştı.

Sandıktan 1954 seçimlerine göre epey yıpranmış olan iktidar, sonrasında muhalefeti kısıtlamak için daha farklı yöntemler uygulamaya koydu. Muhalefet de halkın kendilerine yöneldiğinden hayli güç kazanmış bir görünüm vardı.

14 Haziran’da Bursa Ulucami’de Cuma hutbesi sırasında, imama cemaatten biri, “Sen dur, bugün hutbeyi, Mehdi Ali Resul okuyacak” diye bağırıp Mehmet Ali Bingöl isimli şahsı minbere sürmesi cemaat arasında gerginliğe neden oldu. Yarım saate yakın süren kargaşa, polisin takviye güç alması ile güçlükle bastırıldı. Olay, DP yönetimini hayli tedirgin etti ve konuyla ilgili haberlerin yayınına yasak getirildi (11).

Nisan 1959’da İnönü’nün Uşak gezisi ise gerilimi iyice tırmandırdı. Partisinin kongresine katılmak üzere Ankara’dan yola çıkan İnönü’nün, gittiği yerlerde, “Hoş geldin Batı Cephesi Komutanı” afiş ve sloganları ile karşılanması, iktidarı rahatsız etti.

Uşak Valiliğine gönderilen yazıda, İnönü’nün şehirde gösteri yürüyüşü düzenleneceği ve kendisine tezahürat yapılacağı uyarısında bulundu. Civar köy ve illerden de gelecekler olduğuna dikkat çekildi. Uşak Emniyeti, 29 Nisan’da CHP’nin bütün il yöneticileri emniyete çağrılıp toplantının sade ve disiplin içinde yapılması uyarısında bulunuldu.

İnönü’yü karşılamaya gidenlerle DP İl Başkanlığında bulunanlar arasında sözlü tartışmalar yaşandı atılan taşlarla CHP’lilerin araçları ve DP il binasının camları kırıldı. İnönü CHP İl Binası önünde toplanan kalabalığa kısa bir konuşma yaptıktan sonra il başkanının evinde istirahate çekildi. Uşak Valisi İlhan Engin, İnönü’yü evden çıkmaması yolunda uyardı.

İnönü, buraya kurultay için geldiğini belirterek toplantı salonuna hareket etti. Polis, halkı dağıtmak için göz yaşartıcı bomba kullandı.

YARIN: DP İKTİDARI BİR DAHA DEMOKRASİYE DÖNMEK İSTEMEDİ

***

DİPNOTLAR:

  1. Gök, Hacı Veli, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalında “Demortar Parti Döneminin Önemli Bir Siması: Namık Gedik ve Siyasi Faaliyetleri, 2020
  2. 3 “Tesadüfler Olmasa”, Kim Dergisi, 26 Ocak 1960, Sene: 2, Cilt: 7, Sayı: 94, s.10.
  3. “Konferans Hakkında Neler Dendi”, Akşam, 26 Ağustos 1955, s.1.
  4. Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, İstanbul, 2012, s. 25.
  5. “Galeyan”, İstanbul Ekspres, Sayı: 1452, 7 Eylül 1955, s.2.
  6. Anadolu Ajansı Muhabiri Selçuk Emre’nin bu ifadeleri 23.12.1955 tarihli İstanbul Valiliğine hitaben 6-7 Eylül Hadiseleri ile ilgili hazırlanan raporda yer alıyor. Başbakanlık Arşivleri, 10-9-0-0 / 109-339- 7
  7. Mükerrem Sarol, Bilinmeyen Menderes, Cilt: 1, İnkılap Kitapevi, İstanbul, 2014, s.395-397.
  8. İzmir Vali yardımcısı Ragıp Uğural’ın 11 Eylül 1955 tarihinde İzmir Örfi İdare Kumandanlığı’na gönderilen yazı. Başbakanlık Arşivleri, 10-9-0-0_107-333-1.
  9. “Başvekilin Mühim Beyanatı”, Son Posta, Sayı: 5637, 8 Eylül 1955, s.7
  10. Kurtul Altuğ, Bir Numaralı Tanık, İsim Yayınları, İstanbul, 2011, s.139, Nesin Aziz, Salkım Salkım Asılacak Adamlar, s.59, Adam Yayınları, İstanbul, 1987
  11. Akşam, Sayı: 14149, 15 Ağustos 1957, s.1-4.

1 YORUM

  1. 6-7 Eylül olayları Rum kökenli vatandaşların bir nevi 15 Temmuz´u olmuş desenize…
    Enteresan, 100 bine yakın insan gösteri ve yağmaya katılıyor ve bu olay milli hafızada yer bulamıyor. Unutmaya terk ediliyor.
    İkinci enteresan nokta: Sağ kesim CeHaPe zulmünü diline doluyor. Ama DP´nin günahları da unutulmaya terk edilmiş.
    İçişleri Bakanı´nın göstericilere müşfik ve nazik davranın talimatı nedense bana Ogün Samast isimli katil ile hatıra fotoğrafı çektiren polisleri hatırlattı.
    Aradan geçmiş 70 yıl, katedilen mesafe 7 metreyi bulmuyor.
    Bir 70 sene sonra da acaba bugünkü yaşananlar toplumsal hafızada yer almaz, unutulmuş olur mu?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin